Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 491
bulunan ve otuz sene evvel, on sene ikāmet ettiği Barla Köyü’ne gider, bir müddet kalır, gelir. Bazen de burada yaz mevsiminde insanların bulunmadığı, şehrin hâricindeki mahallere giderek, iki üç sâat teneffüs eder, gelir. İhtiyârlığı, hastalığı dolayısıyla yayan yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaz‘iyetiyle râhatsız etmemesi için, bu basît gidip gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun hâricinde hiç bir köye, meskûn hiç bir mahalle, hatta otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr sebeblerle gitmiyor. İşte hâl ve vaz‘iyet bundan ibârettir. Hakîkat-i hâl de budur.
Hizmetinde bulunan Tâhirî, Zübeyr
[694]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz Kardeşlerim,
Bu def‘a motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken, denizin dehşetli emsâlsiz fırtınası, Leyle-i Kadir’deki dehşetli hastalık gibi, zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesîle olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehîd olmak, yedi ihtimâlden altı ihtimâl ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemîn hazırlandı. Fakat o hâl altında, mükerrer tecrübelerle yağmurun Risâle-i Nûr’la alâkadârlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyâç olduğu bu zamanda,
SAYFA 492
Risâle-i Nûr’un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işâret olarak o dehşetli hâletimiz, bir sadaka-i makbûle hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlâhiyeden gelen emr-i Rahmanîyi imtisâlindeki iştiyâk ile, yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dâir emr-i İlâhîyi gāyet heyecanla ve iştiyâk ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev‘inden, nûr talebeleri olan bizim başımızı tokat ile, yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı. Biz bu hâleti zâhiren hiddet, ma‘nen şefkatkârâne okşamak nev‘inde gördük.
Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel, hiss-i kable’l-vukū‘ ile hazîne-i rahmete bir anahtar olacak, dehşetli ve heyecanlı bir musîbet hissettiğimden, mütemâdiyen Cevşen’i ve Şâh-ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde, kemâl-i şevk ile o mübârek denizi kabir olarak kabûl ediyordum. Böyle kazâ ile vefât eden şehîd hükmünde olduğu gibi, şehîd de velî hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için fâide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük, evvelâ kayığa ve zâhiren bize hücûm etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için, kemâl-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sâhile çıktık. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ dedik.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 493
[695]
Üstâdımız diyor ki:
Ben elli altmış senedir, küfr-ü mutlaka karşı îmâna hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın netîcesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îmân hizmetindeki ihlâsın netîcesi olan âsâyişi muhâfaza ile, bir cânî yüzünden on ma‘sûmu zulümden kurtarmak için râhatımı, şerefimi, haysiyetimi, hatta lüzûm olsa hayâtımı fedâ etmekle, her bir tazyîkāta, ma‘nâsız, lüzûmsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz kırk senedir bu hizmet-i îmâniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni ta‘cîz ettikleri hâlde, sırf hizmet-i îmâniyenin bir netîcesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misâli:
Beş mahkeme huzûrunda hiç benim kıyafetime ilişilmediği hâlde ve mütemâdiyen gezdiğim hâlde ve hatta İstanbul’da mahkememde yüz yirmi polis bulunduğu hâlde, aynı kıyafetime ilişmediler. Ve iki ay İstanbul’da yaya gezdiğim hâlde, mümânaat etmediler ve ilişmeye hiç kimsenin hakkı yok. Çünkü hem münzevî, hem de câmiye gitmiyor ve çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla zarûret olmadan konuşmuyor, yalnız teneffüs için dağlar başında ve hâlî yerlerde geziyor. Şimdi ehl-i dünyânın hiç bir hakkı yoktur ki, vaz‘iyetime, hâlime ilişsinler.
Bir seyâhat münâsebetiyle ve otomobili içinde İstanbul’a en mühim bir mes’ele-i îmâniye
SAYFA 494
için gitmesinden, şimdi İstanbul’un bazı resmî adamları, yirmi cihette kanunsuz bir tarzda, kanun nâmına Üstâdımızı bir bardak suda fırtına koparmak nev‘inden milyonlar fedâkâr talebeleri bulunan bir zâta, sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir mes’ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz, ma‘nâsız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstâdımız diyor: Mâdem îmân hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhâfaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için râhatımı, haysiyetimi fedâ ediyorum. Onları da helâl ediyorum.
Üstâdımızın bu def‘a İstanbul’a gitmesi münâsebetiyle İstanbul müddeî-i umûmîliğince ifâdesinin alınması için yanına gelen iki me’mûra Üstâdımız dedi: Ben daha evvel bu mes’ele için mahkemede ifade vermiştim ve mahkeme tahkîkāt yapmış, netîcede berâet vermiş. Başka diyeceğim yok diyerek, Samsun Mahkemesi’ne giden ve İstanbul Mahkemesi’nde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmaya mecbûrdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirâhate ve tebdîl-i havaya ihtiyacı vardır. Dâimî bir yerde kalması sıhhatine münâfîdir. Daha evvel lüzûm da olmadığı için, bu raporları göstermeye tenezzül etmiyordu, lüzûm görmüyordu.
Hizmetinde bulunan nûr talebeleri
Tâhirî, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram
SAYFA 495
[696]
Menderes’in Konya Nutkuna Dâir Açıklaması
Başvekîl, sözlerinin maksadlı olarak tefsîrlere tâbi‘ tutulduğunu söylüyor. Husûsî muhâbirimizden Hâşiye
Ankara,
Başvekîl Adnân Menderes Konya’da söylemiş olduğu nutuk dolayısıyla
SAYFA 496
yapılan neşriyât üzerine Zafer Gazetesi’nin sorduğu bir suâli şu şekilde cevablandırmıştır:
Konya’da, Hükûmet Meydanında, büyük bir kitle hâlinde toplanmış bulunan çok muhterem Konya’lı vatandaşlarıma karşı söylediğim nutkun lâiklik telâkkîmiz hakkındaki kısmını sû’-i niyet sâhibi kalemlerde nasıl tefsîre tâbi‘ tutulduğunu, ben de esefle müşâhede ettim. Bunlardan bir kısım sözlerimin, kardeşi kardeşe kırdıracak bir mâhiyette olduğunu, bir kısmı sağ politikacılara meydan açtığını ve mukaddesâtçılık yasağını ortadan kaldırdığını ve netice i‘tibârıyla Türk inkılâblarının büyük esaslarından birini zedelediğini ifade etmişlerdir.
Bütün bu yazılarda dikkatime çarpan cihet, Konya’daki sözlerimin ta‘kîb olunan maksadlara ve elde edilmek istenilen netîcelere göre tahrîf edilmiş olmasıdır. Mes’elenin iyice anlaşılması için, evvelâ Konya’daki sözlerimi bir kere daha ve o günkü Anadolu Ajansı’nda neşredildiği gibi tekrar etmek isterim. O gün aynen şöyle demiştim:
Şimdi size lâiklik telâkkîmizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik, bir taraftan dîn ile siyâsetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdân hürriyeti ma‘nâsına gelir. Dîn ile siyâsetin kat‘î sûrette birbirinden ayrılması esasında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur. Vicdân hürriyeti bahsine gelince, Türk milleti Müslümandır ve
SAYFA 497
Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkîn etmesi, onun esasını ve kāidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münâkaşa götürmez bir şartıdır. Hâlbuki mekteblerde dîn dersi olmayınca, evlâdına kendi dinini telkîn etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar, bu imkânlardan mahrûm edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîî bir haktan mahrûm edilmemek îcâb eder. Böyle mahrûmiyet ve imkânsızlık, vicdân hürriyetine uygundur denilmez. Bu i‘tibârla orta mekteblerimize dîn dersleri koymak, yerinde bir tedbîr olacaktır.
Dinsiz bir cem‘iyetin, bir milletin pâyidâr olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi dîn ile siyâset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra, ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asîl milletimize taassub isnâdı revâ görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umûmiyetle dîni en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdânında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esaslarını, farîzâlarını ve kāidelerini kifâyetle telkîn edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarfedilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk me’zûnlarını verecek olan Konya İmamHatîb Mektebi’nin ileri seviyede dîn tahsîli veren bir tedrîs müessesesi hâline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır, demiştir.
SAYFA 498
Konya nutkunun bu kısmını muhterem Türk efkârı karşısında öylece tekrar ettikten sonra, şunu ehemmiyetle tebârüz ettirmek isterim ki:, Beyânâtım, herhangi bir iltibâsa mahal vermeyecek kadar açıktır. Yapılacak tefsîrlerde, ileri sürülecek mütalaalarda, bu açık metne sâdık kalmak esastır. Hiç kimse benim söylediğim sözleri tahrîf hakkına sâhib olmadığı gibi, hiç bir zaman aklımdan geçmeyen maksadı ve niyetleri bana atfetmeye, kimsenin hakkı olmamak lâzım gelir.
[697]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Üstâdımız Saîd Nûrsî diyor ki:
Mâdem Isparta benim hakîkî bir memleketimdir. Ben rûh u cânımla bu hakîkî memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur:
Afyon, nasıl ki bütün Risâle-i Nûr Külliyâtı’nı iâde etmekle Âlem-i İslâm ve hatta âlem-i insaniyette çok büyük bir hayra vesîle oldu ve sekiz seneden beri olan hatayı hiçe indirip affettirdi. Bu mübârek Isparta’da, Âlem-i İslâm nazarında Mısır Câmiü’l-Ezher’i ve eski Şâm-ı Şerîf mübârekiyetine mazhar olduğundan, elbette Risâle-i Nûr’u sâhiblerine iâde etmekle hâsıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece yükselecektir.
SAYFA 499
Isparta’nın âdil adliyesi, vatanperver demokratı ve dîndâr halkı bu hayr-ı azîmi memleketine kazandıracak ve Afyon’un mazhar olduğu şereften yüz derece ziyâde bir şerefi kendilerine te’mîn etmek için, bu mübârek Isparta’nın mahsûlü olan Nûr Risâleleri’nin iâdesine çalışsınlar. Hâşiye
Hizmetinde bulunan
nûr talebeleri
[698]
Üstâdımız izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için eski zamandan beri en büyük reîslere tezellül etmedi. Hem halkların hediyesini kabûl etmiyordu. Şimdi ise Üstâdımız hem zayıf olduğu hâlde, ehl-i ilme bir mahzûru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hatta biz hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukābelesiz
SAYFA 500
Yiyemiyor, yese hasta oluyor. Bu hâleti, hiç bir şeye âlet olmayan Risâle-i Nûr’daki a‘zamî ihlâsın muhâfazası için, bir hastalık sûretini aldı ve hastalıkla bu kāidesini bozmaktan men‘ediliyor i‘tikādındayız. Hatta Risâle-i Nûr’un her tarafta neşir ve intişârının büyük bir bayramı münâsebetiyle, ehl-i ilme lâzım olan musâfaha ve sohbet etmekten ve bu mübârek bayramda da en hâs talebeleri ve kardeşleriyle musâfaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp, a‘zamî ihlâsın muhâfazası için bir hastalık hâleti alarak men‘edildiği ona ihtâr edildi. Hatta bizler gördük ki, bu mübârek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine dedi: Benim kabrimi gāyet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men‘eden bir hakîkat, elbette vefâtımdan sonra da o hakîkat bu sûrette beni mecbûr ediyor.
Biz de Üstâdımızdan sorduk:
Kabri ziyârete gelenler Fâtiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyâret etmeyi men‘ediyorsunuz?
Cevâben Üstâdımız dedi ki: Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevî şân ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enâniyet ve benlik verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, ma‘nâ-yı harfîden ma‘nâ-yı ismiyle tamâmen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî
SAYFA 501
istikbâlden ziyâde, dünyevî istikbâli hayâl edinmiş olmaları ile, eski zamandaki Lillâh için ziyârete mukābil, ehl-i dünyâ kısmen bu hakîkate muhâlif olarak mevtânın dünyevî şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verir, öyle ziyâret ediyorlar. Ben de Risâle-i Nûr’daki a‘zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fâtihalar o rûha gider.
Dünyada beni sohbetten men‘eden bir hakîkat, elbette vefâtımdan sonra da o hakîkat bu sûretle beni sevâb cihetiyle değil, dünya cihetiyle men‘etmeye mecbûr edecek dedi.
Hizmetinde bulunan talebeleri
[699]
[Üstâdımızın Afyon Mahkeme Hey’etine gönderdiği yazının sûretidir]
Bugün sizi tebrîk ve size teşekkür için Afyon’a geldim. Çoktan beri kitablarımızın zâyi‘ olmaması için ziyâde muhâfaza ettiğinize teşekkür ederim. Ve şimdi Ankara’ya göndereceğinizden sizi tebrîk ederim. On sene evvel husûsî olarak birisinin birisine yazdığı ve bazen de benim nâmımla yazılıp imzam bulunmayan ve neşrolmayan husûsî mektûblar, evvelce mahkemenizce tedkîk edilip medâr-ı mes’ûliyet bir şey bulunmadığından nazar-ı i‘tibâra alınmadı. Hem mürûr-ı zamâna uğramış ve
SAYFA 502
neşredilmemiş ve afv kanunları görmüş, ma‘lûmâtım olmamış ve Risâle-i Nûr kitablarıyla alâkası olmayan mektûbları, yeniden nazar-ı dikkate almak, hem ehl-i adâleti, hem ehl-i vukūfu lüzûmsuz meşgūl edeceğinden, böyle işgāl etmemesi ve işimizin te’hîre uğramaması için mezkûr husûsî mektûblarım, o mübârek kitablara takılmaması adâletinizden temennî ediyoruz.
Bu mübârek adliye iki def‘a o kitabların berâetle iâdesine karar verdiği hâlde, bazı esbâba binâen mahbûs kalmış aynı kitabları bazen tamamını, bazen ele geçirilen kısmını beş mahkemenin iâde ettiklerini ve beş emniyet dâiresi de sâhiblerine teslîm ettiklerini size haber veriyoruz. İnşâallâh adâletiniz ve hüsn-ü niyetiniz bu def‘a da iâdesine vesîle olacak.
Hasta Saîdü’n-Nûrsî
[700]
Demokratlara büyük bir hakîkati ihtâr
Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyân var:
Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyânı. Bu cereyân yüzde otuzkırk adama zarar verebilir.
İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye
SAYFA 503
dâiresinde dinsizliği neşretmek için, ifsâd komitesi nâmında bir komite. Bu da yüzde onyirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hristiyanlara benzemek ve bir neviʻ Purotluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyâsîler hey’etidir. Bu cereyân yüzde, belki binde birisini, Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.
Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nûrcular, evvelki iki cereyâna karşı, dâimâ Kur’ân hakîkatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyâsete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbûr ediyormuş. Şimdi mecbûriyetle bakmaya lüzûm oldu, gördük ki:
Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyâna karşı, bize Nûrculara yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dîndâr kısmı, dâimâ o iki dehşetli cereyâna mesleklerince muârızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım, garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini ta‘kîb edenler ise, üçüncü cereyâna bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyânın yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purotlar ve Hristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü İngiliz, iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâm’dan iki yüz adamı Purotluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiç bir târihte bir İslâm, Hristiyan olduğunu ve kanâatle başka bir dîni İslâmiyet’e tercîh etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidâr partisinde bulunan
SAYFA 504
az bir kısım, dinin zararına siyâset nâmıyla üçüncü cereyâna yardım etse de, mâdem o Demokrat Partisi, meslek i‘tibârıyla öteki iki cereyân-ı azîmenin durmasında ve def‘etmesinde mecbûrî vazîfeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyet’e büyük bir fâidesi dokunabilir.
Bu cihetten biz, demokratları iktidâr yerinde muhâfaza etmeye, Kur’ân menfaatına kendimizi mecbûr biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil, belki dehşetli, baştaki iki cereyâna siyâsetlerince muârız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücûdun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidâr partisinin lehinde ehl-i dîni yardıma da‘vet ediyoruz. Ve dinde lâubâlî kısmını dahi cidden îkāz edip, aman çabuk hakîkat-i İslâmiyeye yapışınız ihtâr ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saâdeti, hakāik-i Kur’âniyeye dayanmak ve bütün Âlem-i İslâm’ı arkasında ihtiyât kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi dîn lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakîkî dost yapmak, îmân ve İslâmiyet’le olabilir.
Biz bütün Nûrcular ve Kur’ân hizmetkârları, onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyet’e hizmette muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz. Hem de ricâ ediyoruz ki, Bu memleketin bir ehemmiyetli mahsûlü ve vatanda ve şimdi Âlem-i İslâm’da pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan