
SAYFA 335
Evvelâ sandalyenin üzerine sonra yazıhânenin üzerine çıktı. Daha sonra kasanın üzerindeki çokça dînî, yani Risâle-i Nûr kitablarının bulunduğu yerin karşısında mağazanın camekânına âit olan kırık camın üzerine çıktı. Arkasını dışarıya, yüzünü kitablara çevirerek, sâat on bir, alaturkaya kadar kitablara bakarak durdu. Yazıhâneye müteaddid def‘alar girip çıktık. Hiç kimseden ürkmedi ve deprenmedi. Hatta gelen birkaç müşteri ve hâfızlara gösterdim. Sâat on birden sonra mağazayı kapayacağımız sırada, bu hayvana bir zarar gelmesin diyerek, aldık, sokağa bıraktık. Uçtu gitti. Tekrar hulûlüyle şeref-yâb olduğumuz mukaddes ve mübârek bayramınızı candan tebrîk eder ve cümle Risâle-i Nûr talebeleri ve mü’min kardeşlerimiz hakkında çok hayırlı bayramlarıyla hem dünyevî, hem uhrevî şefâatinize mazhariyetimizi diler, mübârek el ve ayaklarınızdan öperim
Sabrî
[302]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Sakın, hiç müteessir olmayınız. Hastalığımın mâhiyetini size beyân etmek lâzım geliyor. Bundan ziyâde müteessir olanlara da göstermeyiniz. Hem de hiç merâk etmeyiniz.
SAYFA 336
Çünkü bütün ağır elemlerime ve gaddarların dehşetli desîselerine ve sıkıntılı hastalığıma, hatta ölümümü ta‘cîl eden ağır belâlara, musîbetlere karşı nûr şâkirdlerinin kesretli, makbûl duâları kâfî geldiğini kat‘iyen kanâatim gelmiştir. Ben sizi müteessir etmek için bu mektûbu yazmıyorum. Belki ma‘nen bir sevinç içindir.
Evvelâ: Şimdi bir hâletimi size beyân etmek için sinir hassâsiyetiyle ve bu def‘aki tesemmümün, doğrudan doğruya dimağıma ilişmesi ve damarlarımı sarsmasıyla, iki hâletimi beyân ediyorum.
Birincisi: Öyle bir nisyân, bir unutkanlık bu tesemmümden gelmiş ki, kendi abdest, yemek gibi şahsî işlerimi çok zorla görebilirim. Bir kaşık veya bir kabı almak için kapıyı açıyorum. unutuyorum. Bu hâlden dehşet aldığım hâlde, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risâle-i Nûr’a temas eden hâllerde ve evrâdlarımda o acîb nisyân şimdilik gelmedi.
İkinci hâl: Pek garîb bir hiddet ve bir teessür o zehirden bana ârız olmuş ki, sinek kanadı kadar bir ârıza beni mütessir edip hiddete getiriyor. Bîçâre bana hizmet eden sâf ve sâdık hizmetçiler de, o lüzûmsuz hiddetlerden azâb çekiyorlar. Uzun zamanlarda iki Süleymân’ın hiç beni hiddete getirmeyerek hizmet ettiklerini, çok hasretlerle onları ve o zamanları tahattur ediyorum. Şimdi tahakkuk etti ki, bana sûikast edenler, iki noktayı hedef etmişler ki, ona göre zehirli maddeleri bulmuşlar.
SAYFA 337
Birinci nokta: Dimağıma zarar verip, tâ nûrlara hizmetim olmasın. Bedbahtlar bilmiyorlar ki, binler nûr sâhibleri ve yüzer nûr mecmûaları, benim bedelime binler derece ziyâde o vazîfeyi görüyorlar.
İkinci nokta: Sabır ve tahammülü kırmak, hiddetimden istifâde etmek, bir mes’ele çıkarmak, hakîkaten ihsân-ı İlâhî ile hârika bir sabır ve tahammül olmasa idi, tahammül edilmezdi. Fakat o bedbahtlar bilmiyorlar ki, yüzer başım ve yüzer haysiyetlerim ve şereflerim ve râhatlarım ve hissiyâtlarım olsa, Risâle-i Nûr’un selâmetine kemâl-i sürûr ile terkediyorum. Fakat bazı resmî adamlar bütün bütün kanun hâricinde garazkârâne ve sinirlerime kasden ilişmeleri çok ağır olur.
İnşâallâh onlara karşı sabrın güzel netîcesi, bütün o elemleri izâle edecek. Hayırlara çevirecek.
Sâniyen: Bu def‘aki sûikasde gizli düşmanlara müsâadekâr veya teşvîkçi bazı resmî me’mûrlardan öyle bir hiddet geldi ki, tahammül edemiyorum diye telâş ettim. Birden, cennet ucuz değil ve cehennem lüzûmsuz değil, hâtıra geldi. Hiddet gitti. Çok şükür ki, bu vakitte o herifler yanıma gelmiyorlar. Yoksa belki tahammül edemezdim. Aradıkları ve bulamadıkları mes’ele çıkacaktı. Zâten bu üç seneden beri bütün maksadları, benim hakkımda beni hiddete getirip, böyle bir mes’eleyi yapıp habbeyi yüz kubbe ederek bîçâre ehl-i îmâna zarar ve telâş vermekti. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür
SAYFA 338
olsun ki, damarlarıma en şiddetli ve alçakçasına dokundukları zaman, yine Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin selâmeti için hârika sabır ve tahammül ihsân ediyor.
Bugünlerde bu ziyâde teessürât ve gaddârlara hiddet ziyâdeleştiği bir anda, birden ihtâr edildi ki, sana karşı ettikleri cinâyetlerin cezâsı olarak cehennem yeter Ve yakında ebedî i‘dâm ile kabrin haps-i münferidinde dâimî azâb çekmek, senin hayfını ve intikāmını yüz derece ziyâde alabilir. Sen de sabır ve tahammül ve mücâheden nispetinde sevâb alırsın, diye şiddetli ihtâr edildi. Ben de rûh u cânımla kabûl ettim. Fakat o hâlde Hücumâtü’s-Sitte’nin âhirinde, Ben öldükten sonra bin tane bana zulüm edenler geberecekler. fıkrası zihnime ilişti. Acaba nûr şâkirdleri benim intikāmımı aramasınlar mı? Size haber veriyorum ki, müntakim-i Kahhâr’ın gadabı, onlara kâfîdir. Kardeşlerim ve Risâle-i Nûr talebeleri zâlimlerden intikāmımı almaya çalışmasınlar. Cenâb-ı Hakk’a havâle etsinler. Belki bir cihette o zâlimlerin, hadsiz azâb çekeceklerine acısınlar.
Elhâsıl: Eğer emr-i Hakk vâki‘ olsa, ölsem, benim intikāmımı aramayınız. İntikāmımı nûrlar almışlar. Onların güvendikleri putlarını kırmışlar. Kabir azâbı ve cehennem dahi onları bekliyor Umûm kardeşlerime binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 339
[303]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: لِكُلِّ مُصٖیبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ Risâle-i Nûr’un kahramanlarından ve Hâfız Alî’nin makamına geçen merhûm Hasan Feyzî’nin vefâtı, Denizli’ye ve Risâle-i Nûr dâiresine ve bu memlekete ve Âlem-i İslâm’a büyük bir zâyiâttır. Fakat kendisi, pek samîmî ve hâlis ve fevkalâde beyânâtıyla ve dersleriyle, İnşâallâh kendi yerinde çok Hasan Feyzîlerin yetişmesine bir zemîn ihzâr etmiş, sonra gitmiş. Aynen biraderzâdem Abdurrahmân gibi, bir iki senede on sene kadar nûrlara kıymetli hizmet etti. Güyâ o da, Abdurrahmân da, çabuk dünyadan gideceğiz diye, on senelik vazîfeyi bir iki senede gördüler. Ben, merhûm Hasan Feyzî’nin vefâtını, onun şahsı i‘tibâriyle tebrîk ediyorum. Ve Denizli’yi ve nûr dâiresini ve bu memleketi cidden ta‘ziye ediyorum. Bu çeşit zü’l-cenâheyn ve hakîkî mü’min ve müdakkik bir âlim ve yüksek bir edîb, muallim ve te’sîrli bir vâiz ve müderrisi kaybettiği için büyük bir musîbettir. Cenâb-ı Hakk, İnşâallâh Denizli gibi kahramanlar ocağından çok Hasan Feyzî ruhunda nûrlara sâhib ve nâşir çıkaracak. Bir tane toprak altına girer, vefât eder, fakat yüz tane sünbülünde meydana geldiği gibi, rahmet-i İlâhiyeden
SAYFA 340
ümîd-vârız ki, Hasan Feyzî de öyle kudsî bir sünbül verecek Çok Hasan Feyzî’ler nûr dâiresinde yetişecekler, vazîfesini daha ziyâde yapacaklar.
Sâniyen: Bu kahraman kardeşimizin, hayâtta kaldığı gibi, defter-i hasenâtına her birimiz, ma‘nevî kazançlarımızı umûmda olduğu gibi, husûsî bir sûrette dahi o kardeşimize hediye etmeliyiz. Ben kendim onu da, Hâfız Alî, Hâfız Mehmed ve Savalı Ahmed ve Mehmed Zühdü’nün beşincisi olarak evliyâ-yı azîmenin hâs dâiresinde, ma‘nevî kazançlarımı ona da bağışlamayı karar verdim. O zâtın ağır şerâit altında nûrların intişârına büyük hizmet eden nûr hakkındaki fıkraları, Lâhika’da olduğu gibi, münâsib gördüğünüz bazı mecmûaların âhirine de o te’sîrli mektûblarının birer tanesini ilhâk ediniz. Nasıl ki Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’da yazılıyor, tâ onun o canlı fıkraları, onun bedeline nûrlara hizmet etsin.
Hem benim bedelime, onun küçücük Medrese-i Nûriyesi olan hânesindeki akrabasına ve Denizli ve civârındaki büyük Medrese-i Nûriyedeki refîklerine ve talebelerine ve nûr şâkirdlerine ta‘ziyemizi teblîğ edip deyiniz ki: Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefâttan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.
Hem size bundan evvel yazdığım mektûbdaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perişaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefâtı gününden başlamış. Hatta o te’sîr, ihtiyârımı selbetmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim.
SAYFA 341
Demek ikinci bir rûhum hükmünde, Hasan Feyzî benim bedelime ölmüş ve ölüyor. Hatta onun vefât mektûbunu, bütün bütün âdetime muhâlif bir buçuk sâat elimde iken açamıyordum. Her ne ise Bütün bu elîm acılara mukābil, inâyet-i İlâhiye imdâda geldi; hem kendimi, hem onu, hem Nûrcuları mesrûrâne rûh u cânımızla ta‘ziye içinde tebrîk ettim. Bin Bârekallâh ve binler Rahimehullâh dedim, terhîsini alkışladım.
Sâlisen: Merhûm Hasan Feyzî’nin berzaha gitmesi ve vazîfesi münhall kalması ve mekteblileri nûrlara sevkeden yüksek muallimlik ve mekteb-i fünûnunda mütefenninlik sıfatları çok mekteblilere bir parlak nümûne-i iktidâ olması cihetini teessüfle düşünürken, birden aynı sistemde hem muallim, hem iki mahdûmuyla Nûrcu, hem Hasan nâmında, hem bu iki Hasanlar gibi müstesnâ ve fedâkâr bir muallim olan Ahmed Fuâd’ı nûr dâiresine girmeye vesîle bulunan Dadaylı Hâfız Hasan’ın üç seneden beri hiç mektûbunu almadığım ve hâlini ve nûrlara devamını bilemediğim hâlde, bir mektûbunu aldım. Dedim: Bir muallim Hasan gitti, yerine bir muallim Hasan ve çok fedâkâr diğer bir muallim Ahmed geldi. Aynı vakitte, hacca giden yeni gelen Bolvadinli bir Hasan yanıma geldi. Nûr dâiresine girdi, risâleleri aldı, tenevvür etmeye başladı.
Üç dört sâat sonra, Emirdağı’nın bir Husrev’i ve Feyzî’si, çok hayırlı olan Tabîb Hayrî yanıma geldi. Dedi: Buranın ehemmiyetli bir mekteb muallimi Abdurrahmân,
SAYFA 342
nûrlara talebe olmak istiyor. Kabûl etseniz, Asâ-yı Mûsâ’yı vereceğiz. Dedim: Veriniz.
Hem o merhûm Hasan Feyzî gibi az zamanda çok hizmet eden kardeşimiz Mustafâ Usman’ın o günde gelen mektûbunu gördüm ki, Kastamonu Lisesi’ni kısmen bir cihette şereflendiren, şimdi Dârü’l-fünûn’u nûrlandırmaya çalışan mektebli Mustafâ, nûr makinesi münâsebetiyle nûrlara zarar gelmemek için matbûât kanununu hâtırlatıp ihtiyâtkârâne muhâberesinden bahsediyor. Hâşiye
Ben dedim: Hadsiz şükür olsun ki, bir muallim terhîs edildi, onun bedeline iki Hasan ve iki Mustafâ ve üç muallim ve bir çalışkan müteallim, vazîfeleri içinde Denizli kahramanının vazîfesini görüyorlar. İşte bu hâl işâret eder ki, nasıl Hâfız Alî gitti, Denizli onun yerine geldi, acısını unutturdu. Öyle de bir Hasan Feyzî gitti, yerine bir Dârü’l-fünûn gelecek, İnşâallâh acısını unutturacak. Umûm kardeşlerime selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz ve duânızla hastalığın tehlikesini geçiren Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 343
[304]
Muharrem 3
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Kahraman Nazîf’in ve hakîkaten Nazîf ruhunda ve sadâkatında kendi arkadaşlarının makine ile ve sâir cihette nûra hizmetleri, bu memleketi cidden minnetdâr edecek bir vaz‘iyettedirler. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn. Husûsen makinelerinin mahsûlâtı hem zînetli, hem açık, hem sıhhatli Hâşiye olmasından, büyük bir muvaffakiyettir. Cenâb-ı Hakk Nazîf’e çok Salâhaddînler, İbrâhîmler vermiş.
Benim kendi yazımla, Zülfikār’ın başında bir parça yazımı istiyor. Gönderdiği yağlı dört sahîfeyi, kendi yazımla bu râhatsızlığım zamanında bizzât yazamadığımdan, ben söyleyip benim dâimî kâtibim yazsın. Bazı kelimeleri ben yazacağım.
Nazîf kardeşimizin hem İstanbul, hem İnebolu Nûrcularının nâmına bayram ve yeni sene teberrükü hesabına gönderdiği maddî üç nevi‘ teberrükü aldım. Onların umûmu nâmına âdetime muhâlif olarak kabûl ettim. Allâh onlardan râzı olsun. Âmîn. Onların hâtırı için kāidemi kırdım. Ve ma‘nevî ve firdevsî olan nûr
SAYFA 344
Zülfikār’ı ikinci Salâhaddîn olan Küçük İbrâhîm’in nâmına ve ekseriyet-i mutlaka Sözler’i gāyet güzel bir sûrette yazan Nazîf sadâkatında ve alâkasında bulunan kardeşimiz Mustafâ Usman’ın umûm Safranbolu Nûrcuları nâmına gönderilen iki mecmûayı da beraber aldık. Cenâb-ı Hakk Zülfikār’ın ve o iki mecmûanın harfleri adedince onların, İbrâhîm ve Mustafâ ve İzzet ve rüfekālarının ve yardımcılarının defter-i a‘mâllerine hasenâtlar yazsın. Ve her harfine mukābil yüz rahmet eylesin. Âmîn.
Hakîkaten Mustafâ Usman, ehemmiyetli ve çok gayretli iki cenâh buldu. Nazîf’in Salâhaddîn’i ve İbrâhîm’i gibi, muallim Ahmed Fuâd’ı ve Dârü’l-fünûn’daki Mustafâ Oruç’u bulmuş. O iki cenâhla, İnşâallâh nûr hizmetinde çok iş görecekler. Hatta Mustafâ Oruç’la muallim Ahmed Fuâd gibi zâtların bu sırada te’sîrli bir sûrette hizmet-i nûriyeye geçmeleri, Denizli kahramanı Hasan Feyzî’nin vefât acısını bir derece izâle ediyorlar. Küçük İbrâhîm, Nazîf’e ikinci bir Salâhaddîn hükmüne geçip çoluk ve çocuğuyla, refîkasıyla ve kardeşiyle nûra ve makineye pek ciddî çalışması, mektûbunda nâmları bulunan Sâlih ve Gülcü Hüseyin Hâşiye ve Osmân ve Zühdü ve İzzet ve Ömer ve sâire oradaki Nûrcuların sebâtkârâne, sarsılmadan nûr hizmetinde terakkî
SAYFA 345
etmeleri, bizleri çok mesrûr ettikleri gibi, bu memleketi ileride çok minnetdâr edecekler. Mâşâallâh İnebolu, küçük Isparta ve tam bir Medrese-i Nûriye olduğunu isbat ettiler.
Sâniyen: Nûrs köyü ve Nûrsî lâkabımla ve nûrlara münâsebetdâr üniversite mektebinin pek gayretli bir Nûrcusu ve bir Abdurrahmân ve bir Salâhaddîn kābiliyetinde Mustafâ Oruç’a, evvelce eski harfle gönderdiğimiz mecmûalardan sonra, yeni harfle sekiz dokuz parçayı da, onun istemesi ve üniversite talebeleri çok muhtâç ve müştâktır demesi üzerine gönderdik. Fakat o genç şâkird tecrübesi az olmasından, nûrların himâyesine kâfî gelmediğinden ve lâyık ellere vermek ve muattal kalmamak için, nûr şâkirdleri, husûsen İstanbul’a yakın veya uğrayan yâhûd İstanbul’un içinde bulunanlar, nûrun neşir ve himâyesinde ona yardım etmek lâzımdır.
Sâlisen: Denizli’nin bir ma‘nevî kahramanı merhûm Hasan Feyzî’nin rahmetullâhi aleyh Isparta kahramanı merhûm Hâfız Alî’nin rahmetullâhi aleyh yanına gitmesi, gerçi bizi çok müteessir ediyor, fakat onun gāyet hâs bir talebesi ve nûrun hâlis bir şâkirdi Sıddîk Muharrem’in dediği gibi deriz: O, bir cihette ölmemiş, belki vazîfesini acele bitirmiş. âlem-i berzaha istirâhat için gitmiş, terhîs edilmiş. Hâfız Alî ile beraber, ma‘nen, şefâatleriyle ve bıraktıkları te’sîrli nûr hakkındaki eserleriyle yardım ediyorlar, yine ma‘nen nûra
SAYFA 346
çalışıyorlar. Elbette ma‘nevî şehîd hükmünde olmalarından, Meyvenin On birinci Mes’elesindeki İlm-i Nahiv talebesinin kendini medresede bildiği gibi, Hâfız Alî ile nûr hakîkatlerinin müzâkeresini ve vefât eden Nûrcular dâiresinde meşgūl olmalarını, merhamet-i İlâhiyeden kuvvetli ümîd-vârız. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk onun vazîfesini dünyada gördürecek nûr dâiresinde çok Hasan Feyzî’ler Hâşiye yetiştirecek.
Yalnız o mübârek kardeşim, benim gibi resmî ilâçlardan çekinmediği için bir sehivdir. Ben ondan ziyâde ızdırâbda iken, Nûrcuların duâsı yeter diye maddî ilaçları aramadım. Ve hastalık hakkında kimsenin fikrini alıp evhâm etmedim. O merhûm kardeşimiz, bu noktada bana muvâfakata muvaffak olamamış. Nûrlar hakkında parlak fıkralarında, bu bîçâre kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve nûr vazîfesini acele yapmasıyla istirâhat âlemine gitti. Ben hem onun akrabasını,
SAYFA 347
hem Muharrem gibi kıymetli, ciddî talebelerini ve Denizli ve civârı Nûrcularını tekrar ta‘ziye edip, bizler gibi onlar da o merhûmu hasenâtlarına hissedâr ederek hasenât cihetinde ölmemiş gibi, defter-i hasenâtına haseneler yazdırsınlar diyerek, umûm onlara binler selâm ve ona binler rahmet deriz.
Râbian: Bir zaman bin kalemle nûrlara çalışan Sav kahramanlarından ve nûrların ehemmiyetli şâkirdlerinden Mustafâ Yıldız’ın hüdhüd misâl kuşu, Hüdhüd-ü Süleymânî nev‘inde nûr işleri hakkında hârika vaz‘iyetleri göstermek acîb değil, çok emsâli var. Kuşların nûrlara alâkadârlıkları, çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Hapishânede, hakîkaten şahsıma ve Nûrcuların ittihâdına ve mahbûsların Nûrcularla tevâfukuna unutulmayacak derecede hilmî ile hizmet eden ve memleketinde hapisten evvel ve sonra kahramânâne çalışan ve ismine tam mutâbık Sâdık Bey’in, akrabasıyla ve vâlidesiyle tebrîkine ve benim nâmıma orada kurban kestiğine mukābil, bin bârekallâh ve Mâşâallâh deriz. Ve onunla Risâle-i Nûr’a hem talebe ve bize selâm gönderen Sâlih oğlu Osmân’a, hem selâm ederiz, hem nûr dâiresinde kabûl edildi deriz.
Hâmisen: Herhalde birinci nükte-i kenziyede iki yerde لا nın yerinde لام ın sehven yazılması, tashîh edilmeli. Makine mahsûlâtında münâsib gördüğünüz zaman tashîh edilsin. Bahâne arayan i‘tirâzcılar, bu sehivden bulantı verebilirler.
SAYFA 348
Nazîf’in Zülfikār başında Zülfikār kılıncının sûretini güzel yapmış, bize göndermiş. Biz de size bir adedini gönderiyoruz. Hem Mustafâ Oruç’un, hem Hasan Feyzî’nin fıkrası Lâhika’ya geçmek için beraberdir. Nazîf’in gönderdiği yağlı dört sahîfeye, başta nûrun mahkeme tarafından serbestiyetine dâir bir fıkra ve felsefe hakkındaki iki kısma dâir fıkra ve mu‘terizlere karşı üç esas fıkrası ve bu mecmûa büyük bir bahçedir, her adam, her meyvesini elde edemezse de ne kadar bilse kârdır, ilh; fıkrası yazılacak.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza binler selâm ve muvaffakiyetlerinize ve selâmetinize binler duâ ve duâlarınıza muhtâç ve duâlarınızdan dâimâ istifâde eden kardeşiniz, hasta fakat tehlikesini geçiren
Saîdü’n-Nûrsî
Kahraman Nazîf’in Zülfikār’la beraber Asâ-yı Mûsâ’yı yeni hurûfla güzelce yazması, çok isâbettir. Hakîkaten gençlere, husûsen İstanbul Dârü’l-fünûn’una çok lüzûmu var. Bu def‘a üç sahîfeyi numûne için bize göndermiş.