EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

73

parti hesabına şu maksada maʻtûftur ki, yüz binlerle nûr talebelerini demokratlar aleyhine çevirip, Demokrat Parti’nin sessiz, sadâsız, gösterişsiz, fakat dîndârlıklarıyla gāyet muhkem bir istinâdgâhını yok etmek ve demokrat hükûmeti yıkmaktır. Bu müdhiş ve şeytânî plânın akîm kalması için zât-ı âlînize ehemmiyetle ihbâr eder, selâm ve hürmetlerimizi arzederiz.

Üniversite nûr talebeleri nâmına Yûsuf Ziyâ Ârûn

[544]

(Berây-ı ma‘lûmât size gönderildi)

Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında, Lozan’ın İç Yüzü diye yazılan makāleden:

İngiliz Murahhas Hey’eti Reîsi Lord Curzon, nihâyet en ma‘nîdâr sözünü söyledi. Dedi ki: Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâm’ı temsîl rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur. Ve Hristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.

Lozan’da Türk Murahhas Hey’eti Başkanı bulunan ve henüz hakîkî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hristiyan emellerinin Türkiye’yi mâzîsindeki rûh ve mukaddesât kökünden ayırmak olduğunu sezdiği hâlde, şu gizli ivaz ve te’mînâtı veriyor ve diyor ki:

74

Türklerin asrın îcâblarına uygun bir varlık te’mîn etmek için, eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden yani anʻane-i İslâmiyetten kurtulmak husûsunda besledikleri yani İsmet’in beslediği azmin, inkâr edilmez delîlidir.

Harfi harfine iktibâs ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmurahhası’nın yani İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husûsunda Türk milletine beslediği katʻî azimle ne kastettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdîm ettiğini sormak lâzımdır.

Konferansın birinci def‘asında Türk Başmurahhası, bizzât karar vermek vaz‘iyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafâ Kemâl’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor, kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reîsini yani Mustafâ Kemâl’i İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyâhat, sonra Ankara gizli meclis toplantıları, fakat esas mes’elelerde dâimâ baş başa Mustafâ Kemâl ile İsmet beraber ictimâ‘lar ve karar: Dîn öldürülecektir.

Lozan Konferansı’nın ikinci safhası: Sâkin mâhiyette ve artık her şey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dîni terk ile her şey yapılacak. Yeni hizbin Kemâlizm ve İsmet hükûmeti bundan böyle bu millette, İslâmiyet’i katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasm-ı dünyanın kumandanlarından, yani düşman

75

ehl-i salîb kodamanlarından, dîni vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudûd dışı değil de, hudûd içi ve millî irâde yaftası altında çalışacağı şüpheden vârestedir.

Nihâî Vesîka

Lozan Muâhedesi’nden sonra, İngiltere Avâm Kamarası’nda Türklerin istiklâlini ne için tanıdınız? diye yükselen iʻtirâzlara, Lord Curzon’un verdiği cevâb:

İşte asıl bundan sonradır ki, Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zîrâ biz onları ma‘neviyât ve rûh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafâ Kemâl ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve dîn cihetinden öldürmek kararıdır. Artık bunun üzerine her şey apaçık anlaşılıyor, değil mi?

Gizli anlaşmanın entrikası:

Türkler’e dinlerini ve dîn temsîlciliklerini fedâ ettirmek şartıyla, sunʻî istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahûdîliktir. Buna me’mûr-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hâim Nâhûm’dur. Hâim Nâhûm, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk’ün maddesini serbest

76

bırakmalarını, buna mukābil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkîn etmek sûretiyle başlamıştır. Yani masonluk hesabıyla Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hâim Nâhûm müdhiş plânının zemînini Amerika’da hâzırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahûdî olan Lord Curzon ile temas ederek şu teklîfte bulunmuştur:

Siz Türkiye’nin mülkî tamâmiyetini kabûl ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsîlciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum. Aynı Hâim Nâhûm Türk Murahhaslar Hey’eti’ne müşâvir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafâ Kemâl ve İsmet’i kendisine dost bulmuş, üçü birleşmiş ve artık arada santralin intizâmla işlemesine hiç bir mâniʻ kalmamıştır.

Hâim Nâhûm o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için en mühim ve merkezî şahsı nezdinde yani Mustafâ Kemâl yanında emîn bulunduğu te’sîrinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki bu te’sîr, maʻhûd mevzûʻda Hâim Nâhûm’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına Mustafâ Kemâl’e tesâdüf etmekle muradına ermiş ve artık Türk’ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.

Büyük Doğu'nun 29. Sayısı

77

İşte bu ehemmiyetli vesîka, tam tamına Risâle-i Nûr tercümanının kırk küsûr sene evvel hadîs-i şerîfin ihbârına dâir beyân ettiği hâdiseyi tasdîk ettiği gibi; ve Şerîat-ı Ahmediye’ye asm ihânet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahûdî olduğu, Yahûdî olan Lord Curzonla Hâim Nâhûm o ihbârın hakîkatini gösterdikleri ve yirmi beş seneden beri Nûrcuların imhâsına keyfî kanunlarla dehşetli zulmün hikmetini tam gösteriyor.

[545]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz Kardeşim,

Evvelen: Bin Mâşâallâh Sözler Mecmûası’nda yanlışlar yok gibidir. Birkaç kelime var ki, leffen gönderildi.

Sâniyen: Eğer münâsib görseniz, gönderdiğim bu elli lirayı benim hesabıma mahkemedeki mecmûaların bedeline benim için alınız, gönderiniz. Eğer münâsib görmeseniz, bu def‘aki gönderdiğiniz mecmûaların bana mahsûs olacak bir kısmının fiyatına alınız.

Sâlisen: Şimdilik Târîhçe-i Hayât’ı mebʻûslara parasız vermemek münâsibdir. Parasıyla isteyenlere verilsin. Fakat on yirmi nüsha Ankara’da bulunsa münâsibdir.

Saîdü’n-Nûrsî

78

[546]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Muazzam ve hârika Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan iki büyük mecmûanın imhâ edileceği hakkında dehşetli bir haber işittik. Gāyet hak ve hakîkatli ve feylesofları ilzâm eden o mecmûalar, Risâle-i Nûr’un diğer eczâlarıyla beraber Denizli ve Ankara Mahkemeleri’nde berâet verilip kaziye-i muhkeme hâline gelerek iâde edildiği ve iki def‘a Temyîz Mahkemesi berâet ettirdiği hâlde ve Mısır, Şâm, Haleb, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere gibi Âlem-i İslâm’ın mühim merkezlerinde fevkalâde bir takdîr ve tahsîne mazhar olan ve makbûliyetine hürmeten Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kabr-i şerîfî ve Hacerü’l-Esved üzerine konulan bu eserler hakkındaki bu müdhiş muâmele, Halk Partisi’nin yaptığı diğer azîm cürümleri gibi târihte emsâli görülmemiş bir cinâyettir.

Biz nûr talebeleri o gaddâr cabbârlardan hakkımızı kolayca alabilirdik. Fakat İslâmiyet’in asırlardır bayrakdârlığını yapan kahraman Türk milletinin maʻsûm çoluk çocuk ve ihtiyârlarına karşı Risâle-i Nûr’un bizlerde husûle getirdiği kuvvetli şefkat iʻtibâriyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in bizleri maddî mücâdeleden menʻedip elimizde topuz yerinde nûr olması haysiyetiyle ve bütün kuvvetimizle mesleğimiz îcâbı olan âsâyişi te’mîn etmek esasıyla, o zâlimlere maddeten mukābele edemedik. Yoksa Allâh göstermesin, bir mecbûriyet-i katʻiye olursa, komünist ve masonlar hesabına

79

ona sebebiyet verenler, bin def‘a pişman olacaklardır. Hem biz müşâhedâtımızla katʻî bir kanâatteyiz ki:

Risâle-i Nûr’a ilhâd ve zındıka nâmına ilişildiği zamanlar, umûmî bir musîbet geliyor. Taarruzun aynı vaktinde dört def‘a büyük zelzelenin vukū‘u ve çok hâdisâtın aynı vakitte zuhûru, bu kanâatimizi tasdîk etmiş. Bu iʻtibârla öyle bir kararın infâzından ehl-i îmânın titrediği, o hârikulâde ve kıymetdâr, mübârek mecmûalar hakkında imhâ cinâyetinin işlenmesi, bu millet ve memleket içinde ma‘nevî zelzeleler, fırtınalar, tâûn ve tûfânlar kopacak kuvvetli ihtimâlinden telâş ediyoruz. Zîrâ Risâle-i Nûr’a dört def‘a taarruz ve hücûm zamanında şiddetli zelzelelerin tevâfuku, bu hakîkati kör gözlere dahi göstermiştir. Hatta mahkemede de daʻvâ ettik.

Hem müfessirlerin üç yüz elli bin tefsîrlerine ittibâen, iki sahîfede iki âyât-ı Kur’âniyenin tefsîr edildiği bahânesiyle, yüz binlerle kimselerin îmânına pek ziyâde bir ehemmiyet ve te’sîrle hizmet eden dört yüz sahîfelik Zülfikār Mecmûası’nı müsâdere veya imhâ etmek, dünyada hiç bir kanunda olmadığından, sırf dinsizliğe âlet olarak yapılan bu fecîʻ garazkârlık fâillerinin hak, hakîkat ve adâletten ne derece uzak olduğunun zâhir bir delîli bulunduğunu

80

zerre mikdâr vicdânı olanlar anlayacak ve yüzsüz yüzlerine lâʻnet ve nefretler savuracaktır.

Halk Partili müstebid, mürteciʻ cabbârların zamanında yapılmış olan bu korkunç muâmeleye kahraman demokratlar hükûmeti mâni‘ olup, Afyon Mahkemesi’nde üç senedir hapsedilen ve zerre kadar bir suç mevzû‘u bulunamayan eserleri ve en başta altın yaldızlı ve tevâfuk muʻcizeli Kur’ân’ımızı derhâl iâde ettireceklerini kuvvetle ümîd edip, alâkalı makamlardan ricâ ediyoruz.

Nûr talebeleri nâmına Husrev ve Sungur

Üniversite nûr talebeleri nâmına Yûsuf Ziyâ, Abdülmuhsin, Abdullâh

(547)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ

Azîz ve Muhterem ve Mübârek ve Müşfik Üstâdım,

Risâle-i Nûr’un kahraman alemdârı, kıymetli emekdârı, nûrların münevver ve fedâkâr hizmetkârı, azîz ve muhterem kardeşim Husrev’in, emirlerinize atfen nûrlardan münevver

81

meyvecikler hükmündeki genç ve dinç nûrânî aʻzâların selîm ve sâfî kalple Kur’ân’ın bu asırda devam eden iʻcâz-ı ma‘nevîsini gösteren ve faâliyet-i nûrâniyelerini iʻlân eden ve bunları takdîr ve hizmet-i nûriyeye teşvîk buyuran azîz ve muhterem ve mübârek ve müşfik Üstâdımızın emirnâme-i cevâbiyelerini farîza-i haccın îfâsından dönünce toplanmış bir vaz‘iyette gördüm. Ne derece memnûn olduğumu ve Hâlık-ı Rahîm’e ne kadar minnet ve şükrân kulluğunu yapmaya mecbûr bulunduğumu hissettim. Bu vecîbeyi îfâdan elbette âcizim. Fakat ebede kadar hayat yolumuzu nûrlandıran derslerimiz bize felillâhilhamd o aczden fütûr değil, belki O aczi makbûl bir şefâatçi yaptırıyor.

Umûm kardeşlere ve hemşîrelere hitâp eden bayram tebrikinize, bilhassa ondaki şümûllü, mübârek duâya bütün rûh u cânımla Âmîn diyor ve mübârek Üstâdıma ve bütün nûrlu ihvânıma âcizâne ve bilmukābele arz-ı tebrîkât ve taʻzîmât eyleyerek mübârek el ve ayaklarınızdan öpüyorum.

Ziyâreti müyesser olan makāmât-ı âliye-i mübârekede, başta mübârek Üstâdım olduğu hâlde bütün nûrlu ihvânıma, yine kemâl-i acz ve noksânımla duâlarda bulunmuş olduğumu arzeylerim. Mübârek duâlarınıza çok muhtâcım. Mütevâziâne hâlî, lisânî ve kalemî hidemât-ı nûriye aslî vazîfemdir.

82

Elbette bu can çıkıncaya kadar o hizmete devam niyetindeyim. Muvaffakiyeti Rahîm ve Kerîm Rabbimden niyâz ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Âciz, bîçâre, kusûrlu ve duâlarınıza muhtâç muhibb-i muhlisiniz Hulûsî

(548)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Sözler Mecmûası, hatâ savâb

Üstâd dedi: Binler Mâşâallâh yazanlara Yüz kırk dokuzdan yüz seksen dokuza kadar ma‘nâyı bozmayan yalnız iki nokta ve evvelce yazılan nüshada olan bir sehiv var.

Sahîfe Satır Hatâ Savâb

148. Sahîfe bize gelenlerde noksân kalmış gelmedi.

174 6 Naks Nakz

Hâşiye: 178 18 Hâşiyenin ikinci satırında beraber nüktesiz beraber isimdeki ی hâriç nüktesiz.

189 7 nindirmesin bindirmesin

Sungur’a gönderdiğimiz ve onlar makamâta verdikleri istid‘ânın daha güzel bir sûreti size Abdurrahmânla gönderdik. Onun ıslâh ve taʻdîli ve münâsib yerlere verilmesini Üstâd size havâle etmiş.

83

[549]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Çok Azîz, çok Mübârek, çok Sevgili, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Muʻcizâtlı ve İsm-i Celâl altın ile yazılı, yaldızlı Kur’ân’ı Diyânet Riyâseti Afyon Mahkemesi’nden getirtmiş ve dünkü gün İstanbul Mushaflar İnceleme Hey’etine göndermiştir. Hey’et tedkîkten sonra neşrinin lüzûm ve elzem olduğunu tasdîk ederek geri iâde edecekmiş.

Hem Akşehirli kahraman Ahmed Altuntaş kardeşimizin daha evvel bir sûretini siz sevgili Üstâdımıza gönderdiği ve Diyânet Reîsliği’ne yazdığı istidʻâsını Diyânet Riyâseti Müşâvere Hey’eti tedkîk etmiş. Bunun üzerine siz sevgili Üstâdımızın Diyânet Reîsliği’ne hediye ettiğiniz iki takımın birisini müşâvere hey’etine tedkîk için verecekler. Diyânet’te nûrların lehinde çalışan muhterem kardeşimiz var.

Hakîkaten sevgili Üstâdımız, nûrların âb-ı hayât ve tiryâk hükmünde yüzler numûnelerini ve parlak netîcelerini bu Ankara’da ve bilhassa me’mûrîn arasında hayretle görüyoruz. Kimisi muallim, doktor, kimi vekâletlerde yüksek me’mûr, bakıyoruz her hepside nûrlardan istifâdelerini, onun bu zamanın kurtarıcısı olduğunu hayranlıkla ve minnetdârlıkla söylüyorlar. Şimdi baştanbaşa zulmetli, kararmış olan Ankara pek çok değişmiş ve gittikçe değişmekte, geberen melʻûnun saçtığı zehirler ve

84

kendisine karşı gençliğin tezâhürâtı te’sîrini kaybetmiş. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür Risâle-i Nûr’un umûmî ve küllî bir fütûhâtı apaçık görünüyor. Hem öyle hârika bir fütûhât ki, bazıları bilerek, görerek nûrlara sarılmış. Bazıları bilmeyerek ve ister istemez nûr onların kalplerini, akıl ve fikirlerini nûrunun gösterdiği hakîkate çevirmiş. İnşâallâh pek yakın bir âtîde bu umûm üniversiteliler ve diğer mektep talebeleri Risâle-i Nûr’un nûrlu hakîkatlerine sarılacak, en yüksek ve en ulvî saâdeti bulacak, bu nûrun ebedî iʻlâncısı ve ebedî müştâk ve âşıkı olacak, ebedî minnetdârlıklarını dâimî sürûr ve şükürler içinde dünyaya iʻlân edecektir. Ve Risâle-i Nûr’un azîz tercümanını kalplerinde ebedî yaşatacaklar ve ey sevgili üstâd, senin en büyük gāyen ve senin hakîkî ve ulvî hayâtın olan Risâle-i Nûr’un hizmetini idâme edecekler.

Bu sebeble sevgili Üstâdımız, Ankara’daki üniversitenin ekser talebeleri, hem hocaları, hem halk ve esnâf ve sâir çoklar Ankara’ya teşrîfinizi yalvarıyorlar. Hem hakîkat, hem maslahat, hem sizin yüksek şefkatiniz, hem vazîfe-i nûriye iktizâ ediyor, sevgili mübârek müşfik Üstâdımız efendimiz hazretleri.

Bütün Nûrcu üniversite gençliği ile beraber pek mübârek el ve ayaklarınızdan öperiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Üniversite Nûrcuları nâmına Abdünnûr, Ahmed, Sungur ve sâire

85

[550]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Evvelen: Bin Bârekallâh Hem Sözler Mecmûası’nın güzel ve sıhhatli olmasına ve müsâderedeki mecmûaların imhâdan kurtulmasına numûne olarak bir kısmını elde etmenize, binler Mâşâallâh ve Elhamdülillâh deriz.

Sâniyen: Benim nâmıma gelen mektûblara, Medresetü’z-Zehrâ erkânları münâsib tarzda benim bedelime cevâb vermelerini onlara havâle ediyorum. Ezcümle, Ankara’da Osmân Nûrî kardeşimiz, oranın bir Hasan Feyzî’si hükmünde nûrlara te’sîrli hizmet ve benim için hânesi yanında bir menzil yapması ve hastalığım zamanında güyâ hastalığımın tahfîfine Hasan Feyzî gibi yardım eder gibi kendi hastalığına memnûn olmasına çok minnetdârım. Fakat kitablarımızı mahkemeden almadığımızdan burada bekliyorum. Kur’ân’ımızı ve bazı mecmûalarımızı tab‘ zamanında orada bulunmak istiyorum. Fakat şimdi burada çok lüzûmlu işler olduğundan gidemiyorum, gücenmesin. Eğer o orada olmasa idi, benim gitmem lâzımdı. Fakat o, bana ihtiyâç bırakmıyor. Allâh râzı olsun, hizmet-i nûriyede onu muvaffak etsin.

Haleb’de İhvân-ı Müslimîn aʻzâsının bana yazdığı tebrîke mukābil, onu ve İhvân-ı Müslimîn’i rûh u cânımızla tebrîk edip binler Bârekallâh deriz ki, ittihâd-ı İslâmın Anadolu’da

86

Nûrcular ki eski İttihâd-ı Muhammedî’nin asm halefleri hükmünde ve Arabistân’da İhvân-ı Müslimîn’le beraber hakîkî kardeş olarak Hizbü’l-Kur’ânî ve İttihâd-ı İslâm cemʻiyet-i kudsiyesi dâiresinde çok saflardan iki mütevâfık ve müterâfık saf teşkîl etmeleriyle ve Risâle-i Nûr’la ciddî alâkadâr ve bir kısmı Arabîye tercüme edip neşretmek niyetleri, bizleri pek ziyâde memnûn ve minnetdâr eyledi. Benim bedelime, İhvân-ı Müslimîn Cemʻiyeti nâmına bana tebrîk yazana cevâb verirsiniz. Urfa’daki nûr şâkirdlerine ve nûr eczâlarına himâyetkârâne alâkadâr olsunlar.

Sâlisen: Atabeyli metîn ve ciddî bir kardeşimiz Abdullâh Çavuş’un yazdığı mektûbu tasdîk ediyorum. Kırk sene evvel hadîslere verdiğim ma‘nânın yeniden bu zamanda te’vîli görünüyor. Ve muannidler dahi iʻtirâf etmeye mecbûr oluyorlar. Ve istibdâd-ı mutlakın cehennemî azâbını dünyada çekmeleri, Sirâcü’n-Nûr’un Beşinci Şuâ' ile verdiği haberleri, zaman tasdîk ediyor. Hem Samsunlu İhsân’ın samîmî mektûbu gösteriyor ki, buraya gelen tam bir takım nûr eczâlarını kendine alan Samsun’un bir mebʻûsu, o havâlîde nûrlu bir uyanmak ve intibâha vesîle olmuş ki böyle İhsânlar yetişiyor. İhsân’ı o zât ile beraber duâlarımıza dâhil ediyoruz.

Râbian: Yirmi Dokuzuncu Söz’ün kerâmet-i elifiyesi hakîkaten hârika olduğu gibi, makine ile bu tarz ve bu kadar güzel çıkması, yazanın da bir hârikasıdır. Umûma selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta ve memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç