
SAYFA 51
وَاَنْ تَرْفَعَ وُجُودَنَٓا اِلٰی فَلَكِ الْعِرْفَانِ وَاَنْ تُثَبِّتَ شُهُودَنَا فٖی مَقَامِ الْاِحْسَانِ یَٓا اَللّٰهُ یَا نُورُ یَا وَاسِعُ یَا غَفُورُ یَا مَنِ السَّمَٓاءُ بِاَمْرِهٖ مَبْنِیَّةٌ وَالْغَبْرَٓاءُ بِقُدْرَتِهٖ مَدْحِیَّةٌ وَالشَّوَاهِقُ بِحِكْمَتِهٖ مَرْسِیَّةٌ وَالْقَمَرَانِ بِفَضْلِهٖ مُضٖٓیئَةٌ نَسْئَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذٖی تَرَقْرَقَتْ مِنْهُ الْخُنَّسُ وَالْاَزْهَرَانِ وَتَجَلْجَلَتْ مِنْهُ الْعَنَانُ حِرْزًا مَانِعًا وَنُورًا سَاطِعًا یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ یُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَطاِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُولِی الْاَبْصَارِ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza dâimâ muhtâç günâhkâr kardeşiniz Halîl İbrâhîm
[182]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bir bîçâre ve vesveseli ve hassâs ve dinsizlerle görüşen bir adam, bir meşhûr duâ-yı Nebevî hakkında bu akıl hâricindeki sevâb ve fazîletine dâir bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: Râvî, Ehl-i Beyt’in imâmlarındandır. Hâlbuki hadsiz bir mübâlağa görünür. Meselâ içinde der: Bu duânın bir harfine mukābil, Kur’ân kadar sevâb verilir. Hem göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sâhibini gördükçe, kürsîlerinden
SAYFA 52
inip ona pek büyük bir tevâzu‘yla hürmet ederler. Bu ise, aklın ve mantığın mikyâslarına gelemez; diye, Risâle-i Nûr’dan imdâd istedi. Ben de Kur’ân’dan ve Cevşen’den ve Nûrlardan gāyet kat‘î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevâb verdim. Size gāyet kısa bir icmâlini beyân ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:
Evvelâ: Yirmi dördüncü Söz’ün bir dalında on adet usûl var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevâbını al.
Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a‘zamın mazharı ve kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve câmi‘ meyvesi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyâs etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde ve acîb sevâb, Zât-ı Ahmediye’nin asm velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umûmî değil. Belki o duânın mâhiyetinde böyle hârika bir kıymet var ve ism-i a‘zam mazharı olan zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevâb mümkündür. Fakat gāyet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfî gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.
Sâlisen: O duâ, nasılki Zât-ı Ahmediye’ye asm baktığı vakit, mübâlağadan münezzeh ve ayn-ı hakîkat oluyor; öyle de, o duâdaki yüzer Esmâ-yı Hüsnâ’nın hakîkatlerine
SAYFA 53
baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellîlerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhissalâtü Vesselâm haber vermiş ve teşvîk için mübhem ve mutlak bırakmış. Sonra mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka bilfiil vâki‘ ve külliye telakkî edilmiş.
Râbian: Yirminci Lemʻa-i İhlâs’ta bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir cennet verilmesine dâir uzun bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca cennetin verilmesi, bildiğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hânesine çok cihetlerle mâliktir, sâhibdir. Öyle de zemîn yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nevi‘ mâliktir, tasarruf ve istifâde edebilir.
Hem koca dünyayı, benim Hâlık’ım, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir. Demek bazı fevka’l-had, hârika ve akıl hâricindeki bir kısım sevâblar, bu mezkûr hakîkate bakar.
Hem İslâmiyet’te her sevâbın, her fazîlet-i a‘mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duâda, bir zerre sevâbımızda, o duâda bir dağ kadar sevâb ve feyzî kazanan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, husûsî virdler ve duâlar ve şerîat ve risâlet cihetiyle değil, belki Velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyân eder. Kendine tam tebaiyet eden hâs vârislerini,
SAYFA 54
o noktalara teşvîk eder. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, Lillâhi’l-hamd kurtuldu, tam kanâati geldi. Belki sizin bazılarınıza bir fâidesi var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu fıkra bir derece mahremdir, yalnız hâslara mahsûstur.
[183]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Çok def‘a hâtırıma geliyordu ki, neden herkesten ziyâde medreseden çıkanlar Risâle-i Nûr’a sarılmaları lâzım iken, en ziyâde çekinen, onlardan resmî vazîfeyi alanlardır?
Şimdi birden hâtıra gelen cevâbın biraz kısmını beyân etmek lâzım geldi.
Evvelâ: Gizli münâfıklar aleyhimizde büyük makāmlarda olanların bir kısmını isti‘mâl ederek resmî bir tarzda şiddetli propaganda etmelerinden, bütün resmî me’mûrlar ürkmeye ve çekinmeye mecbûr olmuşlar. Onlar içinde dahi enâniyetli ve evhâmlı ve
SAYFA 55
bid‘aları kabûl eden hocalar, daha ziyâde çekinmeye başlamışlar, kendilerine bir özür, bir bahâne aramışlar. Risâle-i Nûr’dan İşârât-ı Seb‘a’nın bid‘acılara şiddetli tokadı ve On Sekizinci Lemʻa’da İmâm-ı Alî’nin ra Ercûze’de, ulemâü’s-sû’ hakkında dehşetli tokadı ve bid‘alara bir derece ve bir cihette müsâid olan Vehhâbîlik Mezhebi’ni perde altında kabûl edenlere, Yirmi Sekizinci Mektûb’un Vehhâbîler hakkındaki mes’elenin tokadı ve Kur’ân tercümesini yapan ve Kur’ân yerinde tercümesinin okunmasına cevâz gösterenlere Risâle-i Nûr’un şiddetli tokatları ve derd-i maîşet zarûretini ve mevki‘-i ictimâîde haysiyetini düşünmeleri sebebiyle hocalar, hatta İstanbul’un eskide dost hocaları kaçmaya ve az bir kısmı tenkîde çalışmaya, hatta Âl-i Beyt ve İmâm-ı Alî’ye adâvetleri bulunan müfrit Vehhâbîlik hesabına Risâle-i Nûr’un Âl-i Beyt ve İmâm-ı Alî’nin bir ma‘nevî hediyesi ve eseri olmasından, i‘tirâz etmeye başlamıştılar. Fakat biz İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz, belki bir cihette memnûnlarız. Çünkü başkalara nisbeten ilişmiyorlar.
Hem merhûm Fetvâ Emîni Alî Rızâ ve merhûm Ahmed Şîrânî ve merhûm Şevket Efendi ve merhûm Mehmed Âkif gibi insaflı ve Risâle-i Nûr’u fevkalâde takdîr ve tahsîn eden o muhterem ve merhûm zâtların hâtırı için, biz İstanbul hocalarına dostuz, onlardan gücenmeyiz. İnşâallâh bir zaman Yirminci Lemʻa-i İhlâs kendini onlara okutturacak, o eski dostları da yeni dostlar yapacak.
SAYFA 56
Kardeşlerim Herkes sizin gibi sebâtkâr olamaz. Perde altında Nûrcuların kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak için bazı hocalar vâsıta oluyorlar. Aldanmayınız ve sarsılmayınız ve onlarla münâkaşa etmeyiniz. Mümkün oldukça dostâne muâmele ediniz. Biz mü’minlerle kardeşiz deyiniz ve bu pusuladaki noktaları unutmayınız, tâ sizi aldatmasınlar.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[184]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ اٰمٖینَ
Azîz, Sıddîk, Mübârek, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün rûh u cânımla sizin çok mübârek şuhûr-u selâsenizi tebrîk ederim. Ve Receb-i Şerîf’inizi ve Leyle-i Regāibinizi de tebrîk ve tes‘îd ederek hakkınızda ve şirket-i ma‘neviyemiz hakkında her bir dakîkası bir gün ibâdet kadar hayırlı ve sevâblı olmasını nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyeden niyâz ile ricâ ederiz.
Sâniyen: Bir kısım Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nda müstensihlerin çok sehivleri var. Tashîhe ziyâde dikkat ve himmet lâzımdır. Husrev ve yardımcıları elhak fevkalâde iş görüyorlar. Ve şüphesizdir ki onlar inâyete mazhardırlar. Yoksa bu ağır
SAYFA 57
şerâit altında, elim de bağlı gibi olması cihetinde, nûrlara ve Nûrculara çok zarar olurdu. Hâşiye
Sâlisen: Husrev’in himmetiyle dâireye giren ve nûrun yeni şâkirdlerinden bana mektûb yazan Hatîce ve Râbia, hâslar içinde kabûl edildiler. Ve çok alâkadâr olduğum Barla’da, harâretle Bahrî ve evlâdı ve Eyyûb ve Alî ve Mehmed ve Süleymânların gayretleriyle nûrlar dersine çalışmaları, beni sevinçle ağlattırdı. Ben bütün Barla halkına, husûsen Süleymânlar ve Bahrî ve Mehmed’ler ve Mustafâlar, eski zamanda nûrlara kıymetdâr hizmet eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk ve mübârek Hâfız Hâlid ve İmâm Hakkı Efendi ve Muhâcir Hâfız Ahmed ve evlâdı ve ahfâdı ve Şem‘î ve bana çok hizmet eden Abdullâh Çavuş ve oradaki komşularıma, ricâlen ve nisâen binler selâm ve duâ ederim ve bu mübârek aylarda duâlarını isterim.
Râbian: Bahrî ve evlâdları üç Asâ-yı Mûsâ yazdıklarını şimdi haber aldım. Muhâcir Hâfız Ahmed ile Barla’da kardeşlerimizin hesabına hem Kâzım’ın, hem Berber Mehmed’in ciddî hâlisâne mektûbları Lâhika’ya girmeye hak kazandılar ve Bahrî’nin güzel manzûmesi, küçük bir Medrese-i Nûriye olan hânesi hesabına tam girebilir.
Medâr-ı hayret bir latîf inâyettir ki, Büyük Mustafâ’yı rh aynen merhûm Abdurrahmân gibi hem sadâkatıyla, hem kalemiyle, hem iktidârıyla nûrlara hizmet edeceğini kalbime
SAYFA 58
ihtâr edilmesiyle, o zamanda Abdurrahmân’ın vefâtını unutmaya çalıştım. Hakîkaten Küçük Ali, o hâtıra-i gaybiyeyi kalem cihetiyle dahi tam tamına tasdîk ettirdi. Kardeşinin kalemini kendisi aldı. Sarı bıçağı, elmas kılıcı yaptı. Demek o zaman, onu da mübârek Mustafâ’nın ruhunda hissetmiştim.
Hem Muhâcir Hâfız Ahmed, hem bana hizmet, hem nûrlara alâka ve sadâkat noktasında nûrların birinci talebesi ve fedâkâr bir nâşiri kalben hissetmiştim. Hâlbuki kalemle hizmete muvaffak olamadı. Çok def‘a o gaybî hissimi tahattur ederdim. Sonra birden hem oğlu Kâzım, hem dâmâdı Bahrî, hem diğer dâmâdı Berber Mehmed ondan his ve ümîd ettiğim metînâne hizmeti fevkalâde bir alâka ve sadâkatle tam tamına yerine getirmeye, çalışmaya başladılar. Hatta hafîdeleri dahi ma‘sûm şâkirdler içine girmişler. Umûma selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(185)
Gāyet ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, Recebinizi tebrîk mektûbunu kısmen yazdım. Sonra bir kısmını beyaz bıraktım. Âhirlerinde medâr-ı hayret bir inâyet bahsini yazdım. Muhâcir Hâfız dâmâdı Bahrî’nin evlâdları ma‘sûm şâkirdler içindedir diye sabahta yazmıştım. Şimdi ikindide hem Bahrî’nin şimdiye kadar hiç almadığım, hem
SAYFA 59
mahdûmunun mektûblarını aldım. Aynen onlar benim tasavvurâtımı yazdıklarımı görmüşler gibi iki mektûb bu manzûmeyi yazmışlar. Lâhika’ya girsin
Hânesi bir küçücük Medrese-i Nûriye olan Bahrî’nindir.
Yirmi Birinci Lemʻa bize oldu bir muallim-i zâhir
Milyonlar şükür olsun Allâh’a, te’sîr etmedi sevgili Üstâdımıza zehir
Yirmi Beşinci Lemʻa umûm hastalara olur panzehir.
Risâle-i Nûr ve hâs talebeleri herkese doğru yolu gösterir.
Onuncu Söz haşri, neşri güneş gibi bu asır halkına eyler beyân.
Sevgili Üstâdımız biz âcizleri de hâs duâna dâhil eyle, kalmayalım yollarda yayan.
Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri, şirin bülbülleri Hasan Feyzî,
Halîl İbrâhîm, hepsi de takdîre şâyân.
Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.
Bu asırda nûrla alâkadâr olmamak çok çetin
Sirâcü’l-gāfilîn Gençlik Rehberi, mübârek risâleyi takdîr eyledi Abdülmetîn.
Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.
Engin yokuşu, dere tepe, yüksek dağları aşanlar.
Risâle-i Nûr dâiresine dâhil oldu nice muhterem çalışkanlar.
Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.
SAYFA 60
Sabrîleri eyle bizi ihvânlığa kabûl eylediler Sabrîler
Böyle kemter, nâçîz, pür kusûrlu Bahrîler
Barla’da yetişsin Balcı Eyüb, Osman Alî, Süleymânlar, Mehmed’ler.
Evimizin önü mübârek sular çağlar, söğütler.
Nûrlar bizi, durmaz dâim gece gündüz öğütler.
Bu nûrlara dâhil olsun erkek kadın, genç ihtiyâr yiğitler.
Yâ Rab, kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.
Kastamonu, İnebolu, Safranbolu mübârek Anadolu.
Kuleönü nûrun gülü, Barla yolu, Bedre köyü.
Şehîd Merhûm Hâfız Atabey’dir nûrun kolu.
Bu iklimler nûr ile dolu.
Medrese-i Nûriyenin yetişen talebeleri.
Evvel Isparta’da yetişti nûr muallimleri
Ey Risâle-i Nûr, mübârek nûrunla nûrlandır bu âlemleri.
Risâle-i Nûr’un nûrlardan aldığım ilhâm üzere, âcizâne yazdığım birkaç kalın, yumru beytimin kabûlünü ricâ eder, ta‘zîmle ve hürmetle ellerinizden öperim efendim.
Duânıza muhtâç, çok kusûrlu talebeniz Bahrî
SAYFA 61
(186)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Şefkatli Üstâdım,
Bizler bidâyeten nûr güneşinin ziyâdâr ilk burcunda bulunmak gibi bir bahtiyar hâlde iken, maalesef muzlim asrın karanlıklı ve oldukça hüküm-fermâ bulutları altında mağlûbâne ve mahkûmâne kalarak, âkıbetsiz ve acıklı bir ölüme bağlı bir vaz‘iyete girmiş imişiz. Onun üzerine iki sene evvelki yersiz taarruz ve hücûm hâdisesi, zannedersem şahsımda olduğu gibi pek çok kimselerde icrâ-yı hükmetmekte olan menhûs gafleti izâle ve yerine bir hak ve hakîkat mefkûresini yerleştirdi de, bu hâl esef-engîze karşı kulûb-ü mü’minînde İlâhî bir tecelliyât tezâhür etti. İnâyet yetişti, rahmet-i İlâhiye yâr oldu. Zâlimlerin emel-i sakîmlerinin hilâfına olarak etrâf-ı âlemde o yıldırım sadâları gibi gürleyen Kur’ân güneşleri ve kasâvetli gönülleri şiddetle titreten nûr müdâfaaları, nûrları ve Nûrcuları parlak bir nâsiye ile bütün kâinâta Gāyemiz saâdet-i beşeriyedir kaziyesini teşhîr ve i‘lân etti. Binâenaleyh o nûrânî merkezden infilâk eden sâir envâr-ı lâ-mütenâhiye, umûm zulmet ve gafletleri avn-ı hakla imhâ etti. Ve o ezel ve ebed güneşi sînemizi tenvîr eyledi. Perişan kalplerimizi güller gibi neş’elendirdi. Ve münkariz olmuş bir sarayın
SAYFA 62
enkāzı gibi kalan Barla’ya yeniden hayat vererek vücûd bulmasıyla netice verdi. Bizi nihâyetsiz hamd ve şükrâna medyûn etti.
Bahrîler, Süleymânlar, Eyübler, Alîler, Kâzımlar, Şânlılar, Şem‘îler ve sâire gibi, hatta âilece el birliği yapmakla Risâle-i Nûr’a kemâl-i intisâb ve sarsılmaz bir i‘tikādla yapıştık ve ömrümüzün âhirine kadar sa‘y ve gayrete ahd-i mîsâk ettik. Muvaffakiyetimizi bârgâh-ı ehadiyetten diliyoruz.
Muhâcir Hâfız Ahmed dâmâdı âciz bîçâre
Berber Mehmed
[187]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk, Bahtiyar, Vefâkâr, Fa‘âl, Sebâtkâr Kardeşlerim,
Evvelâ: Tekrâren hem sizin Receb ve Leyle-i Regāibinizi tebrîk, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebrîklerine mukābeleten şuhûr-u selâselerini ve dört leyâli-i mübârekelerini ve nûrlarla gāyet ciddî alâkalarını tebrîk ederiz. Ve oranın şâkirdleri nâmına yazılan tebrîknâme mektûbunda benim pek çok kusûrlu şahsıma verdikleri ünvânlar ve senâları, Halîl İbrâhîm’in bazı mektûbları gibi, ta‘dîl ile Risâle-i Nûr’a çevirip Lâhika'ya
SAYFA 63
girmesini istedim. Fakat şahsım pek sarîh bir tarzda mevzû‘ yapıldığı için yakıştıramadım, şimdilik geri kaldı.
Kardeşlerim, kat‘iyen biliniz ki, ben şân ve şeref ve hodfurûşluk ve kendine güvenmek ve şahsımı beğendirmekten ürküyorum ve kaçıyorum. Ve şahsıma karşı medihlerden hoşlanmıyorum. Yalnız Risâle-i Nûr’a karşı sadâkat ve kanâate bir emâre olmak cihetiyle, bazı müfritâne ta‘bîrleri, ya hâtırları için veya hüsn-ü zanlarını kırmamak fikriyle kısmen ta‘dîl ile kabûl ve sükût ederdim. Fakat iki İhlâs Lemʻaları ve mesleğimizin hıllet ve uhuvvet ve ihlâs esasları, bu tarz medihlere müsâade etmez. Hem bu benlik ve enâniyet asrında ve şöhretperestlerin nazarında nûrların sâfiyetine ve hâlisiyetine zarar verebilir.
Sâniyen: Hıfzı’nın iki ma‘sûmunun yazdıkları Asâ-yı Mûsâ ve Rehber ve Küçük Sözler bizi mesrûr eyledi. Yüz Mâşâallâh, Bârekallâh İnşâallâh böyle binler Nûrcu ma‘sûmlar, istikbâli nûrlandıracaklar. Umûma Selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 64
[188]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ ذُو الْفِقَارِ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu şuhûr-u mübârekede, Nûrcuların şirket-i ma‘neviyesine İnşâallâh pek çok kudsî servet girecek. Her bir Nûrcu, binler lisânla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübârek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibâdet sayılabilen kalemle Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûası’na hizmet edenler, tam bahtiyârdırlar. Fakat yazıdan ziyâde, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir.
Sâniyen: Bugün de tatlı iki ma‘nîdâr tevâfuku gördüm. Kanâatim geldi ki, benim bugünlerde zahmetler içinde Asâ-yı Mûsâ tashîhinde sıkıntılarıma mukābil, inâyet-i İlâhiye ücretimi ve ta‘yînâtımı şirin bir sûrette veriyor.
Birisi: Kahraman Tâhirî’nin teberrük olarak getirdiği tatlı lokmalar, acîb bir bereketle, her gün ikişer üçer yediğim hâlde bitmiyordu. Hayret ederdim. Bugün âdetimle iki alacaktım, baktım yalnız iki tane kalmış. İktisâd için birisini aldım. Aynı saatte, Hıfzı’nın iki ma‘sûm evlâdının, bir kutu içinde yazdıkları nüshalar altında şekerden ve ekmekten, aynen Tâhirî’nin lokmaları gibi, hem onun mikdârında elime verildi. Ben bu tatlı tevâfuktan zevk alırken, dünkü gün aynı saatte çok harâretim vardı, çok su içiyordum.