Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 352
Bu tefsîri her gören ve işiten almak ister. Dostlar ve kardeşler arasında bu tefsîrin şöhretlenmesi ve etrâfa yayılması için kendi yazımla iki nüsha yazdım. Ve bütün kuvvetimle emek çektim. Bize göre bu nüshayı bulup elde etmek, misli olmadık bir nâdireye muvaffakiyet demektir. Netîce-i merâm: Gece gündüz şu mektûbun cevabının gelmesini beklemektir. Uzun kelâm ile üzmekle hoşlanmadım. Lâkin ifrât derecede şevk ve muhabbetim, şu tefsîrin neşrinde Âlem-i İslâm’ın menfaat-yâb olmasıdır. Bu sözüme vekîlim Allâhımdır. Ona ma‘lûmdur. Duânızı umarak, üzerinize selâm ile sözümü keserim efendim. العراق, عقرە.
اَلْخَادِمُ الْمُخْلِصُ الشُّوشٖی
اِمَامُ قَرْیَةِ سُوسَانْ Tâhir
[641]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Mahkeme Reîsine,
Pek çok uzun ve mazlûmâne mâcerâ-yı hayâtıma dâir şu gāyet kısa ifâdemi dinlemenizi ricâ ediyorum. Yirmi sekiz sene emsâlsiz ihânetlerin, tarassudların, hapislerin ileri sürdükleri sebeplerden
Birincisi: Beni rejimin aleyhindedir diye ithâm etmişler. Buna cevâben deriz ki: Her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete ilişmemek şartıyla, herkes vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir metodu, bir fikri ile mes’ûl olamaz.
SAYFA 353
Çünkü dininde en mutaassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfrî rejimlerini Kur’ân ile reddettikleri ve kabûl etmedikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara, o cihette ilişmemiştir. Hem bu millette ve bu hükûmet-i İslâmiye içinde eskiden beri bulunan Yahûdîler ve Nasrânîler, bu milletin dinine ve kudsî rejimlerine muhâlif ve zıd ve mu‘teriz oldukları hâlde, hiç bir zaman mahkeme, kanunlarıyla onlara o cihette ilişmemiştir. Hem Hazret-i Ömer ra, hilâfeti zamanında bir âdî Hristiyan ile mahkemede beraber muhâkeme olmuşlar. Hâlbuki o âdî Hristiyan, Müslümanların hem mukaddes rejimlerine, hem dinlerine, hem kanunlarına muhâlif iken, o mahkemede onun o hâli nazara alınmaması gösteriyor ki, mahkeme hiç bir cereyâna âlet olamaz, hiç bir tarafgîrlik içine giremez ki, Halîfe-i Rû-yi Zemîn, bir âdî kâfirle beraber muhâkeme olmuşlar.
İşte ben de yüzer âyât-ı Kur’âniyeye istinâden, Kur’ân’ın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından anarşilik hesabına ve bir nevi‘ bolşeviklik nâmına istibdâd-ı mutlak ma‘nâsında, cumhûriyetteki hürriyet perdesi altında dindârlar hakkında eşedd-i zulme âlet olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdân muhâliftir. Hem muhâlefet, hiç bir hükûmette bir suç sayılmıyor ki, her hükûmette muhâlif partiler resmen var.
SAYFA 354
İkincisi: Âsâyişi bozmak, emniyeti ihlâl etmek ihtimâli bahânesiyle otuz sene cezâyı bana çektirdiler. Buna cevâben deriz ki:
Mahkemenin tahkîkātıyla, hem beş yüz bin fedâkâr nûr talebeleri bulunduğu hâlde, hem yirmi sekiz sene zarfında bu kadar zâlimâne ihânetlere ma‘rûz olduğumuz hâlde, Nûrcularla alâkadâr olan altı vilâyet, altı mahkeme, hiç bir vukūâtımızı kaydedememeleri ve gösteremedikleri isbat ediyor ki, Nûrcular, âsâyişin muhâfızlarıdırlar. Îmân dersiyle herkesin kafasında bir yasakçı bırakıyorlar. Âsâyişi muhâfaza ediyorlar. Ve üç vilâyetin insaflı zâbıtaları bunu tasdîk etmişler.
Üçüncüsü: Dîni siyâsete âlet yapmak istiyor diye beni suçlu yapıyorlar. Sebîlü’r-Reşâd’ın 116. sayısındaki Hakîkat Konuşuyor nâmındaki makālem buna kat‘î bir cevâbdır. O makālemin kısaca hulâsası şudur:
Elcevab: Bütün dünyasını, hatta lüzûm olsa kendi şahsî âhiretini dine fedâ ettiğine bütün hayatı şehâdet eden ve otuz beş seneden beri siyâseti terkeden ve beş mahkeme bu mes’eleye dâir kat‘î delîl bulamadığı hâlde, seksen yaşını geçmiş, kabir kapısında, hem dünyada hiç bir şeye mâlik olmayan bir adam hakkında Dîni siyâsete âlet yapıyor diyenler, yerden göğe kadar haksızdırlar, insâfsızdırlar. Hem bu iftirâlar ile beraber, o adam hakkında, güyâ âsâyişi ve emniyeti ihlâl etmek istiyor, diyorlar. Hâlbuki o adamın Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı hakîkat dersi ve talebelerine verdiği ders şudur:
SAYFA 355
Bir hânede veya bir gemide bir tek ma‘sûm, on cânî bulunsa, adâlet-i Kur’âniye o ma‘sûmun hakkına zarar vermemek için o hâneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men‘ettiği hâlde, dokuz ma‘sûmu bir tek cânî yüzünden mahvetmek sûretinde o hâneyi yakmak ve o gemiyi batırmak, en azîm bir zulüm, bir hıyânet, bir gadir olduğundan, dâhilî âsâyişi ihlâl sûretinde yüzde on cânî yüzünden doksan ma‘sûmu tehlikeye ve zararlara sokmak, adâlet-i İlâhiye ve hakîkat-i Kur’âniye ile şiddetle men‘edildiği için, biz bütün kuvvetimizle o ders-i Kur’ânî i‘tibârıyla, âsâyişi muhâfazaya kendimizi dinen mecbûr biliyoruz.
Bu üç dört madde ile bizi ithâm edenler ve lüzûmsuz, mahkemeleri bizimle meşgūl eden gizli düşmanlarımız, şüphemiz yoktur ki, onlar ya siyâseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist perdesi altında bu mübârek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar. Çünkü bir Müslüman İslâmiyet dâiresinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayât-ı ictimâiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiç bir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Ki âhirzamanda gelecek Ye’cûc ve Me’cûc’ün komitesi, böyle anarşistler olduğuna Kur’ân işâret ediyor.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 356
[642]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Seksen sene bir ma‘nevî ömr-ü bâkî kazandıran şuhûr-u selâsenizi ve mübârek kudsî gecelerinizi ve Leyle-i Regāibinizi rûh u cânımızla tebrîk ve her bir Nûrcunun ma‘nevî kazançları ve duâları, umûm kardeşleri hakkında makbûliyetini rahmet-i İlâhiyeden ricâ ve hizmet-i nûriyede muvaffakiyetinizi dahi tebrîk ederiz.
Sâniyen: Tesemmüm vesîlesiyle nisyân-ı mutlak hastalığının musîbeti, benim hakkımda bir ni‘met ve merhamet hükmüne ve bazı hakāikin keşfine bir anahtar olduğunu, bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat yine duânızı rûh u cânımla ricâ ediyorum.
Evet, şimdi Sirâcü’n-Nûr’un başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakîkatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabîat ve felsefenin dinsiz kısmı, bu Âdetullâh kanunlarının perdesi altında çok mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi görmeyip, dağ gibi bir hakîkati, zerre gibi bir âdî esbâba isnâd eder, yükletir. Kadîr-i Mutlak’ın, her şeydeki ma‘rifet yolunu seddeder. Ondaki ni‘metleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamdin kapısını kapıyorlar.
Meselâ, zaman-ı Âdemden beri insaniyetin bir hâssası olan nâtıkıyet, yani konuşmakla
SAYFA 357
bir tek kelimeyi aynı anda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve-i kudret sahîfe-i havada istinsâh ettiği gibi, اِلَیْهِ یَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّیِّبُ âyetinin remziyle her bir kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada, birden, âdetâ zamansız, kalem-i kudret ile istinsâh edildiği gibi; ma‘nevî ve makbûl hakîkatlerin bir yazar bozar tahtası hükmünde küre-i havadaki kudretin acîb bir mu‘cizesinin, zaman-ı Âdemden beri ülfet perdesi altında ehl-i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi radyo nâmı verdikleri aynı hakîkat ile sâbit olmuş ki, içinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irâde bulunan gayr-i mütenâhî bir kudret-i Ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havâiyede hazır ve nâzırdır ki, hadsiz ayrı ayrı kelimeler, her bir zerre-i havâiyenin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı hâlde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbâb toplansa, tek bir zerrenin bu vazîfe-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiç bir cihette yapamadığı; ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gāyet hârika san‘ata hiç bir cihette hiç bir parmak karışmadığı için, ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp, âdî bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ, nasılki pek çok mu‘cizâtlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taâmları, yüz arşın muhtelif kumaşları
SAYFA 358
yapsa, bir adam, o odun parçasını gösterip dese: Bu işler tabîî ve tesâdüfî olarak bundan olmuş. O ustanın hârika san‘atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkat ve dalâlette bir hurâfât ve hezeyân olduğu gibi, aynen öyle de:
Çam ve incir ağacı gibi binler hârika san‘atları tazammun eden bir mu‘cize-i kudreti, tırnak ve nohut gibi iki çekirdeği gösterip: Bunlar bundan olmuş demek; veya küre-i havayı bir konferans meydanı ve zemîn yüzünü bir dershâne ve bir mekteb-i irfân hükmüne getiren ve hadsiz ni‘metleri tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukābele etmek lâzımken; ve beşerin saâdet-i ebediyesindeki ihsânât-ı İlâhiyenin bir muaccel Hâşiyenumûnesi ve hiç bir şüpheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetten ihsân edilen bir hediye-i Rahmâniyeye radyo nâmını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücâtı nâmını vermek ile, o yüz bin ni‘metlere küfrân perdesini çekmek, aynen o misâl gibi maddiyyûnların ve ehl-i dalâletin hadsiz bir dîvânelikleridir ki, hadsiz bir cinâyet olup, hadsiz bir azâba onları müstehak eder.
İşte kardeşlerim, hakîkaten bugün, Sirâcü’n-Nûr’un başındaki münâcâtı tashîh niyetiyle okudum. Kuvve-i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakîkatlerine karşı, güyâ seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmiş gibi, birden ülfet ve âdetleri
SAYFA 359
bilmiyor gibi, o ma‘lûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevk ile tam istifâde edip okudum. Pek hârika gördüm. Ve anladım ki, gizli düşmanlarımız bir kısım resmî me’mûrları aldatıp, Sirâcü’n-Nûr’un âhirini bahâne ederek müsâderesine, yani başındaki münâcâtın intişâr etmemesine çalıştıklarına kanâatim geldi. Rehber’deki Hüve Nüktesi gibi bu münâcât da, Sirâcü’n-Nûr’a dinsizler tarafından hücûmunun bir sebebidir.
Sâlisen: Size bütün rûh u cânımızla müjde veriyoruz ki, Nûrculardaki tam ihlâs ve hakîkî sadâkat ve sarsılmaz tesânüd vesîlesiyle başımıza gelen bütün musîbetler, hizmet-i îmâniyemiz noktasında büyük ni‘metlere çevrilmiş ve perde altında hâtır ve hayâle gelmeyen nûrun fütûhâtları oluyor.
Meselâ, Isparta’dan buraya, yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot otomobile mecbûriyetle verildi. Sizi te’mîn ediyorum ki, yalnız bu mes’elede ve yalnız Rehbere âit ve yalnız benim şahsıma âit meydana gelen ve gelmeye başlayan netîce-i hizmete iki bin banknot verse idim, yine ucuz sayacaktım. Umûma âit netîceleri de buna kıyâs edilsin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç, hasta kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 360
(643)
Telgraf Bağdâd 1541952
Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası’na, İstanbul
Büyük İslâm Âlimi Bedîüzzamân Hazretleri’nin berâet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesîle olan bu âdil hükme istinâden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürümüzü, Üstâd ve kardeşlerimize tebrîklerimizi mecmûanız vâsıtasıyla bildiririz.
Irâk Cem‘iyeti Uhuvvetü’l-İslâmiye Reîsi
Emced Zehâvî
(644)
[Mektûb]
Sebîlü’r-Reşâd Mecmûası vâsıtasıyla
Muhterem Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ne,
Kalplerdeki îmânı nûrlandıran, umûmî nizâmın direği, âhiret yolunun hakîkî pusulası, ilhâmını Kur’ân-ı Kerîm’den alan eserlerinizden birisi olan Gençlik Rehberi adlı risâleniz, suç teşkîl ediyor zannıyla devam eden mahkemenizin berâet kararını, ölçülmez sevinçlerimizle öğrendik. Siz mübârek üstâdımızı ve demokrat Türk adliyesinin âdil hâkimlerini candan tebrîk ediyoruz. Hayatını İslâmiyet’in sıhhati için vakfeden,
SAYFA 361
Türk milletine hizmet etmeyi şeref addeden, bulunduğu asrında eşine tesâdüf edilmeyen bir dîn mücâhidi Sana İslâmiyet, insaniyet borçludur.
Bizler ufak bir zerresini ifade için hürmetlerimizi, şükrânlarımızı bildiriyor, mübârek duâlarınızı talep ediyoruz. Allâh binlerce râzı olsun, senden ve seni sevenlerden.
Câmiü’l-Ezher Üniversitesi Türk talebeleri adına Kāhire Ezherü’ş-Şerîf Türk talebeleri reîsi Hacı Alî Kılınçalp
1341952
(645)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ: 164952
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Muhterem, çok Azîz, çok Mübârek, çok Müşfik ve bütün yüksek hasletlerin mazharı olan Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelen: Çok mübârek el ve ayaklarınızı ta‘zîmâtla kana kana öper, duâ-yı âlîlerinizi bütün rûhumla niyâz ederim.
Sâniyen: Mahkeme berâetinin bütün Âlem-i İslâm’da yapmış olduğu akslerin ve sevinçlerin, elbette biz âciz talebelerinizi de en az o kadar sevindirmiş ve Allâh’a hamdederek, Risâle-i Nûr’un bir zafer-i azîmi olarak telakkî etmekte ve istikbâle âit parlak ümîtleri müjdelemiştir.
SAYFA 362
Sâlisen: Hazret-i efendimizden olan ayrılığın bize verdiği hasreti, ancak Risâle-i Nûr’u okumakla teselli bulmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eyliyoruz ki, Hazret-i Üstâdımızla bizi müşerref eylesin. Ümîd ediyoruz ki, bu yaz, Hazret-i Üstâdımızın hasretiyle yanıp tutuşan Urfamızı da şereflendirmelerinden mahrûm eylemesin.
Râbian: Hazret-i Üstâdımız Efendimiz, bir çok mecmûa ve gazetelerde Risâle-i Nûr’un bazı parçalarını bazen değiştirerek yazdıklarını ve hatta maalesef istismâr ettiklerini görmekle müteessir oluyoruz. Bu hâlleri Hazret-i Üstâdımıza arzetmenin elzem olduğunu kanâat getirdik. Bütün bu bizleri acındıran bu hâdiseler karşısında buradaki üniversiteli Nûrcular, kendi aralarında toplanarak Büyük Nûr isminde bir mecmûayı çıkarmak fikrine vardılar. Fakat bu fikri fiil hâline getirmeden önce, Hazret-i Üstâdımıza arzetmeyi zarûrî bulduk. Bu husûsta yüksek emirlerinize muntazırız efendimiz hazretleri.
Hem sevgili Üstâdımız Hazretleri, nûrlara müştâk bir dost âlim, Arabistân ve sâir İslâm memleketlerindeki yüksek âlimlere sorup, hakîkî ve iknâ‘ edici bir cevâb alamayıp, siz Hazret-i Üstâdımızdan sormasını ricâ ettiği bir suâl ki, Hazret-i Osmân radiyallâhü anh Efendimiz Kur’ân-ı Hakîm’i hangi me’haze dayanarak veya ne için bu tarzda sûreleri bu şekle göre dizilmiştir? Cevâbını lütuf buyurmanızı yalvarıyoruz efendimiz.
SAYFA 363
Sevgili Üstâdım, Risâle-i Nûr’a hizmet için, hakîkate hizmet için kusurlarımı afv buyurarak münâsib şey ne ise, Rabb-i Rahîm ihsân buyursun. Ve Risâle-i Nûr’un mübelliğ-i a‘zamı, istihdâm-ı nûriye ve nûrun merkez-i hakîkîsi olan sevgili Üstâdımdan emir ve fermanını el açarak bekliyorum. Hangi sûrette istihdâm emir buyurulursa, İnşâallâh lütf-u İlâhî ile muntazırım, efendim hazretleri. Bütün kardeşlerimiz ayrı ayrı selâm ve hürmetlerini arzederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kusûrlu talebeniz Seyyit Sâlih
Maltepe, Ankara
(646)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sabır ve Şükür Kahramanı Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Hem kavuştuğumuz Leyle-i Regāib’i ve şuhûr-u selâsenizi rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem mahkeme-i adâletin tecellîsi olan Üstâdımızın berâetini rûh u cânımızla tebrîk ederiz. Hem her mahkemenin biraz sıkıntısına mukābil, Risâle-i Nûr’a neşir cihetinden çok fâidesi olduğu gibi, bu mahkeme de İstanbul halkı ve bilhassa üniversite gençlerini nûrlara karşı olan iştiyâklarını artırmasına sebep olduğu için tebrîk ederiz. Hem eski hükûmetlerin Risâle-i Nûr talebelerine yaptıkları baskıların şimdi hafîflemesi
SAYFA 364
dolayısıyla, çekingen, korkak yâhûd çok tedbîrle hareket eden bir kısım Müslüman kardeşlerimize ve dostlarımıza büyük bir cesâret ve iştiyâk geldi. Neşir genişlemekte olduğu için tebrîk ederiz.
Hem mahkemeler dolayısıyla Risâle-i Nûr’a hizmet ve her cihette Üstâdımıza yardım eden kimselerin uhrevî pek büyük hârika hasenât kazandıklarından dolayı tebrîk ederiz.
Âcizliğimizle her an duâcıyız. Biz de sizin duânıza her zaman muhtâcız. Selâm ve hürmetlerimizi sunar, ellerinizden kemâl-i hürmetle öperiz.
Âsiye, Şâhide, Abdurrahmân
[647]
Nûr Âleminin Bir Anahtarı’nın Bir Hâşiyesi
Bu nûr anahtarı'nın radyo bahsine dâirdir. Bir gün iki üniversiteli ile, hareket etmekte olan ve hiç bir tel ile bağlı bulunmayan, bir otomobildeki radyo ile, uzakta okunan bir mevlid-i şerîfi dinliyorduk. O iki Nûrcu üniversitelilere dedim:
Nûrda dahi, hayat ve vücûd gibi doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delîl budur ki, şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava ve ma‘nevî az bir nûr, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler,
SAYFA 365
söyler değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz’î, en küllî olur.
Hem o küçücük, bir parçacık hava, küre-i hava kadar vazîfe görür. En küçük hava, en büyük küre-i hava kadar büyür. Bu hâl eğer cilve-i kudret-i Ezeliyeye verilmezse, öyle acîb, hurâfeli bir tezâd olur ki, hiç bir hayâle gelmez. Ve bir şeyin zıddına inkılâbı muhâl olduğundan, böyle binler derece en cüz’î, zıddı olan en küllî olmak; en küçük, en büyük olmak; en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz en muktedir, en dirâyetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki, yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfeler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre-i havada umûmen temsîl eden bu gelen hadîs-i şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:
Bir melâike var, kırk bin başı var. Her başında, kırk bin dil var. Her bir dil ile, kırk bin tesbîhât yapıyor. Altmış dört trilyon tesbîhâtı aynı anda söylüyor. Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbîhâtı adedince her kelime-i tayyibe, hava sahîfesinde yazılıyor.
Küre-i hava diyor ki: Bu hadîs, benden veya bana nezârete me’mûr melekten haber veriyor. Çünkü insandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler,