EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

47

Milâslı Halîl İbrâhîm’in mektûbudur.

(181)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَعَصَا مُوسٰی

Muhterem Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri’ne,

Müsâade-i âliyeleri olursa, âyîne-i Kur’ân ve mir’ât-ı Furkân ve müfessir-i ekvân olan nûr denizine alâ kadri’t-tâka girmek isterim. Lütfen ve şefkaten ve merhameten elimden tutunuz ki, اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا hudûdu tecâvüz etmeyeyim. Ve himmet-i âliyeleriyle ondan erişebildiğim bazı cevherler çıkarayım.

Ve bütün kusurâtıma nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını istirhâm eylerken, mübârek yed-i saâdetlerinizden öper ve her ân hayırlı duâlarınızı beklerim. یَا نُورَ النُّورِ یَا مُنَوِّرَ النُّورِ یَا مُصَوِّرَ النُّورِ یَا خَالِقَ النُّورِ یَا مُقَدِّرَ النُّورِ یَا مُدَبِّرَ النُّورِ یَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا لَیْسَ مِثْلَهُ نُورٌ Esmâ-yı İlâhiye ve sıfât-ı kudsiyesinin âyînesi; ve اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ط مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ ط اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ ط اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ ط نُورٌ عَلٰی نُورٍ ط یَهْدِی اللّٰهُ

48

لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ ط وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ ط وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ âyât-ı beyyinâtının zıll-i memdûdu olan nûr denizi

Ve ey Risâletü’n-Nûr Sen Kur’ân-ı Hakîm’in ve evsâf-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mir’ât-ı mücellâsı olduğundan, lisân-ı kāl-i beşer senin ta‘rîfinden âciz ve kāsırdır. Nitekim bahr-ı nûrun gavvâsları olan talebelerin, seni kemâ hüve tavsîf edemediklerini i‘tirâf ediyorlar. Belki lisân-ı hâl bir derece ve melekûtiyet ve rûhâniyet ve nûrâniyet âlimleri ancak seni lâyıkıyla tavsîf edebilirler. Hâl böyle iken, yine senden gelen bir Lemʻa-i Nûr ile cûş u hurûşa gelen lisân-ı kalemleri nûr midâdına dalıp beht ve hayret içinde ne yazacaklarını bilemiyorlar. Nerede kaldı ki benim gibi nâkıs seni ta‘rîf etsin. Ne olur, bir kere perde-i nikâb sıyrılsa ve kemâ hüve hakka arz-ı endâm etsen de, seni bilmiş olsam Can mısın, cânân mısın? Kâtib misin, mektûb musun? Cevher misin, gevher misin? Tâlib misin, matlûb musun? Habîb misin, mahbûb musun? Âşık mısın, ma‘şûk musun? Sen bizleri mi istemişsin, bizler seni mi istemişiz? Sen misin, biz miyiz? Biz miyiz, sen misin? Sevmiş misin, sevilmiş misin? Âlim misin, ma‘lûm musun? Âyât-ı tefekkürât mısın, isbât-ı tevhîd misin? Bülbül müsün, gül müsün? Gül müsün, gülistân mısın? Bağ mısın, bostân mısın? Bahâr mısın, ezhâr mısın? Şâh-ı şecer misin, meyve-i tevhîd misin? Lemʻa-i Kur’ân mısın, iddiâât-ı temcîd misin? Nûr musun, nûrânî misin? Nağme-i elhân mısın, hoş

49

sadâ-yı Kur’ân mısın? Cesed misin, nûr musun? Enîs misin, mûnis misin? Göz müsün, nûru musun? Kalp misin, sürûr musun? Elhâsıl مَرَجَ الْبَحْرَیْنِ یَلْتَقِیَانْ mısın, بَیْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا یَبْغِیَانْ mısın?

Ey اَقِدْ كَوْكَبٖی ve دُرِّیٌّ یُوقَدُ olan Risâle-i Nûr Sen bir Cemâl-i Lemyezel’den in‘ikâs eden şemsü’ş-şümûs olan furkān-ı mübîn’den teşa‘ub eden bir hayt-ı nûrânîsin. Senin nûrun ezelden geldiği için, ebede gidecektir. Seni söndürmeye çalışanların akl-ı kâsırlarına acırım. Onlar bilmiş olsunlar ki, söndürmek için üfledikçe, ancak kendilerinin enfâs-ı seyyie-i mekrûhaları tükenmektedir. Sen ise, üflendikçe parlayan bir nûr-u misbâh ve bir ziyâ-yı neyyire ve bir hakîkat-i münevvere ve bir şuâ‘-ı meş‘ale ve bir sirâcü’n-nûrsun. Parlamakta olan ziyâ-yı münîrin hemen hemen cihânı kaplayıp ışıklandırmak üzeredir. Üflendikçe parlayan mâhtâb-ı cemâlin envârından çoğalan âşıkların, misâl-i zücâc seni ihâta ediyorlar. Hatta bazıları nûrun meş‘alesinde hayât-ı fâniyelerini yakmakla şuʻlelenip, seninle yek-vücûd olarak âlemi ziyâlandırıyorlar. Senin hakkāniyetine delîl, binler hâdisât-i vâkıa-i hâl buna şâhiddir.

Ey dinin ûlü'l-ilmi Ve ey İslâmiyet ve îmân güneşi Ve ey ilm-i ledün kevkebi Ve ey bahr-i tasavvufun gavvâsı Ve ey felsefe-i ilmiye-i İslâmiyenin âşinâsı olan menşûr-u hakîkat Sen ukūlleri bahr-i hayret, nüfûsları rîh-i tayyibe, gönülleri

50

şefkat-i şâhika, kulûbleri deryâ-yı envârında vecd-i müstağrak, ervâhları mele-i a‘lâya mi‘râc, akîdeleri îmân-ı mutmainne, talebelerinle râziye ve marziyesindir. İnşâallâhu Teâlâ senin muntazam, mevzûn, fasîh ve belîğ sahâiflerin münâdî-i ulûhiyet, dellâl-i ehadiyet, bürhânü’l-vahdet, delâil-i kudret, şevâhid-i rubûbiyet, teşa‘şu‘-u rahmet, vüs‘at-i hâkimiyet ta‘rîf-i esmâ ve sıfât, tezâhür-ü hakîkat, letâif-i inâyet, vedûdün ezhârı, rahmân’ın esmârıdır.

Senin tavsîfini ulemâ-yı dîne bırakarak Risâlet-i Ahmediye’de Peygamber asm hakkında buyrulduğu gibi, senin hakkında da derim ki: وَمَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِرِسَالَةِ النُّورِ der ve bilvesîle kendi liyâkat ve istihkākım olmadığı hâlde, onun bahr-i ummân feyzinin fazlından ihsânlar, feyizler, ikrâmlar, imdâdlar ve atiyyeler isterim.

اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْئَلُكَ بِصَمَدَانِیَّتِكَ وَبِوَحْدَانِیَّتِكَ وَبِفَرْدَانِیَّتِكَ وَبِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ اَنْ تَجْعَلَ لَنَا نُورًا فٖی مَسَامِعِنَا وَنُورًا فٖٓی اَعْیُنِنَا وَنُورًا فٖٓی اَجْدَاثِنَا وَنُورًا فٖٓی اَسَاتٖیذِنَا وَنُورًا فٖٓی اِخْوَانِنَا وَنُورًا فٖی قُلُوبِنَا وَنُورًا فٖی حَوَٓاسِّنَا وَنُورًا فٖی نَسَمِنَا وَنُورًا مِنْ بَیْنِ اَیْدٖینَا اَللّٰهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا نَافِعًا وَنُورًا وَحِلْمًا وَاٖیمَانًا كَامِلًا وَنُورًا سَاطِعًا وَاٰتِنَا رَحْمَةً ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً یَا نُورَ الْاَنْوَارِ یَا لَطٖیفُ یَا سَتَّارُ نَسْئَلُكَ اَنْ تُصَلِّیَ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ نَبْرَاسِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَنَیِّرِ الْاَوْلِیَٓاءِ وَزِبْرِقَانِ الْاَصْفِیَٓاءِ وَیُوحِ الثَّقَلَیْنِ وَضِیَٓاءِ الْخَافِقَیْنِ

51

وَاَنْ تَرْفَعَ وُجُودَنَٓا اِلٰی فَلَكِ الْعِرْفَانِ وَاَنْ تُثَبِّتَ شُهُودَنَا فٖی مَقَامِ الْاِحْسَانِ یَٓا اَللّٰهُ یَا نُورُ یَا وَاسِعُ یَا غَفُورُ یَا مَنِ السَّمَٓاءُ بِاَمْرِهٖ مَبْنِیَّةٌ وَالْغَبْرَٓاءُ بِقُدْرَتِهٖ مَدْحِیَّةٌ وَالشَّوَاهِقُ بِحِكْمَتِهٖ مَرْسِیَّةٌ وَالْقَمَرَانِ بِفَضْلِهٖ مُضٖٓیئَةٌ نَسْئَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذٖی تَرَقْرَقَتْ مِنْهُ الْخُنَّسُ وَالْاَزْهَرَانِ وَتَجَلْجَلَتْ مِنْهُ الْعَنَانُ حِرْزًا مَانِعًا وَنُورًا سَاطِعًا یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ یُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَطاِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُولِی الْاَبْصَارِ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza dâimâ muhtâç günâhkâr kardeşiniz Halîl İbrâhîm

[182]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bir bîçâre ve vesveseli ve hassâs ve dinsizlerle görüşen bir adam, bir meşhûr duâ-yı Nebevî hakkında bu akıl hâricindeki sevâb ve fazîletine dâir bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: Râvî, Ehl-i Beyt’in imâmlarındandır. Hâlbuki hadsiz bir mübâlağa görünür. Meselâ içinde der: Bu duânın bir harfine mukābil, Kur’ân kadar sevâb verilir. Hem göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sâhibini gördükçe, kürsîlerinden

52

inip ona pek büyük bir tevâzu‘yla hürmet ederler. Bu ise, aklın ve mantığın mikyâslarına gelemez; diye, Risâle-i Nûr’dan imdâd istedi. Ben de Kur’ân’dan ve Cevşen’den ve Nûrlardan gāyet kat‘î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevâb verdim. Size gāyet kısa bir icmâlini beyân ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:

Evvelâ: Yirmi dördüncü Söz’ün bir dalında on adet usûl var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevâbını al.

Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a‘zamın mazharı ve kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve câmi‘ meyvesi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyâs etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde ve acîb sevâb, Zât-ı Ahmediye’nin asm velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umûmî değil. Belki o duânın mâhiyetinde böyle hârika bir kıymet var ve ism-i a‘zam mazharı olan zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevâb mümkündür. Fakat gāyet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfî gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.

Sâlisen: O duâ, nasılki Zât-ı Ahmediye’ye asm baktığı vakit, mübâlağadan münezzeh ve ayn-ı hakîkat oluyor; öyle de, o duâdaki yüzer Esmâ-yı Hüsnâ’nın hakîkatlerine

53

baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellîlerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhissalâtü Vesselâm haber vermiş ve teşvîk için mübhem ve mutlak bırakmış. Sonra mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka bilfiil vâki‘ ve külliye telakkî edilmiş.

Râbian: Yirminci Lemʻa-i İhlâs’ta bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir cennet verilmesine dâir uzun bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca cennetin verilmesi, bildiğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hânesine çok cihetlerle mâliktir, sâhibdir. Öyle de zemîn yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nevi‘ mâliktir, tasarruf ve istifâde edebilir.

Hem koca dünyayı, benim Hâlık’ım, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir. Demek bazı fevka’l-had, hârika ve akıl hâricindeki bir kısım sevâblar, bu mezkûr hakîkate bakar.

Hem İslâmiyet’te her sevâbın, her fazîlet-i a‘mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duâda, bir zerre sevâbımızda, o duâda bir dağ kadar sevâb ve feyzî kazanan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, husûsî virdler ve duâlar ve şerîat ve risâlet cihetiyle değil, belki Velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyân eder. Kendine tam tebaiyet eden hâs vârislerini,

54

o noktalara teşvîk eder. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, Lillâhi’l-hamd kurtuldu, tam kanâati geldi. Belki sizin bazılarınıza bir fâidesi var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu fıkra bir derece mahremdir, yalnız hâslara mahsûstur.

[183]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Çok def‘a hâtırıma geliyordu ki, neden herkesten ziyâde medreseden çıkanlar Risâle-i Nûr’a sarılmaları lâzım iken, en ziyâde çekinen, onlardan resmî vazîfeyi alanlardır?

Şimdi birden hâtıra gelen cevâbın biraz kısmını beyân etmek lâzım geldi.

Evvelâ: Gizli münâfıklar aleyhimizde büyük makāmlarda olanların bir kısmını isti‘mâl ederek resmî bir tarzda şiddetli propaganda etmelerinden, bütün resmî me’mûrlar ürkmeye ve çekinmeye mecbûr olmuşlar. Onlar içinde dahi enâniyetli ve evhâmlı ve

55

bid‘aları kabûl eden hocalar, daha ziyâde çekinmeye başlamışlar, kendilerine bir özür, bir bahâne aramışlar. Risâle-i Nûr’dan İşârât-ı Seb‘a’nın bid‘acılara şiddetli tokadı ve On Sekizinci Lemʻa’da İmâm-ı Alî’nin ra Ercûze’de, ulemâü’s-sû’ hakkında dehşetli tokadı ve bid‘alara bir derece ve bir cihette müsâid olan Vehhâbîlik Mezhebi’ni perde altında kabûl edenlere, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Vehhâbîler hakkındaki mes’elenin tokadı ve Kur’ân tercümesini yapan ve Kur’ân yerinde tercümesinin okunmasına cevâz gösterenlere Risâle-i Nûr’un şiddetli tokatları ve derd-i maîşet zarûretini ve mevki‘-i ictimâîde haysiyetini düşünmeleri sebebiyle hocalar, hatta İstanbul’un eskide dost hocaları kaçmaya ve az bir kısmı tenkîde çalışmaya, hatta Âl-i Beyt ve İmâm-ı Alî’ye adâvetleri bulunan müfrit Vehhâbîlik hesabına Risâle-i Nûr’un Âl-i Beyt ve İmâm-ı Alî’nin bir ma‘nevî hediyesi ve eseri olmasından, i‘tirâz etmeye başlamıştılar. Fakat biz İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz, belki bir cihette memnûnlarız. Çünkü başkalara nisbeten ilişmiyorlar.

Hem merhûm Fetvâ Emîni Alî Rızâ ve merhûm Ahmed Şîrânî ve merhûm Şevket Efendi ve merhûm Mehmed Âkif gibi insaflı ve Risâle-i Nûr’u fevkalâde takdîr ve tahsîn eden o muhterem ve merhûm zâtların hâtırı için, biz İstanbul hocalarına dostuz, onlardan gücenmeyiz. İnşâallâh bir zaman Yirminci Lemʻa-i İhlâs kendini onlara okutturacak, o eski dostları da yeni dostlar yapacak.

56

Kardeşlerim Herkes sizin gibi sebâtkâr olamaz. Perde altında Nûrcuların kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak için bazı hocalar vâsıta oluyorlar. Aldanmayınız ve sarsılmayınız ve onlarla münâkaşa etmeyiniz. Mümkün oldukça dostâne muâmele ediniz. Biz mü’minlerle kardeşiz deyiniz ve bu pusuladaki noktaları unutmayınız, tâ sizi aldatmasınlar.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[184]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ اٰمٖینَ

Azîz, Sıddîk, Mübârek, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımla sizin çok mübârek şuhûr-u selâsenizi tebrîk ederim. Ve Receb-i Şerîf’inizi ve Leyle-i Regāibinizi de tebrîk ve tes‘îd ederek hakkınızda ve şirket-i ma‘neviyemiz hakkında her bir dakîkası bir gün ibâdet kadar hayırlı ve sevâblı olmasını nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyeden niyâz ile ricâ ederiz.

Sâniyen: Bir kısım Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nda müstensihlerin çok sehivleri var. Tashîhe ziyâde dikkat ve himmet lâzımdır. Husrev ve yardımcıları elhak fevkalâde iş görüyorlar. Ve şüphesizdir ki onlar inâyete mazhardırlar. Yoksa bu ağır

57

şerâit altında, elim de bağlı gibi olması cihetinde, nûrlara ve Nûrculara çok zarar olurdu. Hâşiye

Sâlisen: Husrev’in himmetiyle dâireye giren ve nûrun yeni şâkirdlerinden bana mektûb yazan Hatîce ve Râbia, hâslar içinde kabûl edildiler. Ve çok alâkadâr olduğum Barla’da, harâretle Bahrî ve evlâdı ve Eyyûb ve Alî ve Mehmed ve Süleymânların gayretleriyle nûrlar dersine çalışmaları, beni sevinçle ağlattırdı. Ben bütün Barla halkına, husûsen Süleymânlar ve Bahrî ve Mehmed’ler ve Mustafâlar, eski zamanda nûrlara kıymetdâr hizmet eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk ve mübârek Hâfız Hâlid ve İmâm Hakkı Efendi ve Muhâcir Hâfız Ahmed ve evlâdı ve ahfâdı ve Şem‘î ve bana çok hizmet eden Abdullâh Çavuş ve oradaki komşularıma, ricâlen ve nisâen binler selâm ve duâ ederim ve bu mübârek aylarda duâlarını isterim.

Râbian: Bahrî ve evlâdları üç Asâ-yı Mûsâ yazdıklarını şimdi haber aldım. Muhâcir Hâfız Ahmed ile Barla’da kardeşlerimizin hesabına hem Kâzım’ın, hem Berber Mehmed’in ciddî hâlisâne mektûbları Lâhika’ya girmeye hak kazandılar ve Bahrî’nin güzel manzûmesi, küçük bir Medrese-i Nûriye olan hânesi hesabına tam girebilir.

Medâr-ı hayret bir latîf inâyettir ki, Büyük Mustafâ’yı rh aynen merhûm Abdurrahmân gibi hem sadâkatıyla, hem kalemiyle, hem iktidârıyla nûrlara hizmet edeceğini kalbime

58

ihtâr edilmesiyle, o zamanda Abdurrahmân’ın vefâtını unutmaya çalıştım. Hakîkaten Küçük Ali, o hâtıra-i gaybiyeyi kalem cihetiyle dahi tam tamına tasdîk ettirdi. Kardeşinin kalemini kendisi aldı. Sarı bıçağı, elmas kılıcı yaptı. Demek o zaman, onu da mübârek Mustafâ’nın ruhunda hissetmiştim.

Hem Muhâcir Hâfız Ahmed, hem bana hizmet, hem nûrlara alâka ve sadâkat noktasında nûrların birinci talebesi ve fedâkâr bir nâşiri kalben hissetmiştim. Hâlbuki kalemle hizmete muvaffak olamadı. Çok def‘a o gaybî hissimi tahattur ederdim. Sonra birden hem oğlu Kâzım, hem dâmâdı Bahrî, hem diğer dâmâdı Berber Mehmed ondan his ve ümîd ettiğim metînâne hizmeti fevkalâde bir alâka ve sadâkatle tam tamına yerine getirmeye, çalışmaya başladılar. Hatta hafîdeleri dahi ma‘sûm şâkirdler içine girmişler. Umûma selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(185)

Gāyet ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, Recebinizi tebrîk mektûbunu kısmen yazdım. Sonra bir kısmını beyaz bıraktım. Âhirlerinde medâr-ı hayret bir inâyet bahsini yazdım. Muhâcir Hâfız dâmâdı Bahrî’nin evlâdları ma‘sûm şâkirdler içindedir diye sabahta yazmıştım. Şimdi ikindide hem Bahrî’nin şimdiye kadar hiç almadığım, hem

59

mahdûmunun mektûblarını aldım. Aynen onlar benim tasavvurâtımı yazdıklarımı görmüşler gibi iki mektûb bu manzûmeyi yazmışlar. Lâhika’ya girsin

Hânesi bir küçücük Medrese-i Nûriye olan Bahrî’nindir.

Yirmi Birinci Lemʻa bize oldu bir muallim-i zâhir

Milyonlar şükür olsun Allâh’a, te’sîr etmedi sevgili Üstâdımıza zehir

Yirmi Beşinci Lemʻa umûm hastalara olur panzehir.

Risâle-i Nûr ve hâs talebeleri herkese doğru yolu gösterir.

Onuncu Söz haşri, neşri güneş gibi bu asır halkına eyler beyân.

Sevgili Üstâdımız biz âcizleri de hâs duâna dâhil eyle, kalmayalım yollarda yayan.

Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri, şirin bülbülleri Hasan Feyzî,

Halîl İbrâhîm, hepsi de takdîre şâyân.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Bu asırda nûrla alâkadâr olmamak çok çetin

Sirâcü’l-gāfilîn Gençlik Rehberi, mübârek risâleyi takdîr eyledi Abdülmetîn.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Engin yokuşu, dere tepe, yüksek dağları aşanlar.

Risâle-i Nûr dâiresine dâhil oldu nice muhterem çalışkanlar.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

60

Sabrîleri eyle bizi ihvânlığa kabûl eylediler Sabrîler

Böyle kemter, nâçîz, pür kusûrlu Bahrîler

Barla’da yetişsin Balcı Eyüb, Osman Alî, Süleymânlar, Mehmed’ler.

Evimizin önü mübârek sular çağlar, söğütler.

Nûrlar bizi, durmaz dâim gece gündüz öğütler.

Bu nûrlara dâhil olsun erkek kadın, genç ihtiyâr yiğitler.

Yâ Rab, kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Kastamonu, İnebolu, Safranbolu mübârek Anadolu.

Kuleönü nûrun gülü, Barla yolu, Bedre köyü.

Şehîd Merhûm Hâfız Atabey’dir nûrun kolu.

Bu iklimler nûr ile dolu.

Medrese-i Nûriyenin yetişen talebeleri.

Evvel Isparta’da yetişti nûr muallimleri

Ey Risâle-i Nûr, mübârek nûrunla nûrlandır bu âlemleri.

Risâle-i Nûr’un nûrlardan aldığım ilhâm üzere, âcizâne yazdığım birkaç kalın, yumru beytimin kabûlünü ricâ eder, ta‘zîmle ve hürmetle ellerinizden öperim efendim.

Duânıza muhtâç, çok kusûrlu talebeniz Bahrî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç