
SAYFA 251
ancak ednâ bir talebesi olabildiğim hâlde, onların hakāik-i îmâniyeye dâir bir kitabını birisi okumuş, Risâle-i Nûr’un da bir sahîfesini okumuş. Risâle-i Nûr’un bir sahîfesiyle daha ziyâde îmânını kurtardığını ikrâr etmiş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî
(618)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek Azîz ve Kıymetli çok Sevgili ve Mübârek Husrev Ağabeyimiz,
Evvelen: Binler selâm ve rûh u cânımızla bütün kardeşler hürmetle ellerinizden öper, hayırlı duâlarınızı bekliyoruz.
Göndermiş olduğunuz Hutbetü’ş-Şamiyeler, mübârek Üstâdımızın hastalığına pek nâfi‘ bir merhem oldu. Elmas kaleminizden çıkan bu pek kıymetli eser, İnşâallâh bütün İslâm âlemi için de aynı şifâ olarak te’sîrini gösterir. Üstâdımız tashîhâtını yaptı. Ma‘nâyı değiştirmeyen pek az hatâ buldu. Mâşâallâh, bin Bârekallâh dedi. Kırk sene evvel yazılmış bir eserin, bu kadar dikkat ve i‘tinâ ile yazılması, cidden şâyân-ı tebrîktir dedi. Ve bu şekilde siz mübârek ağabeyime yazmayı emir buyurdular.
SAYFA 252
Cümle kardeşlerimiz, selâm ve hürmetle iki ellerinizden öper, hayırlı duâlarınızı bekleriz efendimiz.
Eskişehir nûr talebeleri nâmına pek âciz ve duâlarınıza muhtâç
Osmân Toprak ve Şükrü ve Hâfız Osmân
[619]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Ehl-i îmân âhiret hemşîrelerim olan kadınlar tâifesiyle bir muhâveredir.
Bazı vilâyetlerde, tâife-i nisâdan samîmî ve harâretli bir sûrette nûrlara karşı alâkalarını gördüğüm; ve haddimden pek ziyâde, onların nûrlara âit derslerime i‘timâdlarını bildiğim sıralarda, mübârek Isparta’ya ve ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ’ya üçüncü def‘a geldiğim zaman işittim ki, o mübârek âhiret hemşîrelerim olan tâife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güyâ vaaz sûretinde câmi‘lerde onlara bir dersim olacak. Hâlbuki ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem zihnim perişan. hatta konuşmaya ve düşünmeye iktidârsız bulunduğum hâlde, bu gece şiddetli bir ihtâr ile kalbime geldi ki:
Mâdem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdık. Ve pek çok istifâde edildi. Hâlbuki hanımlar tâifesi, gençlerden daha ziyâde
SAYFA 253
bu zamanda öyle bir rehbere muhtâçtırlar. Ben de bu ihtâra karşı, gāyet perişan ve zaaf ve aczimle beraber Üç Nükte ile gāyet muhtasar bazı lüzûmlu maddeleri, o mübârek hemşîrelerime ve ma‘nevî genç evlâdlarıma beyân ediyorum.
Birinci Nükte: Risâle-i Nûr’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ tâifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle, daha ziyâde Risâle-i Nûr’la fıtraten alâkadârdırlar. Ve Lillâhi’l-hamd bu fıtrî alâkadârlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedâkârlık, hakîkî bir ihlâs ve mukābelesiz bir fedâkârlık ma‘nâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.
Evet, bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiç bir ücret istemeden ruhunu fedâ etmesi ve hakîkî bir ihlâs ile vazîfe-i fıtriyesi i‘tibâriyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gāyet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişâfıyla hayât-ı dünyeviyesini, hem de hayât-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fenâ cereyânlarla, o kuvvetli ve kıymetdâr seciye inkişâf etmez. Veyâhûd sû’-i isti‘mâl edilir. Yüzer numûnelerinden bir küçük numûnesi şudur: O şefkatli vâlide, çocuğunun hayât-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi ve istifâde ve fâide görmesi için her fedâkârlığı nazara alır, öyle terbiye eder. Oğlum paşa olsun diye, bütün malını verir. Hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayât-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünemiyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya
SAYFA 254
Çalışıyor, cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o ma‘sûm çocuğunu, âhirette şefâatçi olmak lâzım gelirken, da‘vâcı ediyor. O çocuk, Ne için benim îmânımı takviye etmedin? Bu helâketime sebebiyet verdin? diye şekvâ edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için vâlidesinin hârika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukābele edemez. Belki de çok kusur eder.
Eğer hakîkî şefkat sû’-i isti‘mâl edilmeyerek, bîçâre veledini haps-i ebedî olan cehennemden ve i‘dâmı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, vâlidesinin defter-i a‘mâline geçeceğinden, vâlidesinin vefâtından sonra her vakit hasenâtlarıyla ruhuna nûrlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil da‘vâcı olmak, bütün rûh u cânıyla şefâatçi olup ebedî hayâtta ona mübârek bir evlâd olur.
Evet, insanın en birinci üstâdı ve te’sîrli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münâsebetle ben kendi şahsımda kat‘î ve dâimâ hissettiğim bu ma‘nâyı beyân ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım hâlde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhûm vâlidemden aldığım telkînât ve ma‘nevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdetâ maddî vücûdumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerim, o çekirdekler
SAYFA 255
üzerine binâ edildiğini aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma merhûm vâlidemin ders ve telkînâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakîkatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşâhede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimmi olan şefkat etmek; ve Risâle-i Nûr’un da en büyük hakîkati olan acımak ve merhamet etmeyi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve ma‘nevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet, bu hakîkî ihlâs ile hakîkî bir fedâkârlık taşıyan vâlidelik şefkati, sû’-i isti‘mâl edilip, ma‘sûm çocuğunun elmas hazînesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fânî şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun ma‘sûm yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû’-i isti‘mâl etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiç bir ücret ve hiç bir mukābele istemeyerek, hiç bir fâide-i şahsiye, hiç bir gösteriş ma‘nâsı olmayarak ruhunu fedâ ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numûnesini taşıyan bir tavuğun, yavrusunu kurtarmak için aslana saldırması ve ruhunu fedâ etmesi isbat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a‘mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzûmlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakîkî ihlâs bulunuyor.
SAYFA 256
Eğer bu iki nokta o mübârek tâifede inkişâfa başlasa, dâire-i İslâmiyede pek büyük bir saâdete medâr olur. Hâlbuki erkeklerin kahramanlıkları mukābelesiz olamıyor. Belki, yüz cihette mukābele istiyorlar. Hiç olmazsa, şân ve şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçâre mübârek tâife-i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, za‘fiyetten ve aczden gelen başka bir nevi‘de riyâkârlığa giriyorlar.
İkinci Nükte: Bu sene inzivâda iken ve hayât-ı ictimâiyeden çekildiğim hâlde, bazı Nûrcu kardeşlerimin ve hemşîrelerimin hâtırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekser dostlardan, kendi âilevî hayatlarından şekvâlar işittim, Eyvâh dedim. İnsanın, husûsen Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi‘ cenneti ve küçük bir dünyası âile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış? dedim. Sebebini aradım, bildim ki:
Nasıl, İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyesine ve dolayısıyla dîn-i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, bîçâre nisâ tâifesinin gāfil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için bir iki komitenin te’sîrli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşîrelerime ve gençleriniz
SAYFA 257
olan ma‘nevî evlâdlarıma kat‘iyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet-i uhreviyesi gibi, saâdet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çâre-i yegânesi, dâire-i İslâmiyedeki terbiye-i dîniyeden başka yoktur
Rusya’da o bîçâre tâifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz. Risâle-i Nûr’un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam, refîkasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fânî ve zâhirî hüsn-ü cemâline binâ etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsûs hüsn-ü sîretine sevgisini binâ etmeli. Tâ ki, o bîçâre ihtiyârlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refîkası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refîka değil, belki hayât-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refîka-i hayat olduğundan, ihtiyârlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refâkatten sonra, ebedî bir mufârakata ma‘rûz kalan o âile hayatı, esasıyla bozuluyor.
Hem Risâle-i Nûr’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refîka-i ebediyesini kaybetmemek için, sâliha zevcesini taklîd eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için, o da tam mütedeyyin olur, saâdet-i dünyeviyesi içinde saâdet-i uhreviyesini kazanır.
SAYFA 258
Bedbahttır o adam ki, sefâhete girmiş zevcesine ittibâ‘ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirâk eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir sûrette taklîd eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atılmakta yardım ederler. Yani medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvîk ederler.
İşte, Risâle-i Nûr’un bu meâldeki cümlelerinin ma‘nâsı budur ki: Bu zamanda âile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saâdetinin ve kadınların da ulvî seciyelerinin inkişâfının müsebbibi, yalnız dâire-i şerîattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir.
Şimdi âile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenâlık ve sadâkatsizlik görse, kocasının inâdına âile dostluğu olan sadâkat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itâatin bozulması gibi, o âile hayatının fabrikası da zîr u zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının ıslâhına çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara kendini göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder.
Çünkü hakîkî sadâkati bırakan, dünyada cezâsını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekinir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskāl eder. Kendine bakmalarından sıkılır. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak birisinden istiskāl eder, bakmasından sıkılır. Kadın
SAYFA 259
o cihette azâb çektiği gibi, sadâkatsizlik ithâmı altına girer. Za‘fiyetiyle beraber, hukūkunu muhâfaza edemez.
Elhâsıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat i‘tibâriyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta, onlara yetişemiyorlar. Öyle de o ma‘sûm hanımlar dahi, sefâhette hiç bir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbûr bilirler. Çünkü erkek, sekiz dakîka zevk ve lezzet için sefâhete girse, ancak sekiz lira kadar bir şey zarar eder. Fakat kadın, sekiz dakîka sefâhetteki zevkin cezâsı olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır. Ve sekiz sene de o hâmîsiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefâhette erkeklere yetişemez. Yüz derece fazla cezâsını çeker.
Az olmayan bu nevi‘ vukūât gösteriyor ki, mübârek tâife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe’ olduğu gibi, fısk ve sefâhette dünya zevki için kābiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar, dâire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes‘ûd bir âile hayatını geçirmeye mahsûs bir nevi‘ mübârek mahlûklardır. Bu mübârekleri ifsâd eden komiteler kahrolsunlar Allâh bu hemşîrelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhâfaza eylesin. Âmîn.
SAYFA 260
Hemşîrelerim Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maîşet derdi için, serseri, ahlâksız, firenk meşreb bir kocanın tahakkümü altına girmekten ise, fıtratınızdaki iktisâd ve kanâatle, köylü ma‘sûm kadınların, nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev‘inden, kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. Şâyet size münâsib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize râzı olunuz ve kanâat ediniz. İnşâallâh rızânız ve kanâatinizle o da ıslâh olur. Yoksa şimdi işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için mürâcaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiyeye ve şeref-i milliyemize yakışmaz.
Üçüncü Nükte: Azîz hemşîrelerim Kat‘iyen biliniz ki: Dâire-i meşrûanın hâricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece onlardan ziyâde elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risâle-i Nûr yüzer kuvvetli delîllerle, hâdisâtlarla isbat etmiştir. Uzun tafsîlâtı Risâle-i Nûr’da bulabilirsiniz.
Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi, benim bedelime sizlere tam bu hakîkati gösterecek. Onun için dâire-i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanâat getiriniz. Sizin hânenizdeki ma‘sûm evlâdlarınızla ma‘sûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyâde zevklidir.
Hem kat‘iyen biliniz ki, bu hayât-ı dünyeviyede hakîkî lezzet, îmân dâiresindedir ve îmândadır. Ve a‘mâl-i sâlihanın her birisinde bir ma‘nevî lezzet var. Ve dalâlet
SAYFA 261
ve sefâhette, bu dünyada dahi gāyet acı ve çirkin elemler bulunduğunu, Risâle-i Nûr yüzer kat‘î delîllerle isbat etmiştir. Âdetâ îmânda bir cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefâhette bir cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle ayne’l-yakîn görmüşüm. Ve Risâle-i Nûr’da bu hakîkat tekrar ile yazılmış. En şedîd muannid ve mu‘terizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukūflar ve mahkemeler o hakîkati cerhedememişler. Şimdi sizin gibi mübârek ve ma‘sûm hemşîrelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risâlesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki, benim size câmi‘de ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbâb, bu vaz‘iyete müsâade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabûl eden bütün hemşîrelerimi, bütün ma‘nevî kazançlarıma ve duâlarıma nûrun şâkirdleri gibi dâhil etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risâle-i Nûr’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kāidemiz mûcibince bütün kardeşleriniz olan nûr şâkirdlerinin ma‘nevî kazançlarına ve duâlarına da hissedâr olursunuz. Ben şimdi daha ziyâde yazacaktım, fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyâr ve tashîhât gibi çok vazîfelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 262
[620]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ’nın Nûr Şâkirdleri,
Ben Isparta’ya geldiğim vakit, Isparta’da imam hatîb ve vâiz mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe kaydolacak talebelerin ekserîsi Nûrcu olmaları münâsebetiyle, o mektebin civârında gayr-ı resmî bir sûrette bir nûr medresesi açılıp, o mektebi bir nevi‘ Medrese-i Nûriye yapmak fikriyle bir hâtıra kalbime geldi. Bir iki gün sonra, güyâ bir ders vereceğim diye etrafta şâyi‘ olmasıyla, o dersimi dinlemek için ricâl ve nisâ kāfilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle nîm resmî ve umûmî bir Medrese-i Nûriye açılsa, o derece kalabalık ve tehâcüm olacak ki, kābil olmayacak. Afyon’da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi, pek çok lüzûmsuz ictimâ‘lar olmak ihtimâli bulunduğundan, o hâtıra terkedildi. Kalbe bu ikinci hakîkat ihtâr edildi. Hakîkat de şudur:
Her bir adam, eğer hânesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa, kendi hânesini bir küçük Medrese-i Nûriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadâr komşularından üç dört zât birleşsin ve bu hey’et, bulundukları hâneyi küçük bir Medrese-i Nûriye ittihâz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazîfeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakîka dahi olsa, Risâle-i Nûr’u okumak veya dinlemek
SAYFA 263
veya yazmak cihetiyle bir mikdâr meşgūl olsalar, hakîkî talebe-i ulûmun sevâblarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risâlesi’nde yazılan beş nevi‘ ibâdete mazhar olurlar. Hakîkî ilim talebeleri gibi, onların maîşetlerini te’mîn husûsundaki âdî muâmelâtları da bir nevi‘ ibâdet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtâr edildi. Ben de kardeşlerime beyân ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta ve duânızı talep eden kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
(621)
Son zamanda dînî cerîdelerde neşredilmiş, gāyet ehemmiyetli bir zâtın Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî hakkında bir makālesidir.
Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî
Büyük ve dâhî adamların beşiği olan Türkiye, şimdiye kadar ne kadar mebzûl mücâhidler, müceddidler ve bütün ma‘nâsıyla büyük insanlar görmüştür. Onların idrâk ettikleri hayat şartları ve gördükleri i‘tibâr ve buldukları ve mazhar oldukları hürmet, kadir ve kıymetlerine aslâ nakîsa vermemekle beraber, yürüdükleri hak yolunda muhakkak ki kendilerine büyük kolaylıklar te’mîn etmişlerdir. Bu şartların ma‘kûs tecellîsine ve zulümlerin en ağırına ma‘rûz kaldığımız şu geçmiş yirmi sekiz yıl bize
SAYFA 264
ağır mücâdele ve mücâhedeler içinde yoğrulmuş, da‘vâsının ve îmânının azametinden ilhâm almış ve büyüklüğünü dünyanın en ücrâ köşelerine yaymış bir dâhî, bir nûr ve fazîlet timsâli olan Saîdü’n-Nûrsî’yi hediye etmiştir.
Nûru, pek çok muzlem vicdânları aydınlatmış, kudreti, pek çok zayıf îmânlı insanlara cesâret vermiş, Dehâsı, pek çok nasîbsiz insanların ruhuna ilhâm serpmiş olan büyük dâhî, hiç şüphe yoktur ki, Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’dir. Ondan fazîlet ve fedâkârlık dersi alan, pek çok yolunu şaşırmış insanlar, kendilerini mes‘ûd ve aydınlık bir şahrâhın ortasında bulmuşlardır. Dehâsı ve celâdeti kadar, îmânı da kuvvetli ve yüksek olan bu muhterem insan, yirmi sekiz yıllık istibdâd ve zulme gözlerini kırpmadan göğüs germiş ve onun korkunç işkence ve adâletsizliklerine îmândan doğan bir cür’etle karşı koyan tek bir şahsiyettir.
Bu dâhînin asrında bütün Müslüman dünyası, bu kutbun câzibesinden kendisini kurtaramamıştır. Türkiye’nin ıssız ve tenhâ bir köşesinde doğan bu nûr ziyâsını Pâkistânlara, Endonezyalara kadar yaymış, Avrupa ve Amerika’ya kadar göndermiştir. Ve kendisiyle beraber milletimizin de şân ve şerefine hâleler eklemiştir. Ne yazıktır ki, bağrımızdan fışkırmış, bize şeref kazandırmış, kararmış gönüllerimizi aydınlatmış, dalâlet yoluna sapmış insanları hak yoluna getirmiş