
SAYFA 8
[164]
Salâhaddîn’in mektûbudur.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili, Hakîkatli, Şefkatli, Fâtinü’l-asr Hâşiye Üstâdım Efendim Hazretleri,
Hürmetle ve iştiyâkla mübârek el ve ayaklarınızdan öperim. Ve dünyevî uzun, uhrevî dâimî ömürle sıhhat ve âfiyet ve saâdetlerinizi temennî ederim.
1Elhamdülillâh burada tekrar dükkân açabildik. Terakkî ve teâlîsi için kıymetli duâlarınıza muhtâcım.
2Yeni dünyanın hakîkat uğrunda çalışmak isteyen dîndâr misyonerleri şimâlden çıkan ejderin, mağribden maşrıka kadar uzanan kolunun korkunç, vahşi azametiyle binlerce insanı zehirli pençesiyle yakaladığını ve zehirli diliyle ısırdığını gördükleri hâlde, dünyevî menfaatler için çalışan diplomatları gibi bu zavallıların hem dünyevî, hem uhrevîlerini kurtarmak için bu dehşetli canavar hortlağa karşı, Müslümanlarla birlikte cephe almaları îcâb ettiğini Risâle-i Nûr’dan hissetmem üzerine, pederimle bilistişâre yeni dünyanın dîndâr misyonerlerini îkāz ve Îsevîlerin bir nevi‘ mümessili olan bu müsteşriklerin,
SAYFA 9
Îsevîlerin bu felâketinden mes’ûl olduklarını hâtırlatmak ve selâmet ve saâdetleri için o dehşetli canavarı yegâne öldürecek ve atomdan daha müessir silâh olan Asâ-yı Mûsâ’yı ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm verdim. Dikkatle okuyorlar. Te’sîr verilmesi için duânıza muhtâçtırlar. İnşâallâh ittihâd ederler.
3 İstanbul’da Risâle-i Nûr’a müştâk çoğalmaktadır. Bu sebeble ayrı ayrı defterlere yazılmış bir takım Risâle-i Nûr’la bir iki takım Asâ-yı Mûsâ’nın Tâhirî’nin İstanbul’da göstereceği yere gönderilmesinin ve orada muhâfazasının te‘mînini ricâ ederim. Bir iki ay zarfında gittiğimde bir kütübhâne vâsıtasıyla neşrine ehemmiyet verilecektir.
Duânıza muhtâç çok günâhkâr ve kusûrlu S. Abdurrahmân
Dokuz sene hiç gücendirmeden kemâl-i sadâkatle Üstâdına hizmet eden
BarlalıSıddîkSüleymân’ındır.
[165]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,
Bütün hânem halkı mübârek el ve ayaklarınızı öper ve hâk-i pâyinize yüz ve gözlerimizi
SAYFA 10
süreriz. Bu mütehassir ve bîçâre hizmetkârınız bu kere şu perişan arîzayı takdîmle arz-ı hâl etmek hissiyâtında bulundum. Aff-ı kerîmânelerini niyâz ediyorum. Sermâye-i sürûrum efendim. Dokuz sene kadar ehemmiyetli bir müddet içinde unutulamaz müşerrefiyetlerden sonra üzerimize ârız olan ateş-i müfârakat yüreklerimizi pek ziyâde dâğdâr etmektedir. Her zaman ma‘lûm odanıza vardıkça ve çeşmenize uğradıkça, yakından uzaktan çınarınızı gördükçe ve Çâşırlı nâm yayladaki meşhûr yıldız sarayından daha kıymetdâr Taht-ı Süleymânî gibi müteharrik katran ve çam sarayınız ve her Senirkent’e geçtikçe uzun koyu nâm muvakkat konak mahalleri gibi kadem-i şerîfinizle müşerref olan muhallât ve menâzili gördükçe, o menzillerden soruyorum: Hani sizin mekîniniz, nerede sizin ve bizim sultânımız? Acaba bu gözlerimize o nûrânî ve mübârek gözlere bir daha nâzır ve şâhid olmak müyesser olur mu? Benim bu gibi vâkıâtı hâtırladıkça kalbim, gözüm, rûhum hatta nefsim baş başa çatıp nâlân ve giryân oluyorlar.
Ey âb-ı hayât çeşmesi, senin de hâr hâr akan gözlerinin yaşları da mı o Mahbûb-u Zîşânımızın firâkından neş’et ediyor? Ey ağaçlar, sizin şu mağmûmâne ve mahzûnâne ve müteellimâne hışıltılarınız, o bâis-i şeref velînîmetin müfârakat ve bu‘diyetinden dolayı mı sizler müteessirâne âh ve enînler ile inliyorsunuz? Ve izhâr-ı esef ediyorsunuz? Ey hücre-i âlî-şân, senin uzun zaman müstağfirâne, müsebbihâne ve
SAYFA 11
muvahhidâne ve mühellilâne ve müfessirâne yıldırım sadâsı gibi arş-ı a‘zam’a suûd eden ve âlemleri cezbeye ve cûş u hurûşa getiren ve pek hârika neş’e ve neşâtı etrâfa saçmakla ölmüş kalpleri ihyâ eden cilveger sadâ ve nidâların inkıtâa uğradı. Şimdiki şu acîb sükûtun o şeref-bahş mekîninin iftirâk ve tahassürü sebebiyle midir?
Fakat biz Rabbimize kemâl-i i‘timâd ile merbûtuz. Mâdem ki o ni‘met-i ma‘nevîye ve o devlet-i kudsiye, bize hayâlimize bile gelmeyen bir sûrette verildi. Yine o devlet ve saâdete mülâkāt müyesser olur. Ve gün doğmadan neler doğar demekle ma‘nen onları ve zâhiren rûh-u pür melâlimi teselli ediyorum. Hele Tomsu ta‘bîr ettiğimiz mahalde sarpın üzerinde yalçın ve yangın kulesi gibi sivri kayanın başına bülbülvârî oturup, çay içmen ve içirmeniz hiç hâtırımdan gitmiyor.
Âh O zevkli ve şevkli ve nûrânî hayâtın avdetini dört gözle görmeyi Rabbim Teâlâ Hazretleri’nin lütuf ve kereminden bekliyorum.
Hem şunu da iftihârla müjde ve arz eylerim ki, o zamandan beri kuraklıktan tahaccür etmiş kıraç arâzî gibi, kābil-i hars ve zirâat olmayan Barla’daki rûhlara dahi, hamden sümme hamden, hayat rahmeti yağmaya başlamış. Küçük elmas sabanlar ile ondan fazla çiftçiler, nûr tohumlarını ekip sürmeye başladılar ve faâliyettedirler. Allâhımdan muvaffakıyetler dilerim. Kazâmız da kezâ
Barlalı Süleymân
SAYFA 12
Bu ma‘sûm Kâzım’ın babası sekiz sene sadâkatle Saîd Nûrsî’ye hizmet edip birinci safta nûrlara şâkird olmuş. Lâhika’ya girsin.
(166)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek Muhterem Üstâdım Hazretleri, Ced ve Ecdâd, Ana ve Babamdan Sevgili Üstâdım Efendim, Bilhassa arz-ı ta‘zîmlerle mübârek dest ve dâmen-i fâzılânelerini öperim. Azîz Üstâdım, şimdiye kadar noksân bir düşünce, bendenizi şu tarîk-i müstakîm ve münevverden geri bıraktı. O hatâm da şudur ki: Askerliğimin yakınlaşması dolayısıyla hem o hizmeti yapmak, hem vazîfe-i dîniyemi ârızasız bir şekilde edâ edebilmek, hem bir san‘at ile mücehhez olmak âmâlıyla, Ankara’ya öyle bir fabrikaya mukaddimâ gitmiştim. Bizim o hareketimizin yanlış olduğunu, oradan işe nihâyet verdirilmek ve hakîkî maksada şurû‘ etmek için Cenâb-ı Rabb-i Mennân, menba‘-ı nûr olan Barla’mıza gönderdi ve nûrlara kavuşturdu. Şimdi kemâl-i hâhişle deryâ-yı nûra dalıp yüzmeye, hayrı-şerri, hakkı-bâtılı sezmeye Lillâhi’l-hamd başladım. Ve nihâyetsiz füyûzâta müstağrak oldum ki, sabahtan akşama kadar yazıyorum, durmuyorum. Gün begün şevkim tezâyüd ediyor. Hatta açlığımı da hissedemiyorum.
SAYFA 13
Yalnız namaz vakti şu çok ticâretli harmanı bırakıyorum. Askerliğim gelinceye kadar İnşâallâh Asâ-yı Mûsâ’yı da ikmâl etmeye çalışacağım.
Sevgili Üstâdım, ilk matla‘-ı nûr olan memleketimiz şu bir iki sene evvele kadar maalesef devr-i fetrete benzer bir hâle gelmişti. Şimdi ise o zulmetli bulut altında mahkûm ve mağlûb gibi görünen memleketimizde, Nûrculuk şâyân-ı iftihâr bir şekilde parladı ve tecessüm etti. Aleyhdâr gibi görünen bir kısım şahıslar Risâle-i Nûr’a toz bile konduramaz bir hâle geldiler. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Şâyân-ı hayrettir ki, dindârlara, husûsiyle Nûrculara yapılan taarruzlar, yegâne şems-i Kur’ân’ı peyderpey sislendirmek ve söndürmek emeliyle o azîm cinâyet irtikâb edildiği hâlde, Cenâb-ı Kibriyâ kat kat bir şevk ve sarsılmaz bir gayret ile hadsiz tâlipleri ihsân buyurarak, o niyet-i fâside ve makāsıd-ı kerîheyi akîm bıraktı. Bir şem‘a ki, Mevlâ yaka. Üflemekle sönmez. Kıt‘a-i ma‘nîdârını hâtırlattı.
Âciz bir talebeniz, Barla’da Muhâcir Hâfız Ahmed mahdûmu Hâfız Mustafâ Kâzım
Mâşâallâh, Kâzım tam mükemmel konuşuyorsun. Ben merâk ettim, acaba bu güzel yazı ve ifade senin midir? Ben orada iken sen küçük bir çocuk idin. Şimdi elli yaşında, müdakkik, muhâkemeli bir Nûrcu tarzında hissettim.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 14
Hanımların bir Husrev’i olan Âsiye’nindir. Lâhika’ya geçsin.
(167)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdım Efendim,
Nûrlu ellerinizden öper, râhatsızlığınızın tamamıyla şifâsını âcizâne niyâz etmekteyim. Mevlâm güzel eyler İnşâallâh. Müsâadenizle, ebedî hayatıma göçmeden yazmaya mecbûr oldum. Dünya çileleri, mâsivâlar dolayısıyla taklîdde kaldım. Lâyıkıyla kul olup ma‘bûdumu bulamadım. Hazret-i Kur’ân’ın nûrlarıyla nûrlanıp, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz’e lâyıkıyla ümmet olamadım. Pîr-i pîrânın bendesi olup, istiğfâr suyuyla pâk olamadım. Maksadım, güzel ömrüm boşa gitmeden yüksek himmetiniz, yüce yüce duâlarınız ile yazdıklarıma nâil olurum ümîdiyle teselli olmaktayım. Sizi Rabbü’l-Âlemîn’e emânet ederim.
Kardeşiniz Âsiye
SAYFA 15
(168)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Mustafâ Usman’ın mektûbunu, çizgiler ortasındaki kısmı, nûrların tevessu‘una dâir olmasından Lâhika’ya girsin. Hem o güzel hattıyla yazdığı Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı bana göndermesine mukābil, benden benim tashîhimden geçmiş bir diğer nüshayı istiyor. O hangi vâsıta ile gönderse, biz de ona göndereceğiz. Hakîkaten o ve rüfekāları nûrlara tam bağlı ve çalışıyorlar. Husûsî mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.
Sâniyen: Yeşil Sâlih buranın kaymakam makāmı vâsıtasıyla bana mektûblar yazdığı sebeble, sorduğu suâller bir parça onları okşamak için, bir kısmı ehemmiyetsiz ve bir kısmı da cevâbı zâhirdir. Bu zât hakîkaten bizimle ziyâde alâkadârdır. Şimdi bu dakîkada çalışkanlardan Hasan’a yazdığı bir mektûbunu gördüm. İçinde diyor: Saîd için ben reîse ve başvekîl'e mektûb yazacağım.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîd Nûrsî
SAYFA 16
Nûrlara az zamanda çok hizmet eden Mustafâ Usman’ın mektûbudur.
(169)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili Üstâdım,
Safranbolu’daki faâliyet-i nûr, nûrun sâha-i intişârının diğer cepheleriyle mukāyese edilirse bir derece de ehemmiyetsiz bir hâlde ise de, Hakkın lütfuna ve bir çekirdekten binler tane vermek inâyet ve hikmetine dayanarak ve nûr sâhasının vaktiyle ilim ve irfân menba‘ı olan bu memleketimizde de tevsî‘ine, kabûlü muhakkak olan duâlarınızı talep niyetiyle bir mikdâr ma‘lûmât veriyoruz.
Evet, azîz Üstâdım. bizler de her taraftaki kardeşlerimiz gibi nûrun ma‘nevî fütûhâtını memleketimizde küllî olarak müşâhede ediyoruz. Bu husûsta talebeler üzerindeki tasarruf, imdâd, inâyet, vikāye, muhâfaza, safvet-i kalb, cem‘iyet-i hâtır, nefy-i havâtır, devâm-ı huzur, mücânebet-i ahlâk-ı seyyie, mukāranet-i a‘mâl-i hasene vesâire vesâire gibi lütuflarından bahsi zâid görüyorum.
Umûmî olarak ise, memleketimiz nûrun dâiresine dâhil olalı herkeste ibâdât ve tââte devamlı bir meyil ve arzu, husûsen çocuk ve büyüklerde ve çocuğuna ilk îmân dersini verecek, İslâm’ın binâsının temelini yavrunun kalbine
SAYFA 17
atacak olan analarda, hatta bizzât gördüğüm torun sâhibi olmuş da Kur’ân’ı öğrenmemiş veyâhûd unutmuş olan nenelerde Kur’ân okumaya ve öğrenmeye bir gayret var ve öğreniyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Azîz Üstâdım, erkeklerin gaflet ve saptığı şu devirde kadınların çobanı oyuna daldığından, sefâhet ve rezâlet nisâ sürüsüne saldırdığı bir hengâmda, henüz kalpleri ölmemiş ve ekseriyeti teşkîl eden mü’minât Ey nisvân Hayât-ı bâkiyenizi öldürmekle kalmıyorsunuz. Allâh’ın fıtrat-ı İslâmiye üzere yedlerinize emânet ettiği ve canınızdan çok sıyânet ettiğiniz, gözbebeğiniz yavrularınızı elinizle öldürüyor, hayât-ı bâkiyelerini mahvediyor, ateşe ellerinizle atıyorsunuz. Bu yüzden ayrıca şiddetli azâba giriftâr olacaksınız nidâ-yı gaybîsini duymuşlar gibi mevlidler vesîlesiyle toplanarak, devamlı sûrette va‘z ve nasîhatler ile birbirlerini intibâha da‘vet etmeleri ne ile te’vîl edilebilir? Kim bunun nûrun fütûhâtı olmadığını şu acîb devirde iddiâ edebilir?
Hatta evlerde Kur’ân hocalığı yapan müteaddid kadınlara ilâveten, bir de resmen bir Kur’ân dershânesi açılmasına bazı ashâb-ı vicdânın gayreti ve bu vazîfenin ehemmiyetli bir nûr talebesine teklîfi ve onun da müsâade edilirse kabûl etmesi, nasıl nûrun fütûhâtı değildir diye inkâr edilir?
Azîz Üstâdım, bu hâller böyle olmakla beraber, Husrev ve Tâhirî Efendiler
SAYFA 18
kardeşlerimizin gayret ve himmetiyle memleketimize hediye edilen Sözler’in tamamını ve Lemʻalar’ı devamlı sûrette müştâklara ve lâyık olan ellere veriyoruz. Hayranlıkla okuyorlar. Bunlar arasında ara ara yazanlar da var. Hatta tekāüde sevk edilmesiyle beraber dâire-i nârdan kurtulup, dâire-i nûra dehâlet eden bir muallim kardeşimiz Mehmed Efendi, Sözler’in on sekizini yazdı. Asâ-yı Mûsâ’da da Dördüncü Hüccet-i Îmâniyelerde çok devam ediyor. Elhamdülillâh, evvelce ziyâretiniz şerefine nâil olanlar, umûmen râbıta ve alâkalarını şiddetle muhâfaza ediyorlar, okuyorlar. Bazısı da ara ara yazıyorlar. Devamlı yazanları da var, Elhamdülillâh.
Sevgili Üstâdım, müştâklar arasında hâlen asker bulunan, Kur’ân hurûfâtı bilmediğinden nûrun derslerinden ancak dinlemekle istifâde edebilen ve sırf bu dersi almak için ara ara izinli gelen Zühdü isminde bir kardeş var. Bu çocuğu memleketimizin bir küçük Alî’si olacağını inanıyorum. Aşk ve şevki ve râbıtası çok kuvvetli ve ziyâdedir. Yazı ve Kur’ân öğrenmesi için duâlarınızı niyâz eylerim. Bu çocuğun babası da okuyor, belki annesi de. Çünkü anası kadınlara va‘z ve nasîhat eden bir sâlihadır. Ara ara bizden kitab alıyorlar. Her hâlde nûr dâiresine tamâmen girmeleri matlûb olan bir âiledir ki, hâneleri memleketimizin bir Medrese-i Nûriyesi olabilir. Bu husûsta duânızı yalvarırım.
Hizmetkârınız, niyâz-mendiniz Mustafâ
SAYFA 19
[170]
Yeşil Sâlih’in Çalışkan Hasan’a Üstâdımız hakkında yazdığı mektûba mukābil Üstâdımızın yazdığı mektûbudur.
Azîz Kardeşim Hasan Efendi Sen benim tarafımdan kıymetli kardeşimiz Mehmet Sâlih Efendi’ye yaz ki, ben ölünceye kadar onun bu insaniyetini unutmayacağım. Ve ona çok minnettârım ve çok selâm ve duâ ederim. Fakat ben her sıkıntıya karşı tahammüle karar vermişim. Hem ben iyiliği o reîslerden beklemiyorum. Hem İstanbul’a giden Tâhirî, benim tarafımdan Yeşil Sâlih’e canlı bir mektûbdur.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[171]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Tâhirî’nin İstanbul’a gitmesi, İnşâallâh hayırdır. Ve Husrev’in pek çok vazîfelerini tamâmen yapması, kanâatim geldi ki, Barla’da bulunduğum zaman bütün yazanların tashîhâtını ve te’lîf hizmetini yapmakta tahakkuk eden büyük inâyet ve hârika muvaffakiyet, aynen Husrev’de ve yardımcılarında dahi numûnesi var.
SAYFA 20
Sâniyen: Tâhirî’nin Hâşiyecik Denizli hapsinde unutulmaz, hâlisâne hizmeti ile ve nûrlara sarsılmaz sadâkatiyle ve yanılmaz zekâvetiyle ve çekilmez bahâdırlığıyla, dâire-i nûrda ehemmiyetli makāmı için, bütün bu def‘aki mektûbunu Lâhika’ya geçirdik. Başta nûrun şâkirdlerinden vâlidesi Zübeyde olarak, akrabasına ve rüfekāsına selâm ederim. Cenâb-ı Hakk onlardan ebeden râzı olsun. Âmîn.
Sâlisen: Neslen Kureyşîlerden Ahmed Kureyşî, muhterem pederiyle ve ammi-zâdesi Ahmed ile nûrların hâs nâşir ve talebelerinden olması, o havâlî şâkirdlerinin nâmına nûrlar hakkında güzel manzûm fıkraları Lâhika’ya girdi. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn.
Râbian: Eğirdir kasabasında, isimlerini yazmadığım gāyet ehemmiyetli kardeşlerimiz var. Onlara ve Mehmed Sabrî gibi büyük santrale istinâden ve Sabrî’nin yazısına benzettiğim dikkatli ve güzel ifâdeli bir mektûbu çalışkan ve ciddî kardeşlerimizden Çilingir Alî’den aldım. Onun arzusuyla aynını Lâhika’ya geçirdik. Ona ve onu çalıştırana Mâşâallâh ve Veffekakumullâh deriz.
Hâmisen: Bu def‘a tekrar Yeşil Sâlih, Târihçe-i Hayât’ıma âit eski ve yeni hapsimize ve te’lîf olunan nûrlara dâir on ehemmiyetli suâlleri soruyor. Tâ yazmakta
SAYFA 21
olduğu bu asrın târihçe-i ulemâsının içinde yazsın. Ben ise şimdi başımı kaşıyacak kadar vakit bulamıyorum. Sizler ve Feyzî ve Abdülmecîd ve Salâhaddîn gibi nûrlar noktasında hayâtımı bilen ve tedkîk edenler; ve İhtiyâr ve Âyet-i Hasbiye ve Târîhçe-i Hayât ve eski ve yeni Müdâfaât risâleleri cevâb versinler. Yeşil Sâlih’e karşı sahîfedekini yazdım. Siz de ayrı bir cevâb yazarsınız. Umûma selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Şehîd Merhûm Hâfız Alî’nin mübârek refîka-i ebediyesi Ümm-i Hânî’nin kendi yazdığı ve bize hediye ettiği Onuncu Söz’ün zeyilleriyle her bir harfine mukābil, hem ona, hem o şehîde binler rahmet ve hasenât defterlerine yazılsın. Âmîn. Yeşil Sâlih’in suâllerini size gönderdik.
Üstâdımızın Yeşil Sâlih’e yazdığı mektûbdur.
[172]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk, Âlîcenap Eski ve Yeni Kardeş Yeşil Sâlih,
Benden, sergüzeşt-i hayatıma âit sorduğun maddelere gāyet kısa ve mücmel