
SAYFA 189
[597]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün rûh u cânımla geçmiş Mevlid-i Nebevînizi tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Sizin nûrun neşrindeki muvaffakıyetinizi Âlem-i İslâm tebrîk edip alkışlayacak. Şimdi de emâreleri görünüyor ki, ezcümle bir numûnesi: Pâkistân Maârif Vekîli nûrlar için benim yanıma geldi, Risâle-i Nûr’un bir mühim kısmını aldı. Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım dedi. Aldı, gitti. Hem bu kadar aleyhimizde münâfıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risâle-i Nûr’u götürmüşler. Hem istiyorlar. Hem Berlin’de Almanlar Zülfikār’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak i‘lân etmişler. Hem dâhilde ehl-i îmân, en ziyâde muârızlar olan eski başbakan ve Dâhiliye Vekîli, yasak ettikleri Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemâl-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyâdedir. Hem birkaç yerde hapishâne müdürleri iki üç vilâyette karar vermişler ki, biz hapishâneleri Medrese-i Nûriye yapacağız ki, bizim mahbûslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi nûrlarla ıslâh olsunlar.
Sâlisen: Merhûm Burhân nûrun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını,
SAYFA 190
hem Isparta’yı, hem Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerini ta‘ziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş-altı gün zarfında belki bin def‘a ona duâ etmişim. Çünkü altı günde virdimde dört yüze yakın اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ dediğim vakit, onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhân’a hediye ediyorum.
Râbian: Nûrlar, mektebleri tâm nûrlandırmaya başladı. Mekteb şâkirdlerini, medrese talebelerinden ziyâde nûrlara sâhib ve nâşir ve şâkird eyledi. İnşâallâh medrese ehli, yavaş yavaş hakîkî malları ve medrese mahsûlü olan nûrlara sâhib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemâlardan nûrlara karşı çok iştiyâk görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühimi tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nûr Risâleleri’ni nûrlandırmaları ve sâhib çıkmaları lâzım ve elzemdir. HâşiyeŞimdiye kadar ben yalnız îmân hakîkatini düşünüp Tarîkat zamanı değil, bid‘alar mâni‘ oluyor dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî asm dâiresinde bütün on iki büyük tarîkatın hulâsası olan ve tarîklerin en büyük dâiresi bulunan Risâle-i Nûr dâiresi içine, her tarîkat ehli kendi
SAYFA 191
Tarîkatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günâhkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor, kalbi mağlûb olamıyor. Onun için onlar tâm sarsılmaz, hakîkî Nûrcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid‘atlara ve takvâyı kıran büyük günâhlara girmemek gerektir.
Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çâre var: O da, Kur’ân’ın hakîkatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye, siyâsî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakîkat-i Kur’âniyedir. Rehber Risâlesi’ndeki Leyle-i Kadr mes’elesi, şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakîkî kuvveti, hakāik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyât kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihâd-ı İslâm dâiresinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan Devletleri bu ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa Devletleri Kur’ân’a ve ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr olmaya mecbûrdurlar.
Sâdisen: Yanıma nûr talebesi bir meb‘ûs geldi, dedi ki: Ben Adliye Bakanlığı’na gittim. Afyon’da nûrları müsâdere kararını söyledim. Adliye Vekîli Özyörük dedi ki: Ben Afyon Mahkemesi’ne nûrların tamâmen verilmesine emir verdim. Hatta bendeki
SAYFA 192
Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iâde edeceğim diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü, demokratlara ve nûrlara tarafdârlığını gösteriyor. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Ankara Nûrcularına yazılmış mektûbdur.
[598]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Nûrun Genç Kahramanları,
Evvelâ: Rûh u cânımızla sizin Ankara gibi yerde hârika bir tarzda hizmet-i nûriyenizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten ümîdimizin fevkinde ehl-i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesîle oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on senede ancak yapılacak bu vazîfe-i îmâniyeyi az bir zamanda yaptığınıza kanâat edip kuvve-i ma‘neviyeniz, ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesîle olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hâriçten gelen yirmi kadar siyâsî ve içtimâî cereyânların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda, Kur’ân ve îmâna hizmetiniz ve Üniversitelilerin nûrlara takdîrkârâne sâhib çıkmaları, bütün Nûrcuları sevindirdiği gibi, ileride İnşâallâh Âlem-i İslâm’ı da sevindirecek.
SAYFA 193
Sizlerin az hizmetinizde mükâfât çoktur. Bazen askerlikte ağır şerâit altında bir sâat nöbet, bir sene ibâdet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nûrcuları dahi, az zamanda çok vazîfe gördünüz. Mesaînizin semeresi az da olsa kanâat ediniz. Mücâhede cebhesinde bazı zayıfların geri çekilmesi, cesûrlarda daha ziyâde kahramanlık damarını tahrîk ettiği gibi; sizin gibi nûr fedâkârları, vehhâmların çekilmesiyle daha ziyâde gayret ve sebâta, belki şevk ile daha ziyâde çalışmaya sebeb olmak gerektir.
Evet, Risâle-i Nûr’un mühim bir hakîkatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakîkati nazar-ı dikkate alınız. O da şudur:
Vazîfemiz, ihlâs ile, îmân ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Ammâ bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muârızları kaçırmak ise, o, vazîfe-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i ma‘neviyeye ve hizmetimize noksânlık vermeyecek. O noktada kanâat etmek lâzımdır. Meselâ, bir zaman İslâm’ın büyük bir kahramanı Celâleddîn-i Hârzemşâh’a demişler: Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın. O demiş: Vazîfemiz cihâd etmektir. Bizi gālib etmek vazîfe-i İlâhiyedir. Ona karışmam. Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz. Binden bir iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir iki adam, bine mukābil geliyor.
SAYFA 194
Sâniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyâde çevrilmiş. Ve iktidâr kısmı, daha tâm prensibini kabûl etmeye vakit bulamamış. Müteaddid partiler kendine tarafdâr bulmak için veya kabâhatlarını setretmek için, elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur’ân aleyhindeki hâriçteki cereyânlar, elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki, Kur’ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evhâm vermek gibi propagandalarla, hakîkî fedâkâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostları ile alâkadâr olanları evhâmlandırıyorlar ve Nûrcuların da kuvve-i ma‘neviyelerini kırmaya çalışıyorlar.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[599]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,
Evvelâ: Nûrdan, bana çok lüzûmu bulunan Medresetü’z-Zehrâ’nın fütûhâtçı mahsûlâtını ve kahraman Tâhirî’nin merhûme haremi ile ve merhûme iki kerîmesi nâmına gönderdiği mecmûalarını ve iki hafta evvel merhûm Hâfız Alî’nin bir hayru’l-halefi Mustafâ’nın tam zamanında tamam Mektûbat’ını ve nûrun metîn bir kumandanı Re’fet Bey’in kendi kalemiyle
SAYFA 195
yazdığı mübârek mecmûasını ve pek güzel ve ma‘nîdâr rüyalı mektûbunu aldım ve çok sevindim. Onların her bir harfine, Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizin her birinize, bin hasene ihsân etsin. Merhûme Hatîce ve merhûme Hicret’in ve merhûme Âişe’nin rûhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin. Âmîn.
Sâniyen: İkinci bir Husrev olan Mustafâ Usman’ın mektûbunda Sabrî nâmında bir kardeşimizin, benim hizmetim için yanıma gelmesini istemesi beni çok memnûn etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet etmişçesine kabûl ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hâriçten gelmeye ihtiyâç kalmamış. Ne vakit ihtiyâç olursa o zaman haberdâr edeceğim. Hakîkaten Eflâni havâlîsinde, Isparta kahramanları mâhiyetinde küçük kahramanlar yetişmeye başlamış.
Sâlisen: Nûrun demirbaş kâtibi ve şâkirdi Kâtib Osmân’ın, Risâle-i Nûr bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü ve Medresetü’z-Zehrâ’nın çok ehemmiyetli bir şu‘besi ve bir merkezi olan Sava’nın gāyet mübârek teberrüklerini, kāideme muhâlif olarak onların hâtırı için kabûl ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.
Râbian: Nûr kahramanı Husrev’in, ben Emirdağı’nda iken bana yazdığı umûm mektûblarından mühim parçalarını, husûsen benim yazdığım mektûbların hulâsalarını hâvî kısımlarını bir defterde yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi hoşuna gitmiş, almış,
SAYFA 196
kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları İnşâallâh ben işâret edeceğim. Burada yazdıramasam size göndereceğim. Bir defterde cem‘edilerek belki de ehemmiyetine binâen teksîr edilecek.
Hâmisen: Sözler Mecmûası’ndan on beş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fayda vermiş. Oradaki Nûrcular kahramancasına ihtiyât perdesi altında çalışıyorlar.
Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbât’ı tashîh ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu def‘a Yirmi Dördüncü Mektûb’u çok kıymetli, çok ince, çok derin, aynı hakîkat gördüm. Umûma binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[600]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk ve Mübârek Kardeşlerim,
Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrev’i Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: Hizb-i Nûriye ve salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim diye soruyor. Bence sizin tensîbinizle Hastalar ve İhtiyârlar Lem‘aları ve On Yedinci Mektûb olan çocukların kısacık ta‘ziyenâmesi ve Yirmi Birinci Mektûb İhtiyârlara hizmet
SAYFA 197
hakkındaki kısa mektûbun neşri münâsibdir. Fakat Medresetü’z-Zehrâ’nın erkânı, hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse, kaldırabilirler ve ıslâh edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risâleler varsa, ilâve edebilirler. Bu meâlde Kahraman Nazîf’e çabuk cevâb gönderiniz. Hakîkaten, o kardeşimizin Cevşenü’l-Kebîr’i ve Hizb-i Nûriyeyi salavât ile beraber neşri, Nûrculara ve ehl-i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil, ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.
Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîkî kuvvet Kur’ân’dadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakāiki ile tahrîbâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet, bir tahrîbci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi‘ yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdetâ mağlûb bir vaz‘iyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, hâricî-dâhilî tedbîrler, ittifâklar değil, belki yalnız Kur’ân ve îmânın hakîkatleri, onların en büyük kuvveti olan ma‘neviyât-ı kalbiyeyi tahrîbâtlarına karşı sed çekmesi ve ma‘nevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekîli bu hakîkati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak, en ziyâde îmân hakîkatlerinin neşrine, dîn derslerine ehemmiyet veriyor. Hatta büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dârülfünûnu ta‘bîrlerince Doğu Üniversitesi için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.
SAYFA 198
Hem mezkûr hakîkati, hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahrîbâtçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olduğunu kat‘iyen bildiler ki, Ankara’daki Üniversiteliler, bin yedi yüz imza ile Maârif Vekîli’nin dîn derslerini cebrî mekteblere koyması için tebrîk etmişler. Ve İstanbul Üniversitesi’nde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:
Anadolu’da dîn lehinde kuvvetli bir cereyân var. Onlara da solcular gibi bir derece meydan vermeyeceğiz demesine mukābil, o Üniversitenin mümessili, dîn neşriyâtı yapanlar aleyhinde olduğu hâlde, o reîse demiş ki:
Eğer dediğin o cereyân Risâle-i Nûr ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûb edemez.
Bu mes’ele münâsebetiyle meslek ve meşrebime muhâlif olarak Eski Saîd’in bir iki dakîka kafasını başıma alarak diyorum ki:
Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyet’e karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol ortası üç meslek îcâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler, hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyet’ten başka bir dîn, bir mezheb olamaz. Olsa, dîni bırakıp komünistliğe
SAYFA 199
girmektir. Çünkü hakîkî bir Müslüman hiç bir zaman Yahûdî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tâm anarşist olur.
İnşâallâh, Maârif ve Adliye Vekîlleri gibi sâir erkânlar da bu ehemmiyetli hakîkati tâm anlayacaklar. Sağ-sol ta‘bîri yerine, hak ve hakîkat ve Kur’ân ve îmân kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahrîbâtlarından kurtarmaya çalışmalarını Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz ve ricâ ediyoruz. Umûmunuza binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[601]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Medresetü’z-Zehrâ’nın Medrese-i Nûriyesi olan Sava kahramanlarının, başta Mustafâ Gül’ün, gāyet güzel ve içinde nûrun çok mübârek şâkirdlerinin isimleri bulunan mektûbu beni çok sevindirdi. O mektûbda isimleri bulunan o hâlis, fedâkâr kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
Sâniyen: İnebolu Kahramanı Nazîf Çelebi’nin benim hesabıma size göndereceği beş yüz cevşen, üç yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’den, Emirdağı’nda bana yüz cevşen,
SAYFA 200
yüz Hizbü’l-Ekber-i Nûriye’yi gönderiniz. Öteki kısmı, benim size borçlarım hesabına siz orada müştâklara verirsiniz. Siz münâsib gördüğünüz fiyata verirsiniz.
Sâlisen: Bir iki hafta evvel, Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’inin büyük bir müderrisi olan Alî Rızâ, buraya husûsî bir adamı gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhara’lı ve Medîne-i Münevvere’de mücâvir ve Mısır’da büyük âlimlerle ve husûsen eski Şeyhü’l-İslâm’ımız ve Dârü’l-Hikmet’te benim arkadaşım Mustafâ Sabrî Efendi’yle alâkadâr ve bu tarafa geleceğine dâir onlarla görüşen ve bir derece onların nâmına mühim bir âlim yanıma geldi. Ben de Câmiü’l-Ezher’e hediye-i vakfiyem olarak, on bir tane husûsî mecmûalarımı o zât vâsıtasıyla Âlem-i İslâm’ın büyük medresesi olan ve o âlimin ihbârıyla şimdi yirmi yedi bin talebesi bulunan Câmiü’l-Ezher’e hediye olarak o zâta verdik.
Hem dedik: Başta Mustafâ Sabrî ve Alî Rızâ ve Mehmed Zâhid Kevserî olarak nûr mecmûalarına benim bedelime sâhib ve hâmî ve vâris olsunlar ve Arabîye tercümesine çalışsınlar, dedik. Mektûb da yazdık. O zât da aldı, gitti. Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime selâm ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Tashîhe vakit bulamadık, siz tashîh edersiniz ve tebdîl de edersiniz.
SAYFA 201
[602]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki, şimdi Ankara içinde küçük bir Medrese-i Nûriye ma‘nâsında, küçük Saîd’ler ve nûrun fedâkârları, her gece birisi bir mecmûayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirâk ediyorlar. Bu def‘a Afyon Gazetecisi’nin iftirâsı münâsebetiyle Başvekîl’e ve Dâhiliye Vekâleti’ne ve nûr talebelerine bazı meb‘ûslar söylemiş. Adnân Menderes ile Dâhiliye Vekîli pek dostâne mukābele edip haber göndermişler ki: Hiç merâk etmesin ve me’yûs olmasın. Ve Afyon’daki gazeteci de: Ben Emirdağı’na geleceğim ve Üstâd’a iki dileğim var, bunları ricâ edeceğim ve özür dileyeceğim demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden, talebelerim yüz altmış adedini alarak imhâ etmişlerdir. Daha fazla yazacaktım. Râhatsızlığım dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umûmunuza selâm.
Hakîkaten Eflâni ve Safranbolu, aynen Isparta’nın kahramanları gibi nûrlara mütemâdiyen çalışıyorlar. Hatta bu def‘a Rehberlerin bir kısmında münâcât yoktu. Eflâni az bir zamanda yetmiş aded eski harfle münâcâtı yazıp bize göndermiştir. Biz de
SAYFA 202
o münâcâtları Rehberlerin arkasına ilâve ettik. İnşâallâh orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak.
Saîd
[603]
Papalık Makām-ı Âlîsi Kalem-i Mahsûsu Başkitabet Dâiresi
Numara: 232247 Vatikan 22 Şubat 1951
Efendim
Zülfikār nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vâsıtasıyla Papa Hazretleri’ne takdîm edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gāyet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını dilediklerini teblîğe, beni me’mûr ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesîle ile samîmî saygılarımı sunarım efendim.
İmza
Vatikan Bayn Başkâtibi
[604]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla Receb-i Şerîf’inizi ve şühûr-u selâsenizi tebrîk edip