EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

54

(532)

Rize

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Muhterem ve Azîz Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ne,

Evvelen: Böyle bir zamanda sizin gibi emsâlsiz bir Üstâda mâlik olduğumuza, Allâh’a milyarlarca şükrederim.

Sâniyen: Yüzlerce felsefe kitabı beni tatmîn etmediği hâlde, henüz külliyâtı elime geçmeyen Risâle-i Nûr’un beni tatmîn edişindeki hikmete karşı, şükürden âciz kaldığımı beyân ederim.

Sâlisen: En büyük emelim, dâhî-i a‘zam siz Üstâdımı görmek, koklamak ve biraz dinlemektir.

Râbian: Bütün mefkûrem, gücüm yettiği kadar eserinizden ilhâm alarak vatan ve millete ve insanlığa hizmet etmektir.

Hâmisen: Dünyanın bu derece küfre gidişi, sizi maddî ma‘nevî yıprattı ise de, eserinizin kıyâmete kadar bâkî kalacağını düşündükçe mesʻûdsunuz. Zâten siz fânîyi değil, bâkîyi tercîh etmişsiniz. Sizlere gece gündüz duâ eder, milyarlar kere hürmet, ellerinizden öperim, çok kıymetli Üstâdım.

Eserinize ve duânıza muhtâç kusûrlu talebeniz Mehmed KAN

Ayrıca Meclis-i Mebʻûsân'a dîn lehinde bir lâyihası var. Sonra gönderilecek.

55

[533]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Sâdık, Muhlis ve Hâlis Kardeşlerim ve Hemşîrelerim,

Bütün rûh u cânımızla bayramlarınızı, hem bu sene serbestçe hâlisâne hacca gidenlerin bayramlarını, hem bu vatandaki istibdâdın kırılmasıyla hürriyet-i şer‘iyeye bu milletin mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu ma‘nevî bayramını ve Âlem-i İslâm’ın ittifâkkârane intibâhlarının ma‘nevî bayramlarını ve Risâle-i Nûr’un hakîkat-i Kur’âniyeye dâir verdikleri haberlerini zamanın tasdîk etmelerini ve en geniş dâirede o ma‘nevî envâr-ı Kur’âniyeye, beşer ihtiyâcını hissetmesini tebrîk ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[534]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Seyyid Sâlih’in Haleb ve havâlîsindeki çok ehemmiyetli İhvân-ı Müslimîn Cemʻiyeti için sizden istediği nûr mecmûalarından, kendime mahsûs mecmûalardan on tanesini ona gönderdim ki onlara versin.

56

Sâniyen: Denizli ve hem Denizli’deki nûr kardeşlerimizle ziyâde alâkadârım. Merhûm Hasan Feyzî’nin arkadaşları ne vaz‘iyette olduklarını ve Yaʻkūb Cemâl eski kardeşimiz ne hâlde ve nerede olduğunu merâk ederken, aynı vakitte Yaʻkūb Cemâl’in Denizli Nûrcuları nâmına güzel bayram tebrîki beni çok sevindirdi. Mütehassirâne ve müştâkāne hayâlen beni Denizli’de gezdirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedim.

Sâlisen: Nûrcuları yirmi seneden beri ta‘zîb eden ve hapislere sokan bedbahtlardan şimdi bazıları, her günde bir ay bize verdikleri sıkıntılar kadar ma‘nevî azâb çekiyorlar. Biz o zâlimleri Cehenneme havâle edip sabrederdik. Fakat hizmet-i îmâniye kudsiyeti, o bedbahtlara dünyada da bir nevi‘ cehennemi adâlet-i İlâhiyeden istemiş ki, bazıları bir senede istibdâd-ı mutlakdan aldığı lezzeti bir günde gördüğü tahkîrât ve nefret-i umûmiyeden gelen elem, o menhûs lezzeti hiçe indiriyor gördük; zaman gösterdi. Demek adâlet ve inâyet-i İlâhiyenin himâyeti bize kâfîdir.

Râbian: Alî Osmân’ın vefâtıyla hem akrabasını, hem Medresetü’z-Zehrâ ve nûr dâiresini ta‘ziye ediyorum. Ve onu da tebrîk ediyorum ki, vazîfesini tam yapmış ve şimdi de nûr kahramanları Hâfız Alî ve Hâfız Mustafâ yanında duâma dâhildir. Umûm kardeşlerime binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Urfa Müftüsü’nü nûrun hâs şâkirdi olarak kabûl ettim. Ve nûrun ehemiyetli bir talebesi Ceylan’ı da ona teslîm ediyoruz. Husrev benim bedelime mektûbuna cevâb yazar.

57

(535)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Bâis-i İrfânımız ve Üstâd-ı Ekremimiz Efendimiz Hazretleri,

Hulûl eden îd-i saîd-i adhânın hakk-ı âlîlerinde her vecihle mesʻûd olması temenniyâtımızla tebrîki îfâya ibtidâr ederiz. Hemen Cenâb-ı Hakk zât-ı meâlî-i sıfât-ı fâzılânelerini daha böyle nice aʻyâd-ı mübârekeye idrâk-i karîn-i ferah ve şâdumânı buyursun. Âmîn.

Üstâd-ı müşfikimiz, Risâle-i Nûr’un ufacık bir kıvılcımından kalbe hutûr eden şu cümleleri yazmaya cür’et ediyorum. Kusurumun affını temennî ederim.

Müellefâtça hakîkaten pek fakîr olan bu Türk milletimiz, hele edebiyât ve kitabete müteallik âsârda fakr u zarûretini bütün bütün ileri vardırmıştır. Fakat bunun sebebini kendi uyuşukluğumuzda değil, bizi uyuşturmaya sebep olan menhûs, hasîs ve mağrûrlukta aramalıdır diyebilirim.

Çünkü bu millete fahrî olarak bahşettiğiniz Risâle-i Nûriye-i celîlelerini, âdetâ bir lütf-u Rahmânî’nin tâliʻmize nüzûlü hükmünde telakkî ettiğimiz ve ondan mütehassil sürûr-u nâ-mahsûrumuzun da bilhassa fezâ-yı lâhûttan hareketle emvâc-ı latîfe-i ezhâr-ı cinân üzerinden akıp gelerek, rûhlara taze hayat veren bir hayâtın

58

mâhasal-ı kerîmi kadar canfezâ bir şey olduğu da bedîhî iken, bu nûr-u mübârekin intişârıyla bütün dîn-i Muhammedî’yi asm parlatmaya fedâ-yı hayât eden hâlis ve muhlis kardeşlere büyük teşekkürlerle etraflarında pervâne gibi dönmemiz, bütün Türk milletine bir vecîbe-i farziyedir. Bu nûr-u mübârekeyi söndürürüm zannıyla cür’et eden bedbaht, kendini Türk milletindenim diyerek yaşıyorsa, çok yanlış düşüncededir.

Binâen aleyh böyle olan ve kendisini Türk bayrağı altında beslettiren yarasa kuşu meşrepli, dâimâ zulümâtı isteyen tâife-i rezîlenin kanında zerre kadar bile Türk kanı yoktur. Hakîkî Türk olan bir zât Nûr-u Muhammedî’yi asm söndürmeye değil, parlatmak ve memleketini nûrlara garketmek üzere koşan bir hakîkî Türk yavrusudur. Hatta kanı tamamıyla dîn-i Muhammedî asm ile yoğrulmuş olan, bir yaşından sekiz dokuz yaşlarındaki tıfıl yavrular bile bu nûr-u mübârekenin tercümanını ziyâret etmek arzusuyla düşe kalka, dikenler içinde, yalın ayak koşa koşa gelip elini öptükleri, bu da‘vâyı âşikâr olarak isbat eder.

Bizlere bu eser-i mübârekenin tercümanı berhayât iken tamamıyla elde edip, ne dediğini tam ma‘nâsıyla anlayıp, Hâlık-ı zü’l-Celâline karşı ubûdiyeti taklîdî değil, tahkîkî yapmaya sa‘y u gayretle saâdet-i ebediyede ehadiyet sarayının husûsî misâfiri Resûl-ü Ekrem ve sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin Livâü’l-Hamd ismiyle müsemmâ kılınan sancak-ı şerîfinin altına girebilmenin tohumunu bu dünyada

59

ekmek şerefine nâiliyet gibi bir ubûdiyet-i azîme olamaz. Cenâb-ı Hakk ve Rezzâk-ı Mutlak Hazretleri, bu mübârek Risâle-i Nûr’un müellifinden ebediyen râzı olsun. Ve bu mübârek nûrun intişârına hâlisâne çalışan Nûrcu kardeşlerimizden de ebediyen râzı olsun. Öteden beri âsâr-ı nûriye-i âlî-i fâzılânelerinin mütâlaasıyla şerefyâb bulunduğumuz cihetiyle de yine bahtiyarız. Bâkî bâkîye duâ;

Denizli Nûrcuları nâmına Yaʻkūb Cemâl

Sabrî, Süleymân, Çilingir Alî’nin mektûbudur. Berâ-yı ma‘ûmât.

(536)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Bâis-i Feyz-i Saâdet ve Üstâd-ı Âlî Kadrimiz Efendimiz Hazretleri,

Bilhassa dest ü dâmen-i ekremîlerini öper ve hulûlüyle şeref-bahş îd-i saîd-i adhâyı tebrîk ve nice nice emsâline idrâk ve ehl-i îmân hakkında mübârek ve mes‘ûd ve müteyemmen olmasını bârgâh-ı ehadiyetten tazarru‘ ve niyâz eyleriz.

Halâskârımız ve kıymetdâr Üstâdımız, her ne kadar zât-ı âlî-i fazîlet-meâbîleri Risâle-i Nûr’un her sahîfelerinin arkasında hazır ve mevcûd iseniz de ve her salâtın akîbinde duâlarınızın semerâtının taksîminde hissedâr isek de, vicâhen

60

ru’yet ve huzuran sohbette ayrı bir zevk ve bahâ yetmez bir letâfet ve nihâyetsiz sürûr ve ibtihâc olduğunu her def‘a feyiz-bahş vuslatımızda müşâhede ediyoruz. Şu asırda bütün arz âleminde hükümfermâ zulmet ve dalâlet ve mezmûm kasvet ve rezîletten ne kadar ictinâb ve i‘râz edilse, o iğrenç ve çok fenâ sis, hâh nâ-hâh herkese az çok sirâyet ve nüfûz edip, kulûb-u mü’minîn cerîhadâr etmektedir. Bu ârızî yaralar ve kesâfet peydâ eden kirlerden tetahhur ve ifâkat bulmak ve iltiyâm-pezîr olup kalaylanmak çâresi ancak nûrlar tercümanı ve allâmeler kahramanı ve husûsuyla bizim gibi âciz ve bîçâre nûrlar şâkirdânının mâbihi’l-iftihârı olan mürşid-i a‘zam hazretlerinin feyz ve telkîn-i salâh ve felâh-ı bî-nihâyelerine mazhar ve ma‘kes olmak vech-i âlîşânlarına dikkatle nazar ve dîde-i enverlerine atf-ı ehemmiyet ve menbaʻ-ı âb-ı zülâl ve menşe-i hikmet ve kemâl bulunan vesâyâ-yı Kur’âniyelerini istimâ‘ ile mümkün olduğu maʻlûm ve müsellem olmakla her ân hâk-i pâyiniz olmak ehass-ı emelimiz bulunmuş ise de, Üstâdımızı bîhuzûr ederiz saygısıyla كَمَنْ بَنٰی قَصْرًا وَهَدَمَ مِصْرًا mefhûmundan korkarak cesâret edemiyoruz.

Azîz Üstâdımız, çoktan beri müştâk, sed çekemediğimiz bir iki ihlâslı kardeşleri, şu kudsî îd-i adhâ ziyâretine tevkîl etmekle hisse-i ziyâretimizi ma‘nen îfâ ve müşerref olmaktayız. Bir müddetten beri bu havâlîdeki muhlis mü’minler bekliyorlar ki,

61

Kur’ân-ı dellâl-ı ekreminin buralara teşrîf va‘dleri elbette yerine gelecek, dört gözle beklemekteyiz diye kuvvetli ümitler ediyorlar. Biz de onların o arzularına iştirâk ederek dâimî ikāmete imkân yoksa da, seyâhat ve devir sûretiyle teşerrüfe ümîdvâr olduğumuzu arz ve tevfîkât-ı samedâniyenin bizlere yâr olmasını dâimâ niyâz etmekteyiz.

Şefkatkâr Üstâdımız, sizi râhatsız etmek ve dikkatinizin zayâʻına sebebiyet korkusu olmasa, bâri olsun mektûb vâsıtasıyla sık sık huzûrunuza çıkacağız. Cenâb-ı Kibriyâ’ya hadsiz hamd ve şükrân ki, biz âciz ve kusûrlulara bedel, etrafta binler fa‘âl ve gayyûr ve metîn ve zekî ve ehl-i ilim kardeşler nûr medreselerini doldurdular, şereflendirdiler, zengin eylediler.

O muhterem kardeşlerin varlığı bizler için büyük bir ma‘den-i iftihârdır. Fî-mâ ba‘d koşmak, konuşmak, yazmak, okutmak ve dinletmeye o âlîcenâb kardeşler me’mûr ve lâyıktırlar. Var olsunlar, mazhar-ı tevfîkât-ı Sübhâniye olsunlar. Âmîn.

Bir fırsat bulur ve kısmet olursa, başta Üstâdımız ve maiyetlerinde Çalışkanlar erkânı ve Mustafâ Mansûr ve Ziyâ Efendi gibi kardeşlerimizle görüşmeye susuzluk derecesinde muhtâcız. Risâle-i Nûr’un kıymetli bir talebesi olan zâhiren ma‘lûl ve ma‘nen sâlim ve yılmaz, usanmaz bir kâtibi olan Alî Osmân Atabey on beş gün evvel Rahmet-i Rahmâna mülâkî olduğunu kemâl-i teessürle arz ve tarziye eder, bâkî

62

çalışan şâkirdlere de devamlı sağlık ve âfiyetler ve muvaffakiyetler temennî eyleriz. Tekrar mübârek el ve ayaklarınızı öperiz efendimiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Eğirdir mıntıkası talebeleri nâmına Çilingir Alî, Süleymân, kusûrlu Sabrî

Bir kısım uzak mesafelerdeki kardeşler kitab istiyorlar. Posta ile göndermemize mâniʻ var mı, istîzân ediyoruz. Bu havâlî ki, Eğirdir, Barla, Bedre’de kardeşlerin cümlesi el ve ayaklarınızı öper, ed‘iye-i hayriyenizi niyâz ederler.

Başta Çalışkanlar erkânı olduğu hâlde umûm kardeşlere kalpler dolusu selâm ve ihtirâmlar ederiz.

Sungur nâm kardeşimizin mahlasını Mansûr veya Mağfûr olarak yazmak ve tanımak istiyoruz. Ne buyurulur?

[537]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Sevgili, Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,

Evvelâ: Hem mübârek leyâlî-i aşerenizi, hem kudsî bayramınızı rûh u cânımla

63

tebrîk eder, arz-ı hürmetlerimle nûr neşreden ellerinizden öper, kusûrâtımın affını istirhâm ederim.

Sâniyen: Bu günâhkâr, âdî, âciz, kusûrlu, liyâkatsiz, miskîn, tenbel talebenizi Risâle-i Nûr’un hakāik-i kudsiye-i îmâniye ve Kur’âniyesine ve sevgili Üstâdının terbiye-i hakîkiye-i ma‘neviye ve maddiyesine mazhar buyuran Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrediyorum. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.

Sevgili Üstâdım, terbiye-i ma‘neviyenizin âsârını her vakit bize ihsâs eden Rabb-i Rahîmime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdîs-i ni‘met olmak üzere şunu da arzetmek isterim ki, hastalığımdan müştekî değilim. Çünkü lillâhi’l-hamd, nûr-u aynım ve sürûr-u rûhum ve gıdâ-yı kalbim olan Risâle-i Nûr’un hakîkatlerini bilfiil ve bittecrübe ders almama sebeb oldu. Hem hakîkaten ömrümün kırkıncı sene-i devriyesinde, müdhiş bir tarzdaki maddî ve ma‘nevî hastalıklarıma her bir ricâsında rûha ve kalbe binler nûr-u tevhîdi ve ziyâ-yı tesellîyi serpen İhtiyârlar Risâlesi; hem her bir devâsında bînihâye şifâ-yı ma‘nevî bulunan Hastalar Risâlesi; hem on bir kelime-i kudsiye-i tevhidiyenin pek hârika ve emsâlsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve her bir cümlesinden nûr-u tevhîd fışkıran Yirminci Mektûb; hem hakāik-i îmâniyenin en son ve en müşkil ve en derin ve bütün feylesofları, hatta hükemâ-yı İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammâları halleden Yirmi Dördüncü Mektûb; hem kalbin

64

bütün ma‘nevî yaralarına kudsî bir tiryâk olan On Yedinci Söz ve emsâlî risâleler, pek hârika bir tarzda imdâdıma yetişti ve tedâviye başladı. Ve bana şöyle bir kanâat-i katʻiye verdi ki, güyâ Risâle-i Nûr’u, ezcümle mezkûr risâleleri hem ben, hem hastalık münâsebeti ile yanıma gelenler ders alsınlar diye Rahmet-i İlâhiye tarafından hastalandırılmışım.

Evet, sanki sevgili, müşfik Üstâdımız İhtiyârlar Risâlesi’ni gençlere, Hastalar Risâlesi’ni sıhhatta olanlara yazmış.

Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili Üstâdımızın kıymetdâr hizmetinde bulunan muhterem kardeşlerimize, hem birer birer selâm, hem bayramlarını tebrîk eder, sevgili Üstâdımızın ellerinden, o kardeşlerimizin gözlerinden öperim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzî

[538]

Mahremdir. Şimdilik Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına mahsûstur.

İhtiyâr kadınlara ehemmiyetli bir müjde; ve bekâr ve mücerred kalmak isteyen genç kızlara bir ihtâr.

Hadîs-i Şerîfte عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ gösteriyor ki, âhirzamanda kuvvetli îmân ihtiyâr kadınlarda bulunur ki, Dîndâr ihtiyâr kadınların dinine tâbi‘ olun

65

diye, hadîs ferman etmiş. Hem Risâle-i Nûr’un dört esasından bir esası şefkat olduğundan ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hatta en korkağı da kahramancasına ruhunu yavrusuna fedâ eder.

Ve bu zamanda o kıymetdâr vâlideler ve hemşîreler, büyük bir hâdise ile karşılanıyorlar. Mahremce ve ifşâsı münâsib olmayan bir hakîkat-i fıtriyesini nûr şâkirdlerinden mücerred kalmak isteyen veya mecbûr olan kızlar kısmına beyân etmek lâzım gelir diye, rûhuma ihtâr edildi. Ben de derim ki:

Kızlarım, hemşîrelerim Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye yarım asra yakın hayât-ı ictimâiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refîka-i hayat ve saâdet-i hayât-ı dünyeviyeye medâr ve sâir günâhlardan kendini muhâfaza etmek için lâzım gelirken, o bîçâre zaîfeyi dâimî tahakküm altında, yalnız dünyevî, muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği râhatın bazen on misli, onu zahmetlere sokar. Eğer şer‘an küfüv ta‘bîr edilen birbirine denk olmazsa, hukūk-u şer‘iye nazara alınmadığından hayatı dâimâ azâb içinde geçer. Kıskançlık da müdâhale ederse, daha berbâd olur. İşte bu izdivâca sevkeden Üç Sebeb var.

Birisi: Tenâsülün devamı için hikmet-i İlâhiyece, o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk vermiş. Hâlbuki erkekte o zevk on dakîkada bir lezzet

66

verse de, eğer meşrû‘ ise, bir sâat meşakkat çekebiliyor. Fakat kadın, on dakîkalık o zevk için on ay çocuğu kendi vücûdunda zahmetini çekmekle, on sene çocuğun hayatına yardımıyla meşakkat çeker. Demek o on dakîkalık fıtrî meyil, bu uzun meşakkatlere sevkettiği için ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivâca tahrîk etmemeli.

İkincisi: Fıtraten kadının, zaafı için maîşet noktasında bir yardımcıya muhtâçtır. Bu ihtiyâç için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iâşesi hâtırı için tahakkümler altına girip riyâkârâne kocasının rızâsını tahsîl etmek yolunda hayât-ı dünyeviye ve uhreviyesinin medârı olan ubûdiyetini ve ahlâkını bozmak bedeline, köy kadınları gibi, kendi nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on def‘a daha kolaydır. Rezzâk-ı Hakîkî çocukların rızkını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor. O rızık hâtırı için, namazsız ve ahlâkını kaybetmiş bir zevci aramak, riyâkârâne çalışıp tahakkümü altına girmek, elbette nûr talebesinin kârı değil.

Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelânı var. Ve bir evlâdı dünyada ona hizmeti ve âhirette de şefâati ve vâlidesi öldükten sonra ona hasenâtı ile yardımı, o meyl-i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeye sevketmiş.

67

Hâlbuki şimdi terbiye-i İslâmiye yerine giren terbiye-i medeniye ile, on taneden bir iki hakîkî evlâd, kendi vâlidesinin şefkatine mukābil fedâkârâne hizmet ve dindârâne duâlarıyla ve hasenâtlarıyla vâlidesinin defter-i a‘mâline haseneler yazdırmak ve âhirette sâlih ise, vâlidesine şefâat etmek ihtimâline mukābil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden, bu fıtrî meyil ve nefsânî şevk ile o bîçâre zaîfeler böyle ağır bir hayâta kat‘î mecbûr olmadan girmemek gerektir.

İşte bu işâret ettiğimiz hakîkate binâen, bekâr kalmak isteyen nûr şâkirdlerinden olan kızlara derim ki: Tam muvâfık ve dîndâr ve ahlâklı bir zevc bulmadan kendini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı, nûrun bir kısım fedâkâr şâkirdleri gibi mücerred kalıp, tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaşı olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdânlı bir müşteri ona çıksın. Ve saâdet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın ve medeniyetin seyyiâtı içinde boğulmasın. Hâşiye

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[539]

[Hapsin latîf bir hâtırası]

Hapislerde, husûsen Afyon hapsinde, eski zâlim müstebidlerin aldatmak sûretinde arasıra afv bahsini etmesinden bîçâre mahbûslar benden soruyordular: Acaba

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç