
SAYFA 43
Sâlisen: Hazret-i Üstâdımız nafakasını satmakla te’mîn ettiği kendine âit mecmûaları ve kendilerine âit risâlelerinin kısm-ı a‘zamını Urfa’ya göndermiştir.
Râbian: Bu günlerde Üstâdımız hazretlerini, Van’da bulundukları zamanda hizmet eden Vanlı Mollâ Hamîd ziyârete geldi. Ve Hazret-i Üstâdımızın mecmûalarından bazısını hediye olarak Van’a götürmüştür. Hazret-i Üstâdımız size ve Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına selâm ediyorlar. Bizler de hürmet ve selâm eder, ellerinizden öperiz. Bütün Hücûmât-ı Sittelere ilâvesi emir buyurulan Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Mebhası’na âit yazılan parçayı ve Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası yazıyı ve Sebîl’ür-Reşâd’dan gelen, risâle isteyenlerin adreslerini berây-ı ma‘lûmât arzediyoruz, kahraman sevgili ağabeyimiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç çok kusûrlu Ziyâ, Zübeyir, Sungur
[527]
[Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası]
Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında faytonla gezdiğim zaman garîp bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar, vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyâk ile faytonuma
SAYFA 44
koşup elime sarılıyorlardı. Hatta iki def‘a fayton altına düşüp hârika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular.
Hatta hiç beni görmeyen, bilmeyen bir ve iki ve üç yaşında çocuklar, yalın ayak, dikenler içinde koşa koşa faytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip elinizi öpelim derlerdi. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta, hatta köylerinde aynı hâl devam ediyordu.
Beni aldatmayan bir hâtıra-i hakîkatle benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki, bu maʻsûm tâifenin maʻsûmiyetleri cihetiyle, sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile, Risâle-i Nûr’un bu memlekette maʻsûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o maʻsûmâne his ile Risâle-i Nûr’un ma‘nâsı iʻtibâriyle tercümanına, annesine yalvarmasından ziyâde bir iştiyâk ile koşuyorlardı.
Biz de bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile hissediyoruz ki, ileride bu maʻsûm küçücük mahlûklarda büyük Nûrcular çıkacak. Ve ileride nûrun hâs şâkirdleri olacak ki, bu vaz‘iyeti gösteriyorlar. Ben de bu nevi‘ küçücük maʻsûmları, evlâdım olmadığından evlâd-ı ma‘neviye olarak duâlarıma umûmen dâhil ettim. Her sabah bunları da nûr talebeleriyle beraber duâlarımda yâd ediyorum.
SAYFA 45
Hem onlardan bir yaşındaki maʻsûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercîh etmeye sebeb, bunlar günâhsız ve samîmî bir alâka göstermesinden, elbette onları sevkeden bir hakîkat var. Ben de o cihette onları büyüklere temennâ ettiğim gibi, onların temennâlarına ciddî mukābele ediyorum.
Hem maʻsûmiyetleri, hem ileride Nûrcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara derdim: Mâdem siz benim evlâd-ı ma‘neviyem oldunuz. Ben size duâ ediyorum. Siz de günâhınız olmadığı için, duânız benim hakkımda İnşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünkü ziyâde hastayım derdim. Ben ve benim yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimâl ile kanâatimiz geliyor ki, mason ve zındıkların plânıyla bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsâda çalıştıklarına mukābil, İslâmiyet’in kahraman bayrakdârı olan Türk milletinin maʻsûm küçücük yavruları, nûrânî bir intibâh ve bir hiss-i kable’l-vukūʻ ile nûrlardan ders almaları, gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukābeledir ki, İnşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve zındıkların şerlerinden kurtulmasına bir işarettir ki, bu acîb vaz‘iyeti gösteriyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
Sungur, Ziyâ, Zübeyr
SAYFA 46
Hâşiye: Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Desîse bahsine bir hâşiyedir. Çünkü herkes birden o makamdaki maksadı anlamıyor.
Hücûmât-ı Sitte’nin Dördüncü Desîse mebhasinde bana hücûm eden mülhidler, kardeşlerimin asabiyet-i milliyelerini tahrîk için, Saîd Kürt’tür. Siz neden onun peşine düşüyorsunuz? demelerine mukābil verdiğim cevâbın kısaca meâli budur:
Ey bedbaht mülhidler Ben felillâhilhamd Müslümanım. İslâmiyet milletiyle üç yüz elli milyon kardeşlerimin ve Kürt’ten yüzde doksan olan ehl-i îmân ve ehl-i sünnet milletimin uhuvvetini ve duâlarını kazandığım hâlde, o kudsî milliyet yerine unsuriyet-i kürtlük milliyetini esas edip, Kürtçülük hesabına Kürt’ün on kısmından bir kısmı bidʻalara veyâhûd ayrı mezhebe girmiş mahdûd adamların fâidesiz kardeşliğini kazanmaktan kaçıyorum ve Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. Sizin gibi mülhidler, üç yüz elli milyonun kardeşliğini terkedip Türkçülük hesabıyla yalnız Macar, Bulgar’dan İslâmiyet’e girmeyen mahdûd bir kısım Frenkleşmiş Türkleri kardeş kazandığınızdan, beni de kendinize kıyâs ediyorsunuz.
Bedîüzzamân Saîd Nûr Eserleri
Aded: 1İşârâtü’l-İʻcâz Fî Mezanni’l-Îcâz, Kur’ân-ı Kerîm’in Tefsîri
2Zülfikār
3Asâ-yı Mûsâ
4Sirâcü’n-Nûr
5Sikke-i Gaybiye
SAYFA 47
Bedîüzzamân Saîd Nûr yukardaki eserleri, eski harf olarak postaya te’diyeli olarak verilmesi, şâyed mümkün olmadığı, fiyatların bildirilmesi saygı ile ricâ olunur.
17.7.950 Nâzıme Müftüsü M.
Edirne, Üç Şerefeli Câmi‘ imamı Sâlim Arıcı dahi Risâle-i Nûr istiyor.
Ceyhân’da Tüccâr Hakkı Çamurdan Risâle-i Nûr istiyor.
Şarkışla’da bâyiʻ Alî Karabulut 15 aded Nûr Risâlesi istiyor.
Bahçuvan sokak numara 21 emekli Öğretmen Kadîr Kaya Alp Adapazarı, Risâle-i Nûr istiyor.
(528)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Emirdağı’nda, dere içinde, yarım bir dağ başında, iki buçuk sene arasıra bir ma‘nevî medrese tarzında Medresetü’z-Zehrâ’nın teksîr ettiği mecmûaların tashîhiyle vakit geçirdiğimden, hem o hâtırayı, hem kırk elli sene evvel Van’da
SAYFA 48
talebelerimle kıymetdâr hâtırayı tazelemek için, o dağcığın başındaki taşların içinde eski tarz dersiyle derin ve kıymetdâr ve bütün cümleleri vecîzeler nev‘inden olan matbû‘ Lemeât’ı ders verdim. Sonra taş üstünde abdest alırken hâtıra geldi ki, yirmi günde, her gün bir iki sâat çalışmasıyla bu hârika Lemeât’ı yazan bir adam, yetmiş yedi sene dâimâ yazıya çalıştığı hâlde, yedi yaşında bir çocuğun yedi hafta içinde, bazı hârika yedi günde öğrendikleri yazıya, o adam yetişmediği ve yetişemediği sebebi nedir diye kalbime şiddetle dokundu.
Birden hâtıra geldi. Ve yanımda hazır üç kardeşim de kemâl-i tasdîk-i katʻî kanâatimiz geldi ki, eğer o kābiliyete göre hüsn-ü hattım da olsa idi, Husrev’ler, Alîler, Feyzî’ler, Nazîfler, Sabrîler, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâlar gibi elmas kalemli yüzer muâvinleri aramayacaktı. Müstağniyâne bakıp onlara yalvarmayacaktı. O vakit hizmet-i nûriyeye büyük bir zarar gelmemek için, hârika nev‘inde bu yarım ümmîlik Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti, hem ümmîlik şeref-i kudsiyenin güneşinden bir lem‘acık, tefsîr-i Kur’ân’ın tercümanına ihsân edilmiş. Çoktan beri hayret ve teessüf ettiğim acîb hâlin hikmetini bildik.
Sâniyen: Târîhçe-i Hayât’ı yeni harfle siz münâsib görseniz Nazîf teksîr etsin. Fakat âhirlerinde Mahkeme-i Kübrâ’ya şekvâ ve Eskişehir müdâfaâtındaki: Ey ehl-i hall ve akd
SAYFA 49
serlevhasıyla başlayan, leffen size gönderdiğimiz fıkra ve sizin münâsib gördüğünüz bazı fıkralar ilhâk olsun. Dârü’l-fünûn talebelerinin mebʻûsâna yazdığı uygun fıkraların ilâvesi size havâledir.
Sâlisen: Nûr talebeleri nâmına hasbihâl nâmında Nazîf’in neşrettiği parçadan on tanesini de size gönderiyoruz ki, münâsib gördüğünüz mebʻûslara verilsin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[529]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, Medresetü’z-Zehrâ erkânları, nûr nâşirleri,
Evvelâ: Bir mes’eleyi biz münâsib gördük. Size, asıl nûr hakkında söz sâhibi olan Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının tensîbine havâle etmek için kalbe geldi. Şöyle ki:
Bugünlerde bana hizmet eden üç arkadaşımızın muvakkaten birkaç gün benden ders almak iştiyâklarına binâen ve eski zamanda talebelerime ders verdiğim kıymetdâr bir hâtırayı hayatlandırmak iştiyâkına binâen, matbûʻ Lemeât’ı hergün
SAYFA 50
bir sahîfesini ders veriyordum. Hem ben, hem onlar çok hayretle ve takdîrle karşıladık.
Fikrimize geldi ki, bu matbûʻ risâlenin, sâir matbûʻ risâleler gibi nüshalarının kalmadığının sebebi, bunun çok kıymetdâr olduğunu bilen düşman kısmı, intişârına mâni‘ olduklarına; ve dost kısmı, kıymeti için elinden çıkarmadığına kanâatimiz geldi.
Hem gördük ki, bu Lemeât, Risâle-i Nûr’un mühim bir kısmının çekirdekleri, tohumları hükmünde gāyet güzel vecîzeler ve hiç bir edîbin ve mütefekkirin muvaffak olamadığı bir tarzla, sehl-i mümteniʻ gibi taklîd edilmez, büyük bir hakîkat-i ictimâiyeyi küçük bir vecîzede ve manzûm bir kitabı mensûr gibi, aynı nesirli bir kitab gibi, hiç nazmı hâtıra getirmeden kolayca okunacak bir tarzda bulunması, otuz yedi sene evvel Ramazân-ı Şerîf’in yirmi gününde, her gün bir iki sâat iştigāl ile bu tarzda koca bir kitab kadar uzun, bir nevi‘ ictimâî mesnevî yazılması ve içinde yirmi yerde, bir ihtâr-ı gaybî nevʻinde haber verdiklerinin otuz kırk sene sonra aynen meâli çıkması gibi o noktalara elimize geçen bir nüshada işâret koyduk gösteriyor ki:
Bu Lemeât, Risâle-i Nûr’un bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık numûnesidir, kanâatimiz geldi.
SAYFA 51
Sâniyen: Bu Lemeât’ın işâret ettiğimiz kısımları, Otuz Üçüncü Söz nâmında Sözler’in âhirinde yazılmasını, nûr kahramanı Husrev’in ve Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının re’yine havâle ediyoruz. Hâşiye
Umûm kardeş ve hemşîrelerime selâm ve duâ ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
(530)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Nûrun ehemmiyetli ve fedâkâr bir şâkirdi olan Sungur’u ve tashîh olan Lemeât ile bana lüzûmu kalmayan, satılmak için bazı eşyâmı beraber size gönderdim. Onların fiyatıyla bana göndereceğiniz, İstanbul’a Nazîf tarafından ciltlenmek için gönderilen risâlelerin fiyatına hesab edilsin. Hem on beş seneden beri üstümde isti‘mâl ettiğim mübârek bir kilim ve beş seneden beri yanımda bulunan bir usturamı da beraber gönderiyorum.
Saîd
SAYFA 52
(531)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Kahraman Husrev ağabeyimiz,
Evvelen: Binler selâm eder, ellerinizden öperiz.
Sâniyen: İnebolu’da yeni harfle teksîr edilecek Târîhçe-i Hayâta Ey ehl-i hal Hâşiyeve akd serlevhalı fıkranın da ilâvesi bildirilmişti. Hâlbuki bu fıkrayı Üstâdımız görmemiş, yanlış olmuş. Bu fıkra ilâve edilmeyecektir. Sungur kardeşimizin Doğu Mecmûası’na göndermek üzere yazdığı şu fıkra, Târîhçe-i Hayât’ın âhirinde münâsib gördüğünüz bir yerine ilâve edilecektir. O da şudur:
Ehl-i îmândan bütün gelenler, mâzîye gidenlere mağfiret duâlarıyla ve hasenâtlarını onların rûhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binâen, Denizli Mahkemesi’nde demiştim: Mahkeme-i Kübrâ’da, milyarlar ehl-i îmândan da‘vâcılar tarafından, Kur’ân hakîkatlerine hizmet eden nûr talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki, Serbestiyet Kanunu’yla dinsizlerin, komünistlerin neşriyâtlarına ve anarşiliği yetiştiren
SAYFA 53
cemi'yetlerine müsâmahakârâne bakıp ilişmediğiniz hâlde, vatan ve milleti anarşilikten ve dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün iʻdâm-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risâle-i Nûr’u ve talebelerini hapislerle, tazyîklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa, ne cevâb vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz. Onlara demiştim. O zaman insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler.
Sâbık mahkemelerde da‘vâ ettiğimiz ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi, bizim düşmanlarımız ve hükûmeti iğfâl ve bir kısım erkânını evhâmlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevkeden resmî ve gayr-ı resmî muârızlarımız, ya gāyet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gāyet gaddâr bir ihtilâlcidir. Veya İslâmiyet’e ve hakîkat-i Kur’âna karşı mürtedâne mücâdele eden bir dessâs zındıktır ki, bize hücûm etmek için istibdâd-ı mutlaka cumhûriyet nâmını vermekle, irtidâd-ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet-i mutlaka medeniyet nâmını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun nâmını vermekle, hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfâl, hem adliyeyi bizimle zâlimâne meşgūl eylediler.
Duânıza muhtâç Ziyâ, Zübeyir
SAYFA 54
(532)
Rize
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Muhterem ve Azîz Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’ne,
Evvelen: Böyle bir zamanda sizin gibi emsâlsiz bir Üstâda mâlik olduğumuza, Allâh’a milyarlarca şükrederim.
Sâniyen: Yüzlerce felsefe kitabı beni tatmîn etmediği hâlde, henüz külliyâtı elime geçmeyen Risâle-i Nûr’un beni tatmîn edişindeki hikmete karşı, şükürden âciz kaldığımı beyân ederim.
Sâlisen: En büyük emelim, dâhî-i a‘zam siz Üstâdımı görmek, koklamak ve biraz dinlemektir.
Râbian: Bütün mefkûrem, gücüm yettiği kadar eserinizden ilhâm alarak vatan ve millete ve insanlığa hizmet etmektir.
Hâmisen: Dünyanın bu derece küfre gidişi, sizi maddî ma‘nevî yıprattı ise de, eserinizin kıyâmete kadar bâkî kalacağını düşündükçe mesʻûdsunuz. Zâten siz fânîyi değil, bâkîyi tercîh etmişsiniz. Sizlere gece gündüz duâ eder, milyarlar kere hürmet, ellerinizden öperim, çok kıymetli Üstâdım.
Eserinize ve duânıza muhtâç kusûrlu talebeniz Mehmed KAN
Ayrıca Meclis-i Mebʻûsân'a dîn lehinde bir lâyihası var. Sonra gönderilecek.
SAYFA 55
[533]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Sâdık, Muhlis ve Hâlis Kardeşlerim ve Hemşîrelerim,
Bütün rûh u cânımızla bayramlarınızı, hem bu sene serbestçe hâlisâne hacca gidenlerin bayramlarını, hem bu vatandaki istibdâdın kırılmasıyla hürriyet-i şer‘iyeye bu milletin mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu ma‘nevî bayramını ve Âlem-i İslâm’ın ittifâkkârane intibâhlarının ma‘nevî bayramlarını ve Risâle-i Nûr’un hakîkat-i Kur’âniyeye dâir verdikleri haberlerini zamanın tasdîk etmelerini ve en geniş dâirede o ma‘nevî envâr-ı Kur’âniyeye, beşer ihtiyâcını hissetmesini tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[534]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Seyyid Sâlih’in Haleb ve havâlîsindeki çok ehemmiyetli İhvân-ı Müslimîn Cemʻiyeti için sizden istediği nûr mecmûalarından, kendime mahsûs mecmûalardan on tanesini ona gönderdim ki onlara versin.
SAYFA 56
Sâniyen: Denizli ve hem Denizli’deki nûr kardeşlerimizle ziyâde alâkadârım. Merhûm Hasan Feyzî’nin arkadaşları ne vaz‘iyette olduklarını ve Yaʻkūb Cemâl eski kardeşimiz ne hâlde ve nerede olduğunu merâk ederken, aynı vakitte Yaʻkūb Cemâl’in Denizli Nûrcuları nâmına güzel bayram tebrîki beni çok sevindirdi. Mütehassirâne ve müştâkāne hayâlen beni Denizli’de gezdirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedim.
Sâlisen: Nûrcuları yirmi seneden beri ta‘zîb eden ve hapislere sokan bedbahtlardan şimdi bazıları, her günde bir ay bize verdikleri sıkıntılar kadar ma‘nevî azâb çekiyorlar. Biz o zâlimleri Cehenneme havâle edip sabrederdik. Fakat hizmet-i îmâniye kudsiyeti, o bedbahtlara dünyada da bir nevi‘ cehennemi adâlet-i İlâhiyeden istemiş ki, bazıları bir senede istibdâd-ı mutlakdan aldığı lezzeti bir günde gördüğü tahkîrât ve nefret-i umûmiyeden gelen elem, o menhûs lezzeti hiçe indiriyor gördük; zaman gösterdi. Demek adâlet ve inâyet-i İlâhiyenin himâyeti bize kâfîdir.
Râbian: Alî Osmân’ın vefâtıyla hem akrabasını, hem Medresetü’z-Zehrâ ve nûr dâiresini ta‘ziye ediyorum. Ve onu da tebrîk ediyorum ki, vazîfesini tam yapmış ve şimdi de nûr kahramanları Hâfız Alî ve Hâfız Mustafâ yanında duâma dâhildir. Umûm kardeşlerime binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
Urfa Müftüsü’nü nûrun hâs şâkirdi olarak kabûl ettim. Ve nûrun ehemiyetli bir talebesi Ceylan’ı da ona teslîm ediyoruz. Husrev benim bedelime mektûbuna cevâb yazar.