EMİRDAĞ LÂHİKASI 4. CİLD

244

(615)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Ziyâret etmek ve görüşmek isteyenler, bu mektûbu görsün, görüşmediğimden gücenmesin.

Görüşmediğimin altı sebebi var:

Birincisi: Mahkemelere gitmemek için doktorlar rapor vermişler ki, bunun Saîd’in insanlarla görüşmeye tahammülü yoktur. Raporu tekzîb etmemek için şimdilik sabretmek lâzım.

İkincisi: Yirmi yedi senedir, ehl-i siyâset beni tazyîk ediyor. Bir bahâneleri de İnsanları başına topluyor diyorlar. Ben de bu yeni, mübârek şehre geldim. Resmî adamları o eski asılsız vehme, bahâneye düşürtmemek için şimdilik zarûretsiz görüşmüyorum.

Üçüncüsü: Yirmi sekiz senedir, mütemâdiyen tarassud ve tecessüs ile halkları benden

245

Ürkütmek, hatta hapislerde tecrîd-i mutlakta bıraktıkları için insanlarla görüşmekten bana sıkıntı geldi.

Dördüncüsü: Otuz beş senedir اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ diye hayât-ı ictimâiyeye, husûsen hayât-ı siyâsiyeye mümkün olduğu kadar karışmamak ve bakmamak bir düstûr-u hayatım olduğundan, insanlarla dünyevî sohbetlerden sıkılıyorum. Yalnız îmâna ve hakîkate âit bir sohbet-i ilmiye edebilirdim. Yoksa bana sıkıntı veriyor.

Beşincisi: Benimle görüşenler, benim haddimden ziyâde hüsn-ü zan etse bana ağır geliyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür, kendimi beğenmiyorum. Benim şahsımı beğenenleri de beğenmiyorum. Çünkü, beni ya tasannu‘a, ya riyâya sevketmek için, kuvvetimden fazla ma‘nevî bir yük yüklüyorlar.

Altıncısı: Müteaddid def‘a zehirlendiğim için, husûsen bu son zehir pek ziyâde sinirlerime, a‘sâbıma te’sîr etmiş. Az bir şey ile müteessir oluyorum. Gāyet ihlâs, samîmiyet, uhrevî bir niyetle yâhûd zarûrî bir hizmet için olmazsa, rûhum istiskāl ediyor. Onun için, benimle görüşmek isteyen kardeşlerim sıkılmasınlar, gücenmesinler. Şimdilik görüşmediğime bedel, Risâle-i Nûr’la görüşsünler. Benim hâs talebelerim ki onlara birer Genç Saîd nâmını vermişim benim bedelime onlarla görüşsünler.

Saîdü’n-Nûrsî

246

[616]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımla fevkalâde nûrânî hizmet-i îmâniyenizi tebrîk ederim.

Sâniyen: Ankara’da dîndâr ahrârların kongresinde, beni Diyânet Riyâseti dâiresinde bir vazîfe ile tavzîf etmeyi harâretle istemelerine ve Medresetü’z-Zehrâ’nın nûr talebelerini, bu mes’elede bana kabûl ettirmekte vâsıta yapmalarına karşı derim:

O toplantıda bu teklîfi yapan meb‘ûslara ve dîndâr arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakiyetlerine çok duâ ederiz. Fakat ben ziyâde zaîf ve şiddetli hasta ve ihtiyâr ve kabir kapısında ve perişan olduğumdan, o kudsî vazîfeyi yapmaya iktidârım olmamasından, benim yerimde Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve benim bedelime nûr şâkirdlerinin hâs ve hâlis ve İslâmiyet’in hakîkî fedâkârlarının şahsiyet-i ma‘neviyesi, o kudsî vazîfeyi şimdiye kadar gayr-ı resmî perde altında yaptıkları gibi, İnşâallâh resmî bir sûrette dahi yapabilecekler. Onlara havâle ederiz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

247

[617]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bütün rûh u cânımla hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyenizi tebrîk ediyorum. Bu mektûbdaki bir ince mes’eleyi meşveret sûretiyle re’yinizi almak için gönderdik. Münâsib midir? Değilse ıslâh edersiniz.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’da isbat edilmiş ki, insanların aynı zulümleri içinde kader-i İlâhî adâlet eder. Yani, insanlar bazı sebeble haksız zulmeder, birisini hapse atar. Fakat kader-i İlâhî, aynı hapiste başka sebebe binâen adâlet ediyor ki, hakîkî bir suça binâen o hapisle onu mahkûm ediyor. İşte şimdi bu hakîkati gösteren, başıma gelen acîb bir misâli şudur: Yirmi sekiz senedir müteaddid vilâyetlerde ve mahkemelerde benim mes’ûliyetime ve mahkûmiyetime ve mahbûsiyetim gibi zâlimâne işkence ve cezâlarına gösterdikleri sebeb ve hiç bir emâresini bulmadıkları mevhûm bir suçum şudur. Diyorlar ki:

Saîd, dîni siyâsete âlet yapmak ister ve yapıyor. Hâlbuki bu da‘vâlarına otuz senelik musîbetli yeni hayâtımda ve otuz büyük mecmûalarımda bu suça müsbet bir delîl bulamadılar. Hâlbuki böyle mes’elelerde bir mahkeme mâdem bulmadı ve mes’ûl edemedi; başka mahkemelerin musırrâne aynı mes’eleyi esas tutmaları,

248

bütün bütün kanuna ve akla ve âdete muhâlif bir hâlettir. Belki siyâseti dinsizliğe âlet edenler kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ithâmı bizlere ediyorlar. Bununla beraber dine hizmet i‘tibâriyle taalluk eden eski altmış senelik hayât-ı ilmiyem, kat‘î bir huccet ve yakînî bir delîldir ki, bütün hayâtımda temas ettiğim siyâseti ve dünyayı ve bütün ictimâî cereyânları, dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi‘ yapmak düstûruyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem da‘vâ, hem isbat etmişim ki, değil dîni siyâsete âlet yapmak, belki bir tek hakîkat-i îmâniyeyi dünya saltanatına değiştirmediğimi kat‘î delîllerle isbat ettiğim hâlde, böyle yirmi vecihle hakîkate muhâlif ve dîvânecesine, büyük makamları işgāl eden bir kısım adliye me’mûrları ve siyâsî adamlar, bu acîb hurâfe gibi mes’eleyi hakîkat zannedip yirmi sekiz sene bana zulmettiklerinin hakîkî sebebini bugünlerde bildim. Sebebi bu ki:

Bu enâniyetli zamandaki hizmet-i îmâniyede en büyük tehlikem ve ma‘nevî en büyük suçum ve cinâyetim, bu zamanda hizmet-i Kur’âniyemi şahsıma âit maddî ve ma‘nevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma âlet yapmak imiş. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda, ihtiyârım hâricinde hizmet-i îmâniyemi, değil maddî ve ma‘nevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma ve azâbdan ve cehennemden kurtulmama ve hatta saâdet-i ebediyeme vesîle yapmama, belki hiç bir maksada kat‘iyen âlet etmemekliğime gāyet kuvvetli, ma‘nevî bir mâni‘ görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum.

249

Acaba herkesin hoşlandığı ma‘nevî makamâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl-i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşrû‘, hem hiç bir cihet-i zararı olmadığı hâlde, ne için böyle rûhen men‘ediliyorum? Rızâ-yı İlâhî’den başka vazîfe-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmetin kendisi aynı ücret bana gösterilmiş. Çünkü şimdi bu zamanda hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ olmayan ve her gāyenin fevkinde olan hakāik-i îmâniyeyi, fıtrî ubûdiyet ile muhtâçlara te’sîrli bir sûrette bildirmenin bu dehşetli zamanda çâre-i yegânesi ve îmânı kurtaracak ve kanâat-ı kat‘iye verecek bu tarzda, yani hiç bir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur’ânî lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın ve herkese kanâat-i kat‘iye verebilsin.

Böyle bir derse bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, hiç bir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve ma‘nevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat‘î kanâat gelebilir. Yoksa komitecilikten ve cem‘iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i ma‘neviyesine karşı mukābil çıkan bir şahsın en büyük bir mertebe-i ma‘neviyesi de bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: O kudsî şahıs, dehâsıyla ve hârika makamıyla bizi kandırdı diye bir şüphesi kalır.

250

Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, yirmi sekiz sene, dîni siyâsete âlet ithâmı altında kader-i İlâhî bu zulm-ü beşerîde benim rûhumu ihtiyârım hâricinde, dîni hiç bir şahsî şeyde âlet etmemek için, beni beşerin zâlimâne eliyle ayn-ı adâlet olarak tokatlıyor, yani Sakın sakın diye îkāz ediyor. Îmân hakîkatini kendi şahsına âlet yapma Tâ îmâna muhtâç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakîkat konuşuyor. Nefsin evhâmları, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun.

Hakîkaten Risâle-i Nûr’un bahsettiği hakîkatlerin aynı meâlinde milyonlar kitab o hakîkatleri belîğāne neşrettikleri hâlde ve binler hakîkî âlimler ders vermeleriyle bu memlekette dehşetli küfr-ü mutlâk-ı tam durduramadıkları hâlde, nûrlar mezkûr sırra binâen bir cihette galebe ettiğini düşmanları dahi tasdîk ederler. Evet, küfr-ü mutlaka karşı bu ağır şerâit içinde, nûrlar bu işi görmüş, meydandadır. Demek nûrların kuvveti bu sırr-ı azîmden ileri geliyor. Ben de bütün rûh u cânımla, yirmi sekiz sene bu işkenceli musîbetlerime râzı oldum. Hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki:

Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına. Yoksa gāyet meşrû‘, zararsız, herkesin Lillâh için ta'kib ettiği mübârek mesleğe girseydim, yani maddî ve ma‘nevî hislerimi bütün fedâ etmese idim, hizmet-i îmâniyede bu acîb ma‘nevî kuvveti kaybedecektim. İşte bu kuvvetin bir numûnesi bazı zâtların ki, ben onların

251

ancak ednâ bir talebesi olabildiğim hâlde, onların hakāik-i îmâniyeye dâir bir kitabını birisi okumuş, Risâle-i Nûr’un da bir sahîfesini okumuş. Risâle-i Nûr’un bir sahîfesiyle daha ziyâde îmânını kurtardığını ikrâr etmiş.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

(618)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Pek Azîz ve Kıymetli çok Sevgili ve Mübârek Husrev Ağabeyimiz,

Evvelen: Binler selâm ve rûh u cânımızla bütün kardeşler hürmetle ellerinizden öper, hayırlı duâlarınızı bekliyoruz.

Göndermiş olduğunuz Hutbetü’ş-Şamiyeler, mübârek Üstâdımızın hastalığına pek nâfi‘ bir merhem oldu. Elmas kaleminizden çıkan bu pek kıymetli eser, İnşâallâh bütün İslâm âlemi için de aynı şifâ olarak te’sîrini gösterir. Üstâdımız tashîhâtını yaptı. Ma‘nâyı değiştirmeyen pek az hatâ buldu. Mâşâallâh, bin Bârekallâh dedi. Kırk sene evvel yazılmış bir eserin, bu kadar dikkat ve i‘tinâ ile yazılması, cidden şâyân-ı tebrîktir dedi. Ve bu şekilde siz mübârek ağabeyime yazmayı emir buyurdular.

252

Cümle kardeşlerimiz, selâm ve hürmetle iki ellerinizden öper, hayırlı duâlarınızı bekleriz efendimiz.

Eskişehir nûr talebeleri nâmına pek âciz ve duâlarınıza muhtâç

Osmân Toprak ve Şükrü ve Hâfız Osmân

[619]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Ehl-i îmân âhiret hemşîrelerim olan kadınlar tâifesiyle bir muhâveredir.

Bazı vilâyetlerde, tâife-i nisâdan samîmî ve harâretli bir sûrette nûrlara karşı alâkalarını gördüğüm; ve haddimden pek ziyâde, onların nûrlara âit derslerime i‘timâdlarını bildiğim sıralarda, mübârek Isparta’ya ve ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ’ya üçüncü def‘a geldiğim zaman işittim ki, o mübârek âhiret hemşîrelerim olan tâife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güyâ vaaz sûretinde câmi‘lerde onlara bir dersim olacak. Hâlbuki ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem zihnim perişan. hatta konuşmaya ve düşünmeye iktidârsız bulunduğum hâlde, bu gece şiddetli bir ihtâr ile kalbime geldi ki:

Mâdem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdık. Ve pek çok istifâde edildi. Hâlbuki hanımlar tâifesi, gençlerden daha ziyâde

253

bu zamanda öyle bir rehbere muhtâçtırlar. Ben de bu ihtâra karşı, gāyet perişan ve zaaf ve aczimle beraber Üç Nükte ile gāyet muhtasar bazı lüzûmlu maddeleri, o mübârek hemşîrelerime ve ma‘nevî genç evlâdlarıma beyân ediyorum.

Birinci Nükte: Risâle-i Nûr’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ tâifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle, daha ziyâde Risâle-i Nûr’la fıtraten alâkadârdırlar. Ve Lillâhi’l-hamd bu fıtrî alâkadârlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedâkârlık, hakîkî bir ihlâs ve mukābelesiz bir fedâkârlık ma‘nâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.

Evet, bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiç bir ücret istemeden ruhunu fedâ etmesi ve hakîkî bir ihlâs ile vazîfe-i fıtriyesi i‘tibâriyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gāyet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişâfıyla hayât-ı dünyeviyesini, hem de hayât-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fenâ cereyânlarla, o kuvvetli ve kıymetdâr seciye inkişâf etmez. Veyâhûd sû’-i isti‘mâl edilir. Yüzer numûnelerinden bir küçük numûnesi şudur: O şefkatli vâlide, çocuğunun hayât-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi ve istifâde ve fâide görmesi için her fedâkârlığı nazara alır, öyle terbiye eder. Oğlum paşa olsun diye, bütün malını verir. Hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayât-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünemiyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya

254

Çalışıyor, cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o ma‘sûm çocuğunu, âhirette şefâatçi olmak lâzım gelirken, da‘vâcı ediyor. O çocuk, Ne için benim îmânımı takviye etmedin? Bu helâketime sebebiyet verdin? diye şekvâ edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için vâlidesinin hârika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukābele edemez. Belki de çok kusur eder.

Eğer hakîkî şefkat sû’-i isti‘mâl edilmeyerek, bîçâre veledini haps-i ebedî olan cehennemden ve i‘dâmı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, vâlidesinin defter-i a‘mâline geçeceğinden, vâlidesinin vefâtından sonra her vakit hasenâtlarıyla ruhuna nûrlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil da‘vâcı olmak, bütün rûh u cânıyla şefâatçi olup ebedî hayâtta ona mübârek bir evlâd olur.

Evet, insanın en birinci üstâdı ve te’sîrli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münâsebetle ben kendi şahsımda kat‘î ve dâimâ hissettiğim bu ma‘nâyı beyân ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım hâlde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhûm vâlidemden aldığım telkînât ve ma‘nevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdetâ maddî vücûdumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerim, o çekirdekler

255

üzerine binâ edildiğini aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma merhûm vâlidemin ders ve telkînâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakîkatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşâhede ediyorum.

Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimmi olan şefkat etmek; ve Risâle-i Nûr’un da en büyük hakîkati olan acımak ve merhamet etmeyi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve ma‘nevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet, bu hakîkî ihlâs ile hakîkî bir fedâkârlık taşıyan vâlidelik şefkati, sû’-i isti‘mâl edilip, ma‘sûm çocuğunun elmas hazînesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fânî şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun ma‘sûm yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû’-i isti‘mâl etmektir.

Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiç bir ücret ve hiç bir mukābele istemeyerek, hiç bir fâide-i şahsiye, hiç bir gösteriş ma‘nâsı olmayarak ruhunu fedâ ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numûnesini taşıyan bir tavuğun, yavrusunu kurtarmak için aslana saldırması ve ruhunu fedâ etmesi isbat ediyor.

Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a‘mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzûmlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakîkî ihlâs bulunuyor.

256

Eğer bu iki nokta o mübârek tâifede inkişâfa başlasa, dâire-i İslâmiyede pek büyük bir saâdete medâr olur. Hâlbuki erkeklerin kahramanlıkları mukābelesiz olamıyor. Belki, yüz cihette mukābele istiyorlar. Hiç olmazsa, şân ve şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçâre mübârek tâife-i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, za‘fiyetten ve aczden gelen başka bir nevi‘de riyâkârlığa giriyorlar.

İkinci Nükte: Bu sene inzivâda iken ve hayât-ı ictimâiyeden çekildiğim hâlde, bazı Nûrcu kardeşlerimin ve hemşîrelerimin hâtırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekser dostlardan, kendi âilevî hayatlarından şekvâlar işittim, Eyvâh dedim. İnsanın, husûsen Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi‘ cenneti ve küçük bir dünyası âile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış? dedim. Sebebini aradım, bildim ki:

Nasıl, İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyesine ve dolayısıyla dîn-i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, bîçâre nisâ tâifesinin gāfil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için bir iki komitenin te’sîrli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşîrelerime ve gençleriniz

257

olan ma‘nevî evlâdlarıma kat‘iyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet-i uhreviyesi gibi, saâdet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çâre-i yegânesi, dâire-i İslâmiyedeki terbiye-i dîniyeden başka yoktur

Rusya’da o bîçâre tâifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz. Risâle-i Nûr’un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam, refîkasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fânî ve zâhirî hüsn-ü cemâline binâ etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsûs hüsn-ü sîretine sevgisini binâ etmeli. Tâ ki, o bîçâre ihtiyârlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refîkası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refîka değil, belki hayât-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refîka-i hayat olduğundan, ihtiyârlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refâkatten sonra, ebedî bir mufârakata ma‘rûz kalan o âile hayatı, esasıyla bozuluyor.

Hem Risâle-i Nûr’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refîka-i ebediyesini kaybetmemek için, sâliha zevcesini taklîd eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için, o da tam mütedeyyin olur, saâdet-i dünyeviyesi içinde saâdet-i uhreviyesini kazanır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç