
SAYFA 138
ve Tekaddes Hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz eylerim. Dâimen ebeden duâ-yı irşâdiyelerini temennî ile Allâh’a emânet eylerim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Zerre: Osmân Nûrî
Osmân Nûrî’nin böyle mektûbları sebebiyle bana mahsûs kitablarımın kısm-ı a‘zamını benim için yaptığı küçük Medrese-i Nûriye, iki genç Saîd olarak Sungur’la Ceylan’ın nezâretinde o küçük Medrese-i Nûriyeye gönderdim.
Saîd
Bafra’da nûr talebelerinin bir mektûbudur.
(577)
(بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ تَعَالٰی)
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Âlem-i İslâm’ın vesîle-i nûru’l-irşâdı fevz ü felâhına hâdim Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Asrımızda bütün dünyaya serpilen Kur’ân’ın nûrları lehülhamd Cenâb-ı Rahmân-ı Râhim’in tecelliyât-ı sübhâniyesiyle, tarik-i irşâda müştâk olan fakîrlerin necât-ı îmânî ile tenvîr olan ihtiyâcımızın mevhibe-i Rabbâniyenin taalluku ile köleniz Hâcı Kemâl’in tavsiye ve telkîniyle hâsıl olan cehd-i rûhî ve aşk-ı ma‘nevîye medâr füyûzâtınızın mübârek nûrânî meş‘alelerinin ma‘nâ âlemlerinde kesretle hâsıl olan tecelliyâtlarıyla
SAYFA 139
başlayarak kalplerimize serpilmiş olması ve arkadaşlarımızdan Muammer ve Reşâd’ın da ziyâret-i âlînizle hâsıl ettikleri berekât-ı ma‘neviye ile Risâle-i Nûr’un bizlere telkîn etmekte olduğu füyûzât-ı İlâhiyeden nasîbedâr olmakla hakâyık-ı îmâniyelerimizin vuzûhla inkişâfına her ânımızın vesîle-i felâhı olması ve ehl-i îmânın harâret-i aşkıyelerinin bir devâ-yı ma‘nevî ve maraz-ı rûhîlerini tedâvi ve takviye-i îmâniyelerine medâr-ı huccet ve bürhânların ni‘met-i ebediye esrârının telkîn ettiği rûh-u ma‘nevîyi tezyîd etmekte olduğundan;
Muhîtimiz ve civârlarında aynı aşk ve vecd-i rûhî ile sür‘atle tekessür eden Risâle-i Nûr talebelerinin heyecân-ı aşkıyelerinin tekâmül etmekte olması i‘tibâriyle, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn Hazretleri’ne milyonlar hamd ü senâlar ile vesîle-i felâhımız olan siz efendimiz hazretlerinin sıhhat ve ömür ve âfiyetlerinizin Âlem-i İslâm üzerinde meş‘ale-i nûru’l-Üstâd olarak tûl-ü müddet devam buyurulmasını niyâz eder, muhterem ellerinizi öper, devam-ı teveccüh ve duâ-yı mübâreklerinizi istirhâm ederiz efendimiz hazretleri. Esselâmü aleyküm.
Bafra’da umûm Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına fakîr ve hakîr kölelerinizden
İhsân, Reşâd, Muammer, Şinâsi, Hâcı Kemâl
SAYFA 140
[Hamd olsun ya Rab]
Ya Rabbi, günâhkârız, beşeriz, değiliz melek
Affına muhtâçtır, muhakkak kâinât felek
Affın tecellî ederse ya Rabb, oluruz ma‘sûm melek
Şüphesiz kasdımız, affına mazhar olmak gerek.
Âciz, fakîr, hakîriz huzûr-u izzetinde
Nûr-u İslâm’a kavuşturdun hükm-ü ezelinde
Mürşid-i nasîb kıldın bizlere lem yezelinde
Sâbit kıl îmânımızı tâatle ezelinde
Nûr-u îmân ile hep bizleri tezyîn eyledin
Nûr-u nübüvvet ile bizleri te’yîd eyledin
Nûrunu Nûr Risâlesi’yle ta‘yîn eyledin
Bedîüzzamân Saîd’i rızâna tahsîs eyledin
Zulmette kalanları kurtardı Risâletü’n-Nûr
Kararmış kalpleri aydınlattı Risâletü’n-Nûr
Akîdeleri ıslâh eyledi Risâletü’n-Nûr
Dinsizleri susturdu, yıldırdı Risâletü’n-Nûr
SAYFA 141
(578)
Emirdağı’na kadar gelip çok mühim risâleleri Urfa’ya götüren ve Ceylan vazîfesini gören Vahîdeddin’in mektûbunu berây-ı ma‘lûmât gönderiyoruz.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Üstâdım Efendim,
Hürmet ve edeble ellerinizden öper, duânızla nûr hizmetinde çalışmak arzu ederim. Zât-ı âlînizi ziyâret ettikten sonra, kendimi bu mukaddes da‘vânın bir kölesi addetmeme müsâadelerinizi ve lütuflarınızı istirhâm eylerim. Cenâb-ı Hakk, bu da‘vâya ihânet edenleri ıslâh ve tecâvüz edenleri de kahretsin. Ziyâretinizde nâil olduğum duâ ve irşâdlarınız sâyesinde, rûhumun en karanlık ve kalbimin en gizli derinliklerini daha nûrlu ve daha kavî görerek, îmânımı kurtaran Risâle-i Nûr’a dört el ile sarılmaya çalışıyor ve her iki hayâtın mevki‘lerini ta‘yînde daha kolay ve daha emîn bir vaz‘iyet iktisâb ediyorum.
Yazık ki, şimdiye kadar bu nûr, bu hayat kaynağı Risâle-i Nûr’dan uzak, bîgâne yaşamışız. Şâirin dediği gibi ben de derim ki: Ya Rabb, onsuz geçen günlerimi ömürden sayma. Çünkü şimdiye kadar insana hâs olmayan, sessizlik içinde nebâtlar gibi, taşlar gibi, yalnız el ile tutulur, gözle görülür bir câmid varlık olarak yaşamışız ve sâdece boşlukta yer işgāl etmişiz. Ve Cenâb-ı Hakk’ın ni‘metlerine ve bize verdiği hayat ni‘metine karşı şükür vazîfesini
SAYFA 142
îfâ edemeyen bir insan durumundayım. Bundan sonra ancak sizin duânız ve emrinizin irşâdı ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile bir insan ve bir Müslüman olmak muradına nâil olabilir, âhirette Cenâb-ı Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin şefâatine mazhar olmak için mesâî sarfedebilirsem kendimi mes‘ûd bilirim.
Efendim, Cenâb-ı Hakk size âfiyet ve uzun ömür ihsân buyurarak sizi başımızdan, duâ ve himmetinizi üzerimizden eksik etmesin. Âmîn. Kemâl-i hürmet ve edeble ellerinizden öper, peder ve vâlidemin selâm ve hürmetlerini arzederim. Kendilerine duâ edeceğiniz müjdesine son derece sevinerek Cenâb-ı Hakk’a şükretmektedirler.
Pür-kusûr köleniz Mehmed Vahîdeddin
Şimdi Urfa’da, Ceylan yerinde nûrlara sâhib olan kuyumcu Hâcı Mehmed’in mektûbudur.
(579)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili, çok Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Ellerinizden hürmetle öper, duâlarınızı bekler, âfiyetinize duâ ederiz.
SAYFA 143
Ceylan kardeşimizin Urfa’dan ayrıldığına her ne kadar kalben rızâ göstermemiş isek de, maslahat şimdilik öyle olduğundan ve elimizde kesretle bulunan Nûr Risâleleri siz sevgili Üstâdımıza ve bu hizmette bulunan diğer mübârek Nûrcu kardeşlerimize karşı olan hasretimizi izâle etmekte ve ünsiyeti kalb etmektedir.
Temeli atılan Risâle-i Nûr neşriyâtını, Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ve siz sevgili Üstâdımızın himmetiyle İhlâs Risâlesi’nde gösterdiğiniz kudsî düstûrlara muvâfık ve mutâbık olarak devam ettirmeye azmettik. Ve İnşâallâh da muvaffak olacağız. Tekrar selâm eder, mübârek ellerinizden öper, başta siz efendimiz olarak Husrev ve diğer nûr erkânlarına derin hürmetlerimizi arzederiz. Urfa’daki umûm Nûrcu kardeşlerimiz mübârek elinizden hasretle öperler ve duânızı isterler.
Çok çok kusûrlu talebeniz
Hâcı Mehmed
(580)
Nûrun santrali, Hulûsî-i Sânî, birinci Sabrî kardeşimizin bu hakîkatli uzun mektûbu güzeldir. Fakat bu zamanda ehl-i îmân mutlakā, muârız, muvâfık, dost ve düşman ne olsa olsun münâkaşa zamanı değildir. Mü’min olan muârızların
SAYFA 144
kusurlarına ehemmiyet verilmesin ve bakılmasın. وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ düstûrumuzdur.
Saîd
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâd-ı Âlî Kadrim Efendim Hazretleri,
Birlikte takdîm ettiğim arîzamdan müstebân olacağı vechiyle, birisi Risâle-i Nûr şâkirdlerinin namazları müteâkib tesbîhâtlarına cehren olur olmaz diye i‘tirâz etmiş. Hakîr bu husûsta bir iki kelâm yazmıştım. Oraya göndereceğim esnâda hâtırıma geldi ki: Evvelâ Üstâdıma arz ve takdîm etmeden muhâtabına göndermeyeyim. Aff-ı kerîmânelerine sığınarak takdîm ediyor ve bu vesîle ile dest ü dâmen-i fâzılânelerini a‘zamî hürmetle öperim, Üstâdım efendim.
فٖی ١٥ صَفَرُ الْخَیْرْ, سَنَەءِمِنْهُ.
Kusûrlu talebeniz H Sabrî
Nezd-i fâzilet meâbîlerindeki bilumûm hâlis ve muhlis kardeşlerime kalpler dolusu selâm ve duâ ve hürmetlerimi arzeylerim, Efendim.
H S
SAYFA 145
(581)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Kardeşim Alî Efendi,
Geçenlerde Isparta, Mi‘mâr Sinân Câmi‘-i Şerîfi havlusundaki sohbetimiz esnâsında, o civârda hoca sınıfından birinin gerek farzların akîbinde okunan salât-ı münciye ve gerekse duâdan sonraki zevk-i ma‘nevî ve feyz-i bâtınî semeresi olarak okuduğumuz tevhîd, tesbîh ve salavât-ı şerîfeye rakîbâne ve muannidâne müdâhale ve muâraza etmekte olduğunu hasbe’l-îcâb bahsetmiştiniz. Bu mûcib-i esef i‘tirâzdan çok müteellim ve müteessir oldum. Her ne kadar bu âciz kardeşiniz, ilim ve ma‘rifet denilen kıymetdâr cevherden çok müflis isem de, o nâhoş taannüde rızâ göstermiş vaz‘iyette kalmamak için şurada hakk ve hakîkat bildiğim birkaç fıkrayı size yazıyorum. وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰی یَاْتِیَكَ الْیَقٖینُ emr-i celîlinin meâl-i münîfi اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمُرَادِهٖ تَعَالٰی ibâdetin had ve hudûdu olmadığı ve nefs-i emmâre mutmainneye varıncaya kadar sa‘yin lüzûmu anlaşılmaktadır.
Binâen alâ zâlik i‘tirâz edenlerin mutlakā kuvvetli bir enâniyet ve şeytana mutî‘ bir askerlik emel-i bâtılânesinde olduklarına şek yoktur. Bu habîs zihniyette olan eblehleri, Kur’ân-ı azîmü’ş-şân مَنَّاعٍ لِلْخَیْرِ مُعْتَدٍ اَثٖیمٍ âyetiyle levm ve
SAYFA 146
itâb ettiği sarîhtir. Öyle gāfillerin sözleri kendi kanâatlerinin mahsûlü olmayıp kayaflık yapıyorlar. Plak gibi âhize neyi aldı ise, ancak onu tekrar tekrar söylerler. Âdetâ kendilerini dev âyînesinde görürler. Hâlbuki وَفَوْقَ كُلِّ ذٖی عِلْمٍ عَلٖیمٌ mefhum-u celîli vechiyle, ednâ mertebedeki bir ilim sâhibi, en yüksek ve zülcenâheyn bir allâme-i fazîlet meâbın tensîb buyurdukları ve husûsiyle sünnet-i seniyeye muvâfık ders ve ictihâdlarına dil uzatmak, en büyük hatâ ve pek mezmûm bir terbiyesizlik olduğu isbata muhtâç bir da‘vâ değildir. Komünist meşrebli bir çok masonların tahrîbkâr hücûm ve hareketlerine bakmayıp da, hasenât ve a'mâl-i sâlihanın tezyîd ve teksîrine bezl-i vücûd edenlere hâinâne mümânaat ve münâfıkāne engel olmak, da‘vâ-yı İslâmiyet eden hiç bir ferde münâsib değildir. اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْیَةً Emr-i azîminin dekāik ve gavâmızını ve hatta serâpâ Kur’ân-ı Hakîm’in ve ehâdîs-i nebeviyenin usûl dâiresinde meânîsini, işârâtını, rumûzâtını, delâlâtını bilmeyenler, öyle Kelâm-ı İlâhî’den bir hüküm ve mes’ele istinbât edemezler ve etmeye de hakk ve liyâkatleri yoktur.
Lâakal yarım asırdan beri Ahkâm-ı Kur’âniyeye taarruz ve tecâvüz edenlere, daha doğrusu kelâm-ı İlâhî-i ezelîyi perde-i nisyân ile setretmek emel-i bâtılane ve kasd-ı kâfirânesinde olanlara mukābil, her nevi‘ tehlike ve felâket, işkence ve meşakkate hakk uğrunda göğüs gererek merdâne mücâhede ve i‘dâm sehpâlarına çıkmak gibi en ağır mülâhazâtı
SAYFA 147
gözüne alarak o cihette can ve başını müftehirâne fedâya müheyyâ bulunan kim ise, kitab-ı kerîm ve kelâm-ı kadîmi vücûh-u adîdesi ile tefsîr dahi onun hakkıdır. Künhünü, hakîkatini anlamadığı bir kısım âyetlerin zâhirine bakmakla veyâhûd başka birden yıkıcıdan yarım kulak ve hasta dimâğla yanlış telakkî edip, bu gibi hikmet ve sırrını anlayamadığı en güzîde mesâile münhasır zannedip, temsîlde hatâ olmasın, hasırcının kumaş ve atlâs tezgâhdârına karşı Yâhû, ben senden aşağı bir ehl-i san‘at mıyım diye mukābelesi kadar mezmûm ve gülünçtür.
Binâen aleyh şimdiye kadar hakkı saymayan, mukaddesâtı bid‘atlarla mübâdeleye râzı olup yorganını başına çekerek, Adam sen de deyip kendi keyfini, kendi zevkini, kendi menfaatini düşünenler, zamanında Kur’ân-ı Kerîm’i benimsemediler. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkerle me’mûriyeti üzerlerine almadılar. O bahâ yetmez hikmet hazinesine sâhib olmadılar ki, şimdi o kānûn-u İlâhîyi ellerinde sened ve huccet tutarak inde’l-hâce istidlâle lâyık ve müstehak olsunlar. اُدْعُوا رَبَّكُمْ الخ emr-i münîfi, اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمُرَادِهٖ, ders ve virdini bilen kimselere şâmildir. Bilmeyenler bilhassa şu zamandaki avâm-ı mü’minîn için dersler ve tesbîhât cehr-i a‘lâ ve savt-ı sarîh ile okunmalı ki, ümmî ve âmî müslümanlar ma‘lûmât-ı dîniyelerini bâri ağızdan öğrensinler. Hem o ânifü’l-beyân münferiden zikir ve fikir edenler hakkında riyâdan sâlim olmak gayesine ma‘tûftur.
SAYFA 148
Elhâsıl: Rızâ-yı İlâhîyi tahsîl emeliyle hafî veya celî îfâ-yı ubûdiyetle ehl-i îmân muvazzaf ve me’mûr oldukları gibi, alenî ve cehrî yapılması lâzım ve zarûrî olan cihetler de çoktur, inkâr da edilemez. Ezcümle, bayramlarda tekbîrler, cum‘a ve pazar gece ve günlerinde salât ve selâm ve bilhassa haccın erkânından olan tavâf ve sa‘yda gökler gürler gibi a‘zamî cehr ile da‘vât ve tekbîrât ve lebbeyklerin cehren suret-i îfâsı ma‘lûmdur.
Risâle-i Nûr şâkirdleri تَضَرُّعًا وَخُفْیَةً emr-i Rabbânîsine muvâfık namaz tesbîh duâsını hafî olarak dergâh-ı İlâhî’ye arzettikten sonra, cehren 33 def‘a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ الخ; cehren okumak riyâ değil, Hâşiyebelki
SAYFA 149
âharin fâide ve nef‘ini arzu etmek ile اَلدَّالُّ عَلَی الْخَیْرِ كَفَاعِلِهٖ sırrına mazhar olmaktır.
Hem اَفْضَلُ الذِّكْرِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَفْضَلُ الدُّعَٓاءِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ emr-i nebevî-i tergîbkârîsine imtisâl ile beraber, nihâyetsiz fevâid ve fezâili mutazammındır. Bu usûl ittibâ‘ eden bir mü’min, vasatî bir hesabla bir senede yetmiş bin küsür kelime-i tevhîd ve otuz iki bin küsür salavât-ı şerîfeyi okumuş olur. Acaba şu zamanda ehl-i îmân için bundan daha büyük külliyetli ticâret-i âhiret ve vesîle-i necât olur mu?
Bu hakîkate binâen her tâât ve ubûdiyet lüzûmlu bir hikmet ve maslahata binâen yapılmaktadır. Cüz’î ve küllî her zamanda olduğu gibi, hâssaten bu zamanda bütün mukaddesât üzerine zulmetli ve sıkletli perdeler çekiliyor.
Dîn-i Muhammedî asm ve Îsevî as ve Mûsevî as gibi hakk ve bâtıl umûm edyân üzerine nev‘-i beşerin ruhunu titreten, yüreklerine hançerler saplayan komünizm gibi âlemde misli
SAYFA 150
görülmemiş habîs rejimler baş kaldırdı. Hakāik üzerine canavarca savletler yapılıyor. İnsanî ve İslâmî hâlâtı yutmak, esfel’üs-sâfilîn caddesini tutmak ve tutturmak istiyorlar. Böyle küfr-ü mutlakı iltizâm edenlere karşı da ehl-i Hakk ve diyânet bir ağızdan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّی اللّٰهُ تَعَالٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ kelâm-ı hakîkat-i nisârını i‘lân ve i‘lâm edip ma‘nen diyorlar ki:
Ey gürûh-u dâllîn, ey feseka-i müfsidîn Sizin dayandığınız ve taptığınız ma‘mûl, ma‘dûm, mezmûm ve mahlûk olan şeylerin hiç birine zerre kadar kıymet vermiyoruz ve verilmez. Ancak şu vahdet ve kudret ve azametini i‘lân ettiğimiz, ancak bin bir Esmâ-yı Hüsnâ ve sıfât-ı ulyânın menşe’ ve me’hazi olan Fâtır-ı Akdes ve Kādir-i Mutlak bulunan Allâh-u azîmü’ş-şânı ma‘bûdun bilhakk biliyoruz. Ve sâhib-i şerîat-i Muhammedeni’l-Mustafâ asm Efendimiz Hazretlerini bütün âlemlere meb‘ûs bir resûlü bulunduğunu her ân yâd etmekle ikrârun bi’l-lisân ve tasdîkun bi’l-kalb ve amelün bi’l-erkânın lüzûm ve ehemmiyetini izhâr ediyoruz.
İnkârına imkân olmayan bir hakîkat ki, âciz bir sûrî insana, hâşâ, sümme hâşâ, ma‘bûdiyet süsü vererek prestiş derecesinde merbûtiyet gibi bir cürüm ve cinâyete ictisâr edenlere rağmen, Kelime-i Tevhîdi berk-i hâtif gibi cehren, mükerreren okumakla hem sahib-i şerîat asm aleyhi Ekmel-i’t-tahiyyât Êfendimiz Hazretleri hakkında صَلُّوا عَلَیْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلٖیمًا emr-i Rabbânîsine ittibâen i‘lân-ı vahdet ve Risâlet-i Ahmediye asm etmek ile
SAYFA 151
füyûzat-ı İslâmiye ve fezâil-i îmâniyenin âsârını tâ arş-ı a‘zam’a çıkarmak gibi zevkli ve tâm yerinde bir ubûdiyet daha tasavvur olunamayacağı vâreste-i beyân ve îzâhtır. Şu hâlde her ehl-i îmânın bilâ-i‘tirâz mükellef olduğu bir vazîfe-i kudsiyedir.
Ehl-i ilhâd ve dalâletin alenî isyan ve inkârları karşısında ilmiye mensûblarının bu gibi lüzûmlu, küllî ecir ve sevâblı evrâd ve ezkârına müdâhale ve münâkaşakâr cebhe alanları Allâh ıslâh etsin diye duâ etmekten başka ne çâre olur
Ey şaşkınlar, asrımızın en fazîletkâr, hem çok şefkatkâr bir kutbunun, zulmetli bir vâdî-i helâke sür‘atle yuvarlanan bîçârelere merhamet hadden efzûn meziyet ve muhassenâtını takdîr ve ta‘rîfe lâyık olmadığım nûrlarıyla ıslâh ve ihyâ, hem az bir vakitte çok sevâblara müstağrak eden binler hâssalı ve mûcib-i feyz ve intibâh-ı a‘mâl-i sâlihaya, bilen, bilmeyen her kişinin karışması, en büyük hadsizlik ve şâyân-ı esef bir insafsızlık değil midir? Dünyanın fânî işlerinde terakkî etmek, maddeten zengin olmak için kendisini taştan taşa çarpan bir Müslüman, bâkî ve pek kıymetdâr âhiret saâdeti ve âlem-i bekā devleti için nûrânî ve revnekdâr derslerle meşgūl ve bir derece bilgili ve ma‘nen zengin olsalar, pek muvâfık ve a‘zamî ticâretli olmazlar mı? Hem îmânı takviye ve tarsîne kuvvetli medâr değil midir?