EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

433

sıfatları ile, isimleri ile umûm kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdîk etmek ve elçileri ile gönderdiği emirleri tanımak; ve günâh ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedâmet etmek iledir. Yoksa, büyük günâhları serbest işleyip hiç istiğfâr etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delîldir. Her ne ise, evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes’eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu. Şimdilik sizlere Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli şâkirdleri nazarıyla bakıyorum. Mustafâ Oruç çok tâliʻlidir ki, kendi sisteminde ve ruhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafâ oldu.

Saîdü’n-Nûrsî

[339]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Muhterem Kardeşim Mehmed Sâlih,

Evvelâ: Zâtınızın bir risâle kadar câmi‘ ve uzun ve müdakkikāne, harâretli mektûbunuzu kemâl-i merâkla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki, Risâle-i Nûr’un üstâdı ve Risâle-i Nûr’a Celcelûtiye Kasîdesi’nde rumûzlu işaretiyle pek çok alâkadârlık gösteren ve benim hakāik-i îmâniyede husûsî üstâdım İmâm-ı Alî’dir ra.

434

Ve قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی âyetinin nassı ile, Âl-i Beyt’in muhabbeti, Risâle-i Nûr’da ve mesleğimizde bir esastır. Ve Vehhâbîlik damarı, hiç bir cihette nûrun hakîkî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâftan istifâde edip, ehl-i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak, Kur’ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyânları var. Elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz’î teferruâta dâir medâr-ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.

Hem ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzûmu yok. Onlar dâr-ı âhirete, mahall-i cezâya gitmişler. Lüzûmsuz, zararlı, onların kusûrlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir, diye Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menʻetmişler. Çünkü Vâkıâ-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyr ra ve Talha ra ve Âişe-i Sıddîka ra bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat o harbi ictihâd netîcesi deyip, Hazret-i Alî ra hak, öteki taraf haksız, fakat ictihâd netîcesi olduğu cihetle affedilir. Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyet’e zarar vermesin diye Sıffîn Harbi’ndeki bâgîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.

Haccâc-ı Zâlim, Yezîd ve Velîd gibi heriflere ilm-i kelâmın en büyük allâmesi olan Saʻd-ı Taftâzânî, Yezîd’e lâʻnet câizdir demiş, fakat lâʻnet vâcibdir dememiş.

435

Hayırdır ve sevâbı var dememiş. Çünkü hem Kur’ân’ı, hem peygamberi, hem bütün sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr edenler hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şerʻan bir adam, hiç mel‘ûnları hâtıra getirmeyip lâʻnet etmese, hiç bir zarar yok. Çünkü zemm ve lâʻnet ise, medih ve muhabbet gibi değil. onlar amel-i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ.

İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyâde İslâmiyet’i ve hakîkat-ı Kur’âniye’yi muhâfazaya me’mûr ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakîkati Alevîlikle ithâm etmekle birbiri aleyhinde isti‘mâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyet’e vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hatta sen de biliyorsun, benim ve Risâle-i Nûr’un aleyhinde isti‘mâl edilen en te’sîrli vâsıtayı, hocalardan bulmuşlar. Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyimi’l-Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, husûsen evliyâlar aleyhinde ve bir derece bidʻalara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen, bidʻalara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin muhabbet-i Ehl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan içtihâdınızı vesîle ederek hem sana, hem nûr şâkirdlerine darbe vurabilirler. Mâdem zemmetmemek ve tekfîr etmemekte bir emr-i şerʻî yok, fakat zemde ve tekfîrde hükm-ü şerʻî var. Zemm ve tekfîr,

436

eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü tekfîre ve zemme müstehak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfîr etmemekte hiç bir hükm-ü şerʻî yok, hiç zararı da yok. İşte bu hakîkat içindir ki, ehl-i hakîkat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt’in Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet’in, mezkûr hakîkatine müstenid olan kānûn-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr-ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.

Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler, nasılsa iki tarafta bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakîkî sahâbelere, Talha ra ve Zübeyr ra gibi Aşere-i Mübeşşere’ye dahi tarafgîrâne bir inkâr, bir i‘tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da tövbe ihtimâli kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzûmsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkîk etmekten ise, şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyet’e dehşetli darbeler vuran, binler lâʻnete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü’min ve müdakkik bir zâtın vazîfe-i kudsiyesine muvâfık gelemez.

Hatta Sabrî ile küçücük münâkaşanız, hem Risâle-i Nûr’a, hem hakāik-i îmâniyenin intişârına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam. aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkîk bir âlimin Risâle-i Nûr’a oraca ehemmiyetli bir hizmete vesîle olacak Sabrî oraya gelmesi,

437

ikinizden büyük bir hizmet-i nûriye beklerken, bilakis üç cihette nûra zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş? diye, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabrî ma‘nâsız, lüzûmsuz seninle münâkaşa etmiş. Sen de hiddete gelmişsin. Eyvâh dedim. Yâ Rabbî, Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdîl et diye duâ ettim. Risâle-i Nûr’un İhlâs Lem‘aları’nda denildiği gibi, şimdi ehl-i îmân, değil yalnız Müslüman kardeşleriyle, belki hristiyanın dîndâr rûhânîleriyle ittifâk etmeye ve medâr-ı ihtilâf mes’eleleri nazara almamak, nizâʻ etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücûm ediyor. Senin hamiyet-i dîniye ve tecrübe-i ilmiye ve nûrlara karşı alâkanızdan ricâ ediyorum ki, Sabrî ile geçen mâcerâyı unutmaya çalış. Ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o kendi kafasıyla, fikriyle konuşmamış. Eskiden beri ve hocalardan işittiği şeyleri, lüzûmsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günâhlara keffâret olur. O hemşehrimiz Sabrî, hakîkaten nûra ve nûr vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o nûr hizmetleri hâtırı için, dost bir hemşehri ve nûr hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.

Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde adâlet-i izâfiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer‘iyeyi düşünüp tâbi‘ olarak, Hazret-i Alî’nin ra taʻkîb ettiği adâlet-i hakîkiye ve

438

azîmet-i şer‘iye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne ve muktesidâne mesleğini terkedip, muhâlif tarafa bu ictihâd netîcesinde girdiklerini, hatta İmâm-ı Alî’nin ra kardeşi Akîl ve Hibru’l-Ümme ünvânını alan Abdullâh İbn-i Abbâs dahi bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîkî Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّریعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstûr-u esâsiye-i şer‘iyeye binâen طَهَّرَ اللّٰهُ اَیْدِیَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek, câiz görmüyorlar. Çünkü iʻtirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgîrlik damarı ile büyük sahâbelere, hatta muhâlif tarafında bulunan Âl-i Beyt’in bir kısmına ve Talha ra ve Zübeyr ra gibi Aşere-i Mübeşşere’den büyük zâtlara iʻtirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdârıdır. Hatta Ehl-i Sünnet’in ve ilm-i kelâmın azîm imamlarından meşhûr Sa‘d-ı Taftâzânî, Yezîd ve Velîd hakkında tel‘în ve tadlîlle cevâz vermesine mukābil, Seyyid Şerîf-i Cürcânî gibi Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat’in allâmeleri demişler: Gerçi Yezîd ve Velîd, zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler, fakat sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir. Kat‘î bir derecede bilinmediği için, ölmüş şahısların nass-ı katʻî ve delîl-i kat‘î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimâli ve tövbe etmek ihtimâli ile, öyle husûsî şahsa la‘net edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَی الظَّالِمٖینَ وَالْمُنَافِقٖینَ gibi umûmî bir ünvân ile la‘net câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzûmsuzdur diye Sa‘d-ı Taftâzânî’ye mukābele etmişler.

439

Senin müdakkikāne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[340]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Cennetü’l-Firdevs’in meyveleri ve Medresetü’z-Zehrâ’nın hey’et-i fa‘alesinin sahâif-i amelleri ve defter-i haseneleri olan Zülfikār ve arkadaşlarını, selâmetle cum'a gecesi serçe kuşunun verdiği müjdeden iki sâat sonra kemâl-i sürûr ile aldık. Sizlere onların harfleri adedince بَارَكَ اللّٰهُ, وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ فِی الدَّارَیْنِ deyip rûh u cânımızla sizi tebrîk ettiğimiz gibi, bu memleketi de tebrîk ederiz. Ve Zülfikār’ın zuhûrunun mukaddimeleri başlaması ile dîn lehinde kuvvetli cereyânların ve aleyhindeki tecâvüzün durması ve bir kısmı rücû‘ edip eski hatâiyâtın ta‘mîrine çalışması işaretiyle, şimdi bilfiil tezâhür ve neşrolması, İnşâallâh memleket için İslâmiyet cihetinde büyük bir fâidesi olacak ve zulmetleri dağıtacak işaretini veriyor.

440

Evet, şimâlden gelen küfr-ü mutlak cereyânını durduracak, yalnız Risâle-i Nûr’dur. Siyâset, diplomatlık, o vazîfeyi göremez. Onun için, vatanperver ve milliyetçi ve siyâsetçiler, nûrlara sarılmaya mecbûriyet var. O Zülfikār’ın zuhûra gelmesi için çalışanların şahs-ı ma‘nevîsinin, belki her birisinin kıyâmetteki defter-i hasenâtına yedi yüz sahîfesiyle bir tek sahîfe-i hasenât olmasını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Mâdem o îmân hakîkatleri yüksek bir ibâdet ve hasenedir; ve onunla çokların îmânını kurtarmak binler hasene hükmündedir; ve onun zuhûruna çalışanların her birisi onu okuyup, dinleyip i‘tikād etmesiyle, aynen işlediği sâir hayrâtın defteri gibi bir uhrevî senedidir. Elbette onların şahs-ı ma‘nevîsinin âhirette defter-i hasenâtından yedi yüz sahîfesiyle bir tek sahîfe olarak Zülfikār aynen neşrolmak ve bir sahîfesi hükmüne geçmek hadsiz bir rahmetin şe’nidir.

Sâniyen: Gerçi nûrlar girdikleri her yerde galebe eder, fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyyûnlar, ellerinden geldiği kadar fütûhâtına fütûr vermek için desîselere ve ehl-i siyâsete evhâm vermeye çabalıyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Fakat ihtiyât, her vakit iyidir. سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûru devam ediyor. Tâ bunun gibi birkaç mecmûa çıkıncaya kadar temkînli ve ihtiyâtlı bulunmak lüzûmu var. Hatta bu defʻa Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın remizli risâlesini on üç seneden beri görmediğim hâlde buraya göndermek, bir derece ihtiyât kāidesine muhâlif olduğu gibi, herkes anlamaz. Hem te’vîl ve tefsîr

441

lâzımdır. Çünkü Lâhika’da bir mektûbda yazmıştım ki, iki hakîkat mücmelen bana ihtâr edilmişti:

Birisi: Bir derece dar bir dâirede bir nûr gösterilmişti. Ben geniş bir dâirede ma‘nâ verip, kırk sene evvel bir nûr göreceğiz diye müjde veriyordum. Hatta hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki, geniş siyâset dâiresinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyâde muhtâç olduğu îmânî ve İslâmî ve hayât-ı ictimâiye-i İslâmiye dâiresinde Risâle-i Nûr’u göreceksiniz diye hakîkatten bana ihtâr edilmiş. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile musırrâne ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakîkatli mes’elenin sûretini değiştiriyordum.

İkincisi: Şeâir-i İslâmiyeye ve siyâset-i İslâmiyeye darbe vuranlar on iki, on üç, on dört, on altı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtâr edildi. Evvelki mes’elenin aksine olarak, geniş dâirede vukūʻ bulacak o hâdisâtı ve büyük cemâatlere gelen o tokatları, küçük bir dâirede şahıslara gelecek tokatlar sûretinde ma‘nâ vermiştim ki, tam aynen iki dâirede, hem küçük, hem büyük, on iki sene sonra en müdhişi dünyayı terkettiği gibi; büyük dâirede de onun gibi dehşetli cemâatler, on iki, on üç, on dört, on altı târihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtâr edildi. Ben te’vîlimle bu büyük dâireyi yalnız küçükte tatbîk ettiğim gibi, evvelki nûr

442

mes’elesinde de bilakis küçük dâireyi ve sırf îmânî hâdise-i Nûriyeyi, pek geniş dâire-i siyâsiyede te’vîlimle ma‘nâ vermiştim. Onun için, Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri, böyle mesâil-i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risâle, hatta on üç seneden beri elime de geçmediğinde isâbet var. Kardeşlerim dahi onu merâk etmesinler. Biri eğer çok merâk etse, o Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın başında şimdiki Sâniyen ile başlayan fıkrayı ve Lâhika’da geçen aynı bu mes’eleye dâir fıkrayı okumak lâzımdır. Yoksa hiç bakmasın. Evet, İkinci Harb-i Umûmî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine dîn lehinde resmen çalışması ve ehl-i îmânın istibdâd-ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir te’vîl ile o risâleciğin verdikleri haber aynı târihlerde vukūʻ bulması, o sûrenin bir lemʻa-i i‘câzıdır. Fakat heyecanlı te’vîllerim perde çekmişti, hakîkat gizlenmiş.

Sâlisen: Râhatsızlığım, hem de meşgalemin çokluğu ile tedkîk edemediğim lugatların tercümesi risâleciği güzeldir. Hurûf-u hecânin tertîbiyle yapılmış. Ben tashîh ve ıslâh ve tekmîline vakit bulamadığımdan yine size havâle ediyorum. Bir iki kardeşimiz benim bedelime beraber baksınlar. Hem Muhlis Hulûsî’nin eski gibi ciddiyetle nûrlara çalışması husûsen hudûd memleketlerde ehemmiyetli hizmet gördüğünü bildiren mektûbunun bir parçasını Lâhika’ya geçmek için melfûfen size gönderildi.

443

Ben yavaş yavaş, makine mahsûlâtı Zülfikār’ın derece-i sıhhatine bakacağım. Tarzı ve sûreti pek güzel ve şirin ve dikkatli ve okunaklıdır. İnşâallâh sıhhati de mükemmeldir. Bazı sönük kelimeler bulunması zarar vermez. İslâmköyü’nde bizim için yazılan iki Zülfikār size lüzûmu yoksa bize gönderebilirsiniz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve selâmetler duâ ederiz

Hasta fakat memnûn ve mesrûr kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[341]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللّٰهِ اٰمٖینَ

Azîz ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım,

Bugün derde devâ, maraza şifâ, kalbe nûr ve ziyâ getiren mübârek leal renk hattınızı aldım. İşlerimizde tesâdüf olmadığına bir delîl daha vukū‘a gelmiş oldu. Yirminci Sözün İkinci Makamı’na başlamış وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ âyet-i celîlesinin tefsîrini yazıyorken bu mübârek mektûb geldi. Sanki, mektûbun tamamı yazmakta olduğun mübârek sözdedir, deniliyor. Dün akşam ki mahdûd cemâatime Üçüncü Söz’ü okumuş ve alâ kadri’t-tâka îzâh etmiş, bu sırada

444

latîf bir hâtıranızı zikretmiştim. Eğirdir’de iken ziyâretinizden dönen bir köy imâmına Birinci, İkinci, Üçüncü Sözler’i yazmaklığımı emir buyurmuştunuz. O sâfî zâta bu üç söz kâfî gelmiş, onu nûrlara alâkadâr etmiş, hâdim ve tâliblere ilhâk ettirmiş, ebedî yolunu aydınlatacak nûrânî bir kandîle sâhip etmişti.

Bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerini işhâd ederek derim ki: Nûrların bütün eczâsı bir Tûbâ-yı Cennet olan Kur’ân şecere-i ma‘neviyesinin münevver meyveleridir. Tek bir meyvenin hikmetle takıldığı bu nûrânî şecerenin ufacık dalına bile yapışılsa, yol nûrlanır, hakîkat anlaşılır. Hayat denizinde nihâyetsiz emvâc içinde yüzen vücûd sefînesi sıhhatli ve nûrlu bir pusula, kalp bütün mükevvenâtı ve mevcûdâtı hakîkatleri ile gösteren bir âyîne-i nûr. rûh ve diğer letâif ebede kadar nûrlanan yolculuklarını emniyet ve îmânla yapacak gāyet kuvvetli bir menbaʻ-ı nûr bulurlar. Allâh’ın lütuf ve inâyetiyle hizmet-i nûriyede fütûrsuz ve ihtiyârsız istihdâmım devam ediyor.

Evet, emir buyurduğunuz gibi, bizler ücretimizi peşinen almışız. Böyle Kur’ânî ve îmânî hizmete bütün acz ve noksânımızla beraber, bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Üstâdlarının taht-ı riyâsetindeki sarsılmaz, ihlâslı duâlarının muaccel ücreti olarak Kerîm ve Rahîm Rabbimiz muvaffak etmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Nihâd’a emirlerinizi şimdi yazacağım İnşâallâh. Geçen hafta buranın bir köyünde oturan Kāsım Hoca ile görüştük. Biraz nûrlardan mütâlaa ettik. Bir seneye

445

yakındır görüşmek isteyen, Fârisî ve Arabî bilen bu zât eserlerden yazmak niyetindedir. Allâh muvaffak etsin. Âmîn.

Cenâb-ı Hakk mâni‘leri bertaraf eder İnşâallâh, nûrlardan peyderpey tertîp ettiğim mev‘izaların neşir ve teblîği Lillâhilhamd devam ediyor. Geçen Cum'a günkü mev‘izanın câmiʻde cemâati ağlattığını söyleyebilirim. Azîz ve muhterem Üstâdım, siz hasta değilsiniz. Cenâb-ı Hakk âfiyette dâim etsin. Hasta benim. Çünkü nefsimin ıslâhına muktedir olamadım. İkincisi, maddî uzaklık yalnız başıma zâhir, garîp, ancak başta azîz ve muhterem, mübârek Üstâdım olduğu hâlde bütün uhrevî kardeşlerimin duâları eseri olarak bir dest-i gayb tarafından hidemât-ı nûriyede sevk olunuyorum. مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ hakîkatini ve bu dersinizi çok iyi biliyorum

Hulûsî

[342]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, evvelâ Zülfikār’ınız ümîdimizin fevkinde güzel ve yanlış pek az zannederim. Daha bakamadım, fakat Husrev’in dikkatli kalemi çok yanlışlara meydan vermemiş. İnşâallâh.

446

Buraya arkadaşlara nüshaların her birine on beşer banknot ve Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından mübârek Süleymân ve Mustafâ Yıldız tarafından hediye edilen Sözler, Mektûbâtlar, Şuâ‘lar bin lira kadar, arkadaşlar sevindiler. Onlara mukābil bin lira kadar mukābele lâzım geldiğinden, maddî yüz elli liraya indirmemek için hediye olarak umûm Medrese-i Nûriye şâkirdleri nâmına kabûl edildi.

Mübârekler pehlivânı Küçük Alî’nin Lemeâtları, o güzel ve dikkatli hattıyla iki yüz lira kadar makbûl oldu. Onun için altmış lira ona küçücük bir hediye ve fiyatının üçten birisidir diye verilsin, Buradan oraya gönderilen, bâkî kalan yüz kırk liraya mukābil dokuz Zülfikār’ı buradaki arkadaşlara gönderirsiniz. Ben de Zülfikār’a bakacağım, ma‘nâya çok zarar vermeyen yanlışların ehemmiyeti yok. Eğer varsa İnşâallâh yirmi gün sonra yanlışları hâvî bir pusula göndereceğiz.

Sâniyen: Homa taraflarında nûrun kahramanlarından kardeşlerimiz Sâmî Bey ve Mehmed Alî’nin vâsıtasıyla gönderilen İzzeddîn Hoca’nın mektûbunda, isimleri yazılan yedi-sekiz yeni kardeşlerimizi ve on sekiz sene evvel Barla’da gelip benimle görüşen Homalı Mehmed Alî kardeşimizle gönderilen diğer mektûbda dokuz yeni kardeşlerimiz ve Denizli şehir otelinde bulunduğum vakit görüştüğümüz zâtın mektûbunda isimleri yazılı üç-dört Osmân içinde bulunan on dokuz kardeşimiz beraber, bu üç

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç