
SAYFA 379
hem umûm Nûrcuları, hem memleketini ta‘ziye eden güzel mektûbunu, hem Ahmed Fuâd’ın mektûbunu, hem iki Mustafâ’nın vesîka ve ehemmiyetli mektûbunu Lâhika’ya yazdık ve size de gönderiyoruz. Ve Zekâî ve Ahmet Feyzî Eski makamlarını tam muhâfaza ediyorlar. diye selâmımla teblîğ ediniz. Ve müjdeli mektûbunuzu aldığım aynı zamanında bize müjde verildi ki, mekteplerde dîn dersleri okunacak diye radyo söylemiş.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza binler selâm ve duâ eden hasta kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Lâhika’ya girsin.
[318]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Muhterem, Mübârek, Muazzez, Şefkatli ve Fazîletli Üstâdımız Efendimiz Hazretleri’ne,
Evvelâ: لِكُلِّ مُصٖیبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ Risâle-i Nûr kahramanlarından şehîd merhûm Hâfız Alî Efendi’nin refâkat-ı ma‘neviyesine bu def‘a vâsıl olan Hasan Feyzî ağabeyimizin irtihâli, bizleri cidden müteessir eylemiştir. Başta siz Üstâdımız efendimiz oldukları hâlde, bütün Risâle-i Nûr talebelerine ve kendisinin mensûb olduğu maddî ve ma‘nevî efrâd-ı âilesine ve Medrese-i Nûriye’sine ve Denizli halkına ta‘ziyetlerimi
SAYFA 380
bildirir ve teessürlerinize iştirâk eylerim. Ve nâçîz ma‘nevî hediyelerimi dergâh-ı İlâhiyeye takdîm eylerken, garîk-i rahmetler ihsân buyurmasını niyâzlarda bulunurum. كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ fehvâsınca, bu âlemden âlem-i ervâha götürdüğü, وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرٖی مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖینَ فٖیهَا ط نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلٖینَ âyet-i Sübhânînin işârât buyurduğu ecr-i naîm, berâetine mazhariyetinden dolayı kendisine tebrîk eylerim, Ve kahramanlar ocağında bıraktığı boşluğa daha çok Hasan Feyzî’ler sünbül vermesini, eltâf-ı İlâhiyeden tazarru‘ ve niyâz eylerim.
Muhterem efendim, Mesmûâtıma nazaran, Denizli’de bundan yetmiş seksen sene evvel, büyük bir evliyâdan Hasan Feyzî isminde bir zât, bir gün talebelerine: Bugün Kürdistân’da bir evliyâ dünyaya geldi, diye beşârette bulunmakla zât-ı devletlerini işâret buyurmuş. Ba‘dehû Denizli’ye başka başka perdelerle teşrîfiniz, o zâtın ruhunu şâd ve i‘zâz için olduğunu telakkî etmiştim. Ve az zaman sonra aynı isimde müteveffâ Hasan Feyzî Efendi’nin Risâle-i Nûr’a hürmetle birinci Hasan Feyzî’ye imtisâlen istikbâl etmesi ve nûrlara taaşşukla idhâl-i envâr olması, bu kanâatimi kat kat ziyâdeleştirdi. Şimdi de düşündüm: Birinci Hasan Feyzî’nin vefâtından sonra Saîd yetişti; ve nâmına bıraktığı ikinci Hasan Feyzî de vazîfesini yaptı; ve nûrlara garkolarak ve yerine bırakacağı çok Hasan Feyzîler de vazîfe başına da'vet edip hayâta vedâ‘ etti.
SAYFA 381
Cenâb-ı Erhamü'r-Râhimîn’den tazarru‘ ve niyâz eylerim ki, Risâle-i Nûr’a ve üstâdımıza bu Hasan Feyzî’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyzî’ler ihsân buyursun. Ve onların başlarında üstâdımızı mes‘ûd ve bahtiyar ve muammer buyurmasını, onun deryâ-yı rahmetinden, fazlından, inâyetinden, ihsânından, ikrâmından, in‘âmından, eltâfından ümîd-vâr olup, görmekliğimizi tazarru‘ ve niyâz eylerim
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Günâhkâr, âciz, kusûrlu kardeşiniz Halîl İbrâhîm
[319]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek Mübârek ve Muhterem, çok Sevgili ve Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Nûrların neşri ve tab‘ı hakkındaki istirhâmâtımı reddetmeyerek kabûl ve bu hakîr ve bîçâre şâkirdinizi mahzâ bir lütuf ve inâyetinizle en geri saftaki yerinden hâslar safına almakla taltîf ve tesrîr buyurdunuz. Teşekkürlerimi arzederim. Bu zavâllı milletimizi gösterdiğiniz nûrlu yolda, şerîat-i Ahmediye asm caddesinde izinizden yürür görmekle, Rabbim siz Üstâdımız efendimizi hem bu dünyada mesrûr eylesin, hem de nûr sebebiyle îmânlarını kurtararak ehl-i cennet olduklarını âlem-i âhirette temâşâ buyurmakla sizleri ebeden memnûn eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn.
SAYFA 382
Kıymetli Üstâdım efendim, kâinâtın tılsımını çözen Hazret-i Kur’ân’ın esrârını biz muhtâçlara gösteren, taklîdî îmândan biz bîçâreleri tahkîkî îmâna terfî‘ ettiren, rûhlarımızı nûrlar âlemine yükselten Risâle-i Nûr’u bizlere armağan etmekle, üzerimize geçen haklarınız pek büyük ve çok ağırdır. Bu çok kusûrlu bîçâre şâkirdiniz bu unutulmaz iyiliklerinizin, hadsiz ve ölçüsüz haklarınızın şükrünü ve hizmetini ödeyememekle dilhûnum. Gönül ne kadar ister ki, âzâd kabûl etmez bir köle gibi kalan ömrümü, zâtî ve şahsî hizmetlerinize vakfedeyim. Biz bîçârelerin îmânlarımızı kurtarmak ve ebedî saâdetlerimizi te’mîn arzusuyla çarpan o mübârek ve müşfik kalbinize Rabbim elem ve keder vermesin. Ondaki bütün sıkıntıları ferah ve sürûra tebdîl ve tahvîl eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn. O kalb-i mübâreği incitenlere Allâh-u Zü’l-Celâl îmân ve insafla inâyet ve kalplerini nûrlara musahhar eylesin. Âmîn, âmîn, âmîn.
İlâhî yâ Rabbî, sidre-i arş-ı muallâ hürmetine, Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî Efendimiz’in ma‘nevî havâssından ve müşârun ileyhin duâlarından bu dünyada bizleri mahrûm etme yâ Rabbî Âmîn, âmîn. Âlem-i âhirette Sevgili Habîb’inin Livâü’l-Hamd isimli sancağı altında biz Nûrcuları Üstâdımızın yanında bir kafile-i nûr olarak haşir ve cem‘eyle yâ Rabbî Âmîn, âmîn, âmîn. El ve ayaklarınızı hürmetle öper duâlarınızı ricâ ederim, Üstâdım efendim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duâlarınıza pek muhtâç, kusûrlu şâkirdiniz Safranbolu Eflâni nâhiyesinde mütekāid muallim Ahmed Fuâd
SAYFA 383
[320]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz, çok Mübârek, çok Sevgili ve çok Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelâ: Mübârek ve müteyemmin ellerinizden ve pâk ayaklarınızdan sonsuz hasret ve iştiyâk, ta‘zîm ve ihtirâmla öper Risâle-i Nûr’un geniş ve küllî ve fevka’t-tasavvur fütûhâtı dolayısıyla tebrîklerimi arzeylerim.
Sâniyen: Safranbolu’ya kadar teşrîf edip, başta zâtınıza ve umûm Nûrcu kardeşlerimize selâm ve hürmetler eden mübârek kardeşimiz Fuâd ve Hatîb İbrâhîm ve diğer kardeşlerinin ve yine Risâle-i Nûr’a, Mecnûn’un Leylâ’ya olan alâkası kadar alâka edip, taaşşuk edip hem biz âcizleri ziyâret, hem zât-ı fazîlet-meâb efendimiz’e hürmet ve selâmlarını bildirmemizi ricâ maksadıyla mâşiyen dağlar, dereler aşıp buraya gelen ve üçüncü fıkrada bahsedeceğim Mustafâ ve kardeşlerinin ders arkadaşı olan on dört yaşındaki Nûrcu Rahmî’nin nihâyetsiz hürmet ve selâmlarını yüksek huzûrlarınıza arzeyler, umûm Nûrcular için, husûsen memleketimiz ve civârı Nûrcuları ve husûsen istikbâli nûrlandıracak bu genç Nûrcular için, kabûlü muhakkak olan duâlarınızı niyâz eylerim
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Mustafâ
SAYFA 384
Bu muallim kardeşimiz, zındıka komitesinin ders ismini verdiği zehirli pastalarla beslenmiş; müthiş zehirli iğnelerle şırınga edilmiş; ismi verilen maddiyyûnluk ve tabîiyyûnluk fikirleri tamâmen kendisine bir hakîkat diye telkîn edilmiş; ve tamâmen o müthiş fikirler kabûl ettirilmiş; ve bu fikirleri neşre ve yeni nesle, henüz zehirlenmeyen ve kalpleri öldürülemeyen köylü, sâf ve temiz dîndaşlarımıza aşılamak üzere tavzîf edilmiş; gerek tahsîl hayatı boyunca ve gerekse vazîfe aldıktan sonra ve Risâle-i Nûr dâiresine dehâlet etmeden evvel o aldığı zehirlerle yeni nesle ve her görüştüğüne zehir saçan ve nûrdan aldığı kuvvetli ve hüccetli îmânî derslerle gittiği yolun uçurum ve karanlık bir felâket ve helâket yolu olduğunu görüp nedâmetle tevbekâr olup, şimdi çok ciddiyetle ve çok fa‘âl bir hâlde îmân ve Kur’ân ve nûr hizmetinde çalışan; ve çok kısa bir zamanda hem Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ı, hem Kur’ân hurûfâtını epeyce öğrenen; ve hem kendi gibi müdhiş zehirlerle mesmûm bir genç muallimin ve daha küçük ve büyük bir çok ferdlerin nûr dâiresine koşmalarına vesîle olan; ve yegâne saâdet yolu diye gösterilen maddiyyûnluk ve tabîiyyûnluk yollarında seyâhat etmiş; ve seyrettiği felâket ve helâket yolunun hakîkatini idrâk ederek kendini îmân ve îkān caddesine atan; ve bu iki yolu tâm mukāyese ve muvâzene edebilen; ve zındıklar tarafından maddiyyûnluk ve tabîiyyuûnluğu perde altında neşre me’mûr edilen bir kimse olup, bu mektûbu gençliğin derin yaralarını gösteren
SAYFA 385
bir vesîka ve şedîd ihtiyâçlarını açıklayan bir i‘lân-nâme ve bu yaralara da ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un bir merhem ve o tesemmümlere ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un bir tiryâk olduğunu pek açık göstermesi sebebiyle bir mühim sened olarak gördüm. Ve sevgili Üstâdımızı üzmemek için yeni yazı aslını Kur’ân hurûfâtına tebdîl ederek takdîm ediyorum.
[321]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek Mübârek ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelâ: El ve ayaklarınızı çok derin hürmetlerimle ebediyen öperim. Bu bîçâre ve zavâllı genç talebenizin şu âcizâne mektûbu, o bîçârenin Risâle-i Nûr’a karşı sonsuz hayrânlığının çok ufak bir ifadesidir. Bundan bir sene evvel, Kastamonu Gölköy mektebinde bulunduğum bu Çalışlar köyüne öğretmen olarak geldiğim zaman, bütün aklım ve fikrim, her şeyim gaflet perdesi altında idi. Bütün hakāiklere aykırı uydurulmuş ve efsâneleşmiş, yalan şeylerin peşinde çırpınıyordum, hatta bütün mekteb hayâtım müddetince ve köyde gece yarılarına kadar gazete sütûnlarında siyâset, efsâne, roman yazılarını okuyor, gözlerim uykusuz kalan o geceler sebebiyle ağrımaya başlıyordu. Radyo dinlemek, çalgı çalmak, birinci ihtiyacım hâlinde idi.
SAYFA 386
Sonra halk arasına çıkıp Süfyân ordusunun yıkıcılığını bir inkılâb hâlinde halka anlatmak merâkında idim. Şimdi bütün rûh u cânımla reddettiğim o sözlerin hemen hepsinde Ey dâhîler dâhîsi, yarattığın gençlik ve sâire gibi îmânsızların sözlerini söylerdim.
Şimdi bütün ömrümün nefesi kadar, bu sözlerimi reddediyorum. Ve âdetâ şu andaki bîçâre durumumla, o zamandaki dîvâne ve sefîlâne durumumu tahkîr ediyorum. Beni bu durumlardan telkîni ve irşâdıyla Kur’ân yoluna çevirmeye sebep olan Fuâd Hocaya; ve benim Risâle-i Nûr yoluna girmeme sebeb olan ve nûrun kalplerine damlattığı ilhâm ateşleriyle bu zavâllıyı aşka getiren Mustafâ Usman gibi Safranbolu’lu kardeşlerime; ve Risâle-i Nûr’un ilhâmıyla, mütâlaasıyla eserler neşreden ve bu eserlerle hakîkati bana telkîn eden Şemseddîn Yeşil’e ebediyen minnetdârım. O zamanki gaflet ve küfür içinde geçen hayatıma bakarak, bugünkü îmânlı, aşklı, fakat en geride ve en zavâllı hayâtımı çok mes‘ûd görüyorum. Ve bu bahtiyârlığa beni kavuşturan Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e yüz binler def‘a şükrediyorum. Ve o Kadîr-i Zü’l-Celâl’den bu fakîr hakîri, bu zavâllı bîçâreyi, bu perişan âsîyi geniş şefkatiyle kabûl eden efendim Üstâdım hazretleri’nden ebediyen râzı olmasını binlerle niyâz ediyorum. O nûr-u îmân yolundaki bîçâreliğimle haddim olmadan maddiyâta tapan o bedbahtlara sanki şöyle diyesim geliyor ve diyorum:
SAYFA 387
Ey gaflet uykusu içinde yutturulan zehirlerle uyuşmuş, sersemleşmiş, körleşmiş, sağırlaşmış; ve behîmî zevklerle coşup, insanlıktan milyonlar derecede aşağı düşüp, hakîkî elemler ve ızdırâblar içinde çırpınan bedbahtlar Gelin, siz ve ben, bütün hevâî şeylerden, bu hayvânî arzulardan elimizi ve gönlümüzü çekelim. Ateş kaynayan sahrâda kuruyan boğazımıza bir avuç su ihtiyacı gibi, şu asırda esbâb ve tabiat zehirleriyle uyuşan ve kuruyan ve ölüme yüz tutan kalbimiz bir nûr-u îmân istiyor. Bir âb-ı hayât bekliyor. Gelin, bütün dünyamızı ve içindekileri ebedî terk ile hakāik-i Kur’âniyenin önünde diz çökelim. Ve o hakāikin gösterdiği ebedî saâdet yoluna dönelim. Evvelce yürüdüğümüz şekāvet ve helâket yolunun kirlerinden ve çirkâb-ı küfür ve dalâletten arınmak, temizlenmek için nûr denizine dalalım. Ve bugün ve bu asrın rehber-i saâdeti olan ve bu asırda saâdet-i ebediyenin en birinci vesîlesi olan nûr medresesine Risâle-i Nûr derslerine koşalım.
Saatlerce, günlerce, yıllarca alkışlayıp durduğumuz o yalancı sefillerden ve onların hakîkat diye gösterdikleri hayâl peşinden, o felâket yolundan ayrılalım, vazgeçelim, zulmetten nûra dönelim. Otuz seneden beri yalnız Rızâ-yı İlâhî için, kimseden minnet ve alkış istemeden, aklın ve havsalanın kabûl etmeyeceği, beşer vücûdunun tahammül edemeyeceği cânîyâne zulümlere göğüs geren Bedîüzzamân
SAYFA 388
Saîdü’n-Nûrsî Efendimiz’in önüne gelelim. Onun derslerine gönül bağlayalım. Onun risâlelerini üstâd edinelim. O zât, bizden alkış istemez, hediye istemez, ücret istemez, hürmet istemez. Yalnız bir şey ister: Îmânını kurtar. Maddeye bakma, ma‘nâya bak. Âciz insana tapma, Allâh’a tap. Evet, ey gāfil ve dalâlet yolundaki eski arkadaşlarım O zât, şu anda bulunduğu kemâlât-ı insâniyenin zirvesinden kendini küçük göstermek istiyor. Ednâ göstermek istiyor. Öyle iken, bizim dîvâne ve yalancı kahramanlarımız, yuvarlandıkları âdî ve pis çukurda kendilerini yüksekte görüp, milyonlara da göstermek istiyorlar. Ve öyle de her gün ve her fırsat buldukça Ben şunu yaptım, ben bunu yaptım. diye yıktıkları ma‘neviyât ve insanlık âbidesini i‘lân ederek, milyonlardan da alkış, minnetdârlık dileniyorlar. Vâ-esefâ Vâ-veyletâ Milyonlar esefler ve yazıklar olsun onlara ve onların cânîyâne ve şâkîyâne kahramanlıklarını takdîr ve tebrîk edenlere
Sonra gelin, bakın. O Üstâdın ve nûrun talebelerine bakın, onlardaki sadâkatin, bağlılığın derecesine bakın. Onlardaki ihlâsın, aşkın, îmânın ve yüzlerindeki nûrun kuvvetine bakın. Ve öyle ise gelin, bakıp bakıp da hayrân kaldığımız o mübâreklerin gittiği yola gidelim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç, çok kusûrlu talebeniz Mustafâ Sungur
SAYFA 389
[322]
Denizli ehl-i vukūfunun raporudur.
Bu parça hem Lâhika’ya, hem Üstâdımızın müdâfaâtının nihâyetine yazılacaktır.
[Bu rapor ibret için Lâhika’ya yazılsın.]
Birinci ehl-i vukūfun raporudur ki, bütün kuvvetiyle bizi mahkûm etmek için çalışmışlar, fakat İnâyet-i İlâhiye onların hücûmlarını nûrların parlak fütûhâtına vesîle eyledi.
İşte İnâyet-i İlâhiyenin parlak bir nümûnesi. Bütün kuvvetleriyle mahkûmiyetimize çalışan birinci ehl-i vukūfun bu raporları, Risâle-i Nûr’a takdîrkârâne bir medhiye hükmüne geçti. Biz dahi o ehl-i vukūfu helâl ettik, dost olduk.
Aleyhimde çok çalışan ehl-i vukūfun raporundandır. Ankara ehl-i vukūfu bunlardan ayrıdır. Bir derece insaflı raporlar da ayrıdır.
Suçlulardan Saîdü’n-Nûrsî, nâm-ı diğer Bedîüzzamân, kendi ifâdesi vechile, mukaddemâ şark harekâtında ilgili görülen; ve o târihte Van vilâyetinde ikāmet etmekte iken, Isparta’da ikāmete me’mûr edildiği sırada, başta tavsîf edilen aynı suçu işlediğinden ötürü, Eskişehir Ağır Cezâ Mahkemesi’nde 27 4 935 târîhinde tevkîf edilerek kendisine uydurduğu birkaç şahısla
SAYFA 390
birlikte yapılan duruşmalarından sonra, Bedîüzzamân’ın bir sene müddetle hapse konulmasına ve şerîklerinin de muhtelif cezâlara çarptırıldığı, Eskişehir Cumhûriyet müddeî-i umûmîliğinden celbolunan dosya meyânında mevcûd 8 11 943 târihli kayd-ı resmîden anlaşılmaktadır.
Bu sûretle müddet-i mahkûmiyetlerini ikmâlden sonra Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîdü’n-Nûrsî, şurada burada yine kendisine yakın hissettiği bazı kimselerin de iştirâk ve yardımlarıyla ve bunlarla sâf ve bîçâre denilecek derecede bulunanları kendine uydurmak sûretiyle, yazı ile ve bizzât görüşmelerle bazı fikir neşriyâtına devama başladıkları ve bu fa‘âliyetleri 1943 Temmûz ve Ağustos ayları târîhinde, Çivril’in Homa nâhiyesinde bazı ufak tefek fiilî hareketleri göze çarpması üzerine köyün ileri gelenleri ve halk tarafından ta'kib edilerek işin hakîkatine vukūf peydâ etmek emeliyle çıban gibi meydana çıkanların mâhiyetini araştırırken, alâkalı idare me’mûrları tarafından şüpheli görülen kimselerin ev ve dükkânlarında aramalar yapılarak netîcede Risâle-i Nûr isimli müteaddid cüz'den ibâret kitablarla, birkaç mektûb ele geçmesi üzerine, bu bâbdaki tahkîkāt derinleştirilerek, bu meyânda Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîd’in evinde yapılan 14 8 943 ve 18 9 943 târihlerinde aramalarda evinin odun kömür dolabının içerisinde ve odunların altında, çivili bulunan bir dolabın içinde ve soba üzerinde su
SAYFA 391
ısıtmak için kullanılan teneke içinden Hâşiyebazı kitab ve el yazması mektûb vesâirenin meydana çıkarıldığı; ve bunların bîtaraf ehl-i vukūf tarafından tedkîkinde, risâlelerden, Risâle-i Nûr’un 24. Lem‘a’sı tesettür hakkında olduğu ve üzerinde mahrem işareti bulunduğu ve bu risâlenin baş sahîfesinde dört hikmetten bahsolunmakta ve muhtelif sûretlerle tesettürün kalkmasına hücûm etmekte; ve bu risâlenin sonlarına doğru kadın bacaklarının teşhîri dolayısıyla bunların cehennemde yakılacağı;
ve 29. Mektûb’un altıncı kısmında ise mahremdir işaretleriyle Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine Altı öğüt vermekte; ve birincisinde Hubb-u câha aldanmamak ve o kudsî hizmetlerinden, o ma‘nevî ve ulvî cihâdlarından vazgeçmemelerine, bunun için servet hırsına ve şân ve şerefe ve avâm nazarında mevki‘ sâhibi olmaya hiç ehemmiyet verilmemesi istenmektedir. Ve bunların ehl-i âhiret için çok zararı var denilmekte
SAYFA 392
ve ehl-i ilhâd hafiyelerine ve ehl-i dalâletin propagandacılarına âlet olmamaları tavsiye edilmektedir.
İkinci öğüt Risâle-i Nûr’un neşrinde ve buna âit fikirlerin ta‘mîminde aslâ korkulmaması ve bu cihâd-ı ma‘nevîden vazgeçilmemesi tavsiye olunmakta; ve kendilerine bu işlerden vazgeçilmesini söyleyenlere Hizbü’l-Kur’ân etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Hayât-ı ebediyemize yüzde yüz zarar veren bir yola bizi ihtiyârımızla sevkedemezsiniz. Ustabaşımız olan Saîdü’n-Nûrsî’nin yüzünden bizim gibi ona dost olanlardan kim zarar görmüş, kim belâ görmüş ki, biz göreceğiz Denilmekte; ve üçüncü öğüt olarak tama‘ yüzünden aldanmamak için telkînler yapılmaktadır.
Ve yine şâkirdlerine hitâben Saîd’e neden bu kadar hürmet edip arkasına düşüyorsunuz diyenlere karşı dördüncü öğüt ile cevâb vermek istenilmektedir ki, bu da kendisinin İslâm dininin neşrine çalışan ve Hizmet-i Kur’âniyede bulunan bir şahıs olup, kendisi yok olsa dahi bir çok merkezlerde çalışanlar bulunacağını söylemektedir. Beşinci ve altıncı öğütlerle daha bir takım şâkirdleri i‘timâd ve i‘tikāda da‘vet etmektedir.
Bu kitabın zeylinde kırmızı mürekkeble ve üç ay işaretiyle mahremdir diye yazılı olan kısmında, istikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyli, yazdığı; ve kendilerine musallat olan insafsız, zâlim ve gaddârlara karşı bir arzuhâl