EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

352

[306]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Merhûm Hasan Feyzî, nûrlardan aldığı hakîkat dersini, nûrlara işâretederek güzel tanzîm etmiş. Lâhika’ya girsin

Saîdü’n-Nûrsî

Güzel oku, her zerrede coşkun birer ma‘nâ var,

Derd ehline bu ma‘nâda canlar sunan edâ var.

Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine,

Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var.

Derin, güzel düşünce ile incelersen bunu sen,

Zayıflamış rûhlar için dağlar gibi gıda var.

Hem dilersen, tükenmeyen sermâye-i serveti,

Aç gözünü nûrlara bak, işte sana tûfân gibi gınâ var.

Beni tanı, yürü kulum, yürü diye bizlere,

Her nefeste şefkat ile Rabbimizden nidâ var.

Duymuş isen bu nidâyı, her zerrenin dilinden,

Müjde olsun, artık sana cennet denen safâ var.

Uzaklara bakma, nûrlara bak, yürü âlem onun aynası,

Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziyâ var.

353

Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan,

Bilmez misin, sende dahi o edâdan edâ var.

Eller açıp yürü bugün kana kana Risâle-i Nûr’dan ışık al,

Aşka uyan, nûra kanan her zerrede rehâ var,

Hüner değil, dostu düşman, yâriağyâr eylemek,

Yâdı biliş yapasın ki, ancak dostta vefâ var.

Hünerdir ki, yaprak atlâs, toprak elmas olmalı,

Çünkü bir bak, ne yaprakta, ne toprakta bekā var.

Kısa görüp denizleri damlalara çevirme,

Hakîkatte, her damlada gizli birer derya var.

Damla iken aslın senin, dağı taşı aşarsın,

Hem gökleri keşfedersin, sende ey nûr, böyle dehâ var.

Bir noktayı bir cihân yap, o cihâna hâkim ol,

Zîrâ senin bir noktanda, güneş kadar zekâ var.

Her zerrenin ka‘besidir kalbi, yine kendine,

Dikkat eyle, her birinde yine ancak Hudâ var.

Sakın Feyzî, sen gözünü Hakk yüzünden ayırma,

Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var.

Denizli Kahramanı Merhûm Hasan Feyzî rahmetullâhi aleyh

354

[307]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Az ihtiyâtsız olarak buranın parti reîsiyle gönderilen, merhûm Hasan Feyzî’nin dört parça şehnâmesini aldık. Şimdi de bu dakîkada çok müjdeli ve hastalığıma şifâlı Husrev’in mektûbunu aldım. O mektûbda Zülfikār’ın fütûhâtına ve makine ile Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye başlamasına kadar ileri gitmesi, o kadar bana sevince sebeb oluyor ki, bu gece rüyamda aynı sevinci bir mektûbdan aldığımı görmüştüm. Sorduğunuz bir ay evvel evvelâ bir mes’eleyi ünvânıyla Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’ndeki âyetlerin ekserî ilh; olan parçayı Mu‘cizât-ı Kur’âniye başında nasıl münâsib görürseniz yazarsınız.

Sâniyen: Üniversite nâmındaki Dârü’l-Fünûn’u tenvîre çalışan ikinci bir Salâhaddîn Abdurrahmân, Mustafâ Oruç’a yeni hurûfla Asâ-yı Mûsâ’dan beş mecmûa daha gönderiyoruz. Yazdığı mektûbunu da leffen gönderiyoruz. Lâhika’ya da geçsin. Tembel ehl-i kaleme bir kamçı-i teşvîk hükmünde bir fıkra yeni harfle İstanbul’a gönderildiği gibi, size de eski hurûfla gönderildi. Islâh ve tashîh edebilirsiniz. Umûmunuza binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

355

[308]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهدَٓاءِ: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ Bu iki hadîs-i şerîften alınan ilhâmla, Risâle-i Nûr’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risâle-i Nûr’da beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdîk edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.

Beş türlü ibâdettir:

1 En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmektir.

2Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.

3Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir.

4Kalemle ilmi tahsîl etmektir.

5Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.

Beş türlü dünyevî fâidesi var:

1Rızıkta bereket.

2Kalbde râhat ve sürûr.

3Maîşette sühûlet.

4İşlerinde muvaffakıyet

5Talebelik fazîletini almakla, bütün Risâle-i Nûr talebelerinin hâs duâlarına hissedâr olmaktır.

356

Kalemle nûrlara hizmet ve sadâkatla talebesi olmanın iki mühim netîcesi vardır:

1Âyât-ı Kur’âniye işaretiyle, îmânla kabre girmektir.

2 Bütün şâkirdlerin ma‘nevî kazançlarına, nûr dâiresindeki şirket-i ma‘neviye sırrıyla, umûm onların hasenâtlarına hissedâr olmaktır.

Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine Hâşiye mazhar olan talebe-i ulûm-u dîniye sınıfına dâhil olup, âlem-i berzahta tâli'i varsa, tam muvaffak olmuşsa, Hâfız Alî ve Meyvede bahsi geçen meşhûr talebe gibi, şühedâ hayatına mazhar olmaktır.

Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya geçebilir.

[309]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Müşfik ve çok Sevgili Üstâdım, Efendim Hazretlerine,

Lütuf buyurduğunuz sevimli mektûblarınızı ve nûrlara âit sekiz parça emânetleri mesrûrâne aldım. Ve hadsiz derecede memnûn oldum. İnşâallâh himmet ve duâlarınız berekâtıyla ve bizim de elimizden geldiği kadar nûrların neşrinde olan gayretlerimizin

357

pek yakında semeresini verecektir. Ve yine İnşâallâh üniversite gençliğinde Risâle-i Nûr’a olan sonsuz ihtiyâç, Allâh’ın tevfîk ve inâyetiyle gençlik tarafından idrâk olunup üniversitemiz bir nûr mektebi hâline dönecektir. Çünkü Risâle-i Nûr’a olan ihtiyâç pek çok fazladır. Zâten Risâle-i Nûr yeni neslin en derin ihtiyâçlarına Kur’ân-ı Kerîm nâmına ders veriyor. Yeni neslin terbiyesinde ve yetişmesinde vâsıta olacak, Rubûbiyet-i Mutlaka’nın da bizzât bunu iktizâ etmesiyle, bu asırda Kur’ân-ı Kerîm nâmına ders veren ve hâdî vazîfeliğini temsîl eden Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr bu ihtiyacı karşılamak için doğmuştur. Ve yine onun içindir ki, Risâle-i Nûr eczâları bu devrin münevver tabakasına herkesten ziyâde bakıyor ve dersini veriyor. Mâdem ki dersini vermiş ve veriyor, mutlakā onun tilmizleri de bulunacaktır.

Bu münâsebetle bir sene önce dediğim gibi:

Âşığım, deryâna dalmaya geldim.

Kusurumun affını niyâza geldim.

Gözlerim görmüyor, görmeye geldim.

Kalbim pas bağladı silmeye geldim.

Varımı yoğumu satmaya geldim.

Fazlınla rızâna ermeye geldim.

Derdliyim, dermânım bulmaya geldim.

Aczimi, fakrımı beyâna geldim.

Kulaklarım duymuyor, duymaya geldim.

Dağılan aklımı dermeye geldim.

Lütfunla felâha ermeye geldim.

Rabbimsin diyerek kapına geldim.

358

Bu kudsî vazîfemde dahi derim:

Âşığım, aşkında deryamı buldum. Derdliyim, derdimde dermânın buldum.

Buradaki umûm Nûrcu kardeşlerimizin bâkî hürmet ve selâmları vardır. Bilhassa Vâiz Şeref Efendi el ve eteklerinizden öperek duâlarınızı niyâz ediyorlar. Mektûbuma bu kadarla son verirken, en derin sevgi ve hürmetlerimle yed ve kadem-i şerîflerinizi öperek sıhhat ve âfiyetler dilerim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç Mustafâ Oruç

Lâhika’ya girsin.

[310]

Muharrem 12 3

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Kıymetdâr, çok Mübârek, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Âlem-i nûra sefer etmesi, siz mübârek Üstâdımızı çok acıtan kahraman âlîşan merhûm Hasan Feyzî hakkındaki hüzünlü mektûbunuzu aldık. Lâhikalarımıza kaydederek, kardeşlerimize gönderdik. Burada bütün talebeleriniz, sevgili Üstâdımızın fevka’l-had

359

hüzünlerine iştirâk ederek, bu mübârek kardeşimizin Risâle-i Nûr hakkında yazdığı şehnâmelerini yâdedip sevgili Üstâdımızın emirlerine ittibâen husûsî duâlarımıza idhâl ettik. Bir Hâfız Alî mukābilinde Denizli’yi sünbül veren Kerîmullâh’tan, bir Hasan Feyzî mukābilinde Dârü’l-Fünûn isteyen çok mübârek ve makbûl duâlarınıza hep bir ağızdan Âmîn, Âmîn, Âmîn diyerek iştirâk ettik. Cenâb-ı Hakk geride kalanlara, husûsen sevgili Üstâdımıza sabr-ı cemîl, ecr-i cezîl, ömr-ü tavîl ihsân buyursun. Âmîn.

Zülfikār’ın fütûhâtını son günlerde halkımızda dine karışı rağbetin artmasıyla, gerek Halk Partisi meb‘ûslarından ve gerekse Demokrat Partisi a'zâlarından halktan ne istedikleri soruldukça, her iki parti taraftârları da pek harâretli bir lisân ile Biz çocuklarımıza dîn öğretilmesini, mekteplere dîn dersi konulmasını istiyoruz. demeleriyle ve bu taleblerin kabûl edilerek tervîcinin Ankara makamâtına yazıldığını memnûniyetle işitmekle görüyoruz. Zülfikār çıksa büyük fütûhât yapacak diye olan sevgili Üstâdımızın müjdelerini, Zülfikār daha sâha-i faâliyete çıkmadan fütûhâtına başladığını sürûrlar içinde sevgili Üstâdımıza arzediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Çok kusûrlu talebeniz Husrev

360

Bu fıkra Hasan Feyzî’nin nûr hakkındaki uzun mektûbu başında yazılsın. Biz de yazdık.

[311]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Risâle-i Nûr hakkında yazılan bu uzun ve hakîkatli mektûbu yazan merhûm Hasan Feyzî kardeşimiz, aynen Şehîd Hâfız Alî misüllü bir mektûbunda dediği gibi:

Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak

Dediği tasdîken, Üstâdına bedel şehîd olup, kardeşi Büyük Hâfız Alî’nin yanına gitmiş. Bu zât-ı zülcenâheyn, ehl-i kalb ve gāyet yüksek bir ehl-i ilim ve hakîkat, otuz senelik muallimlik perdesi altında îmâna hizmet etmiş. Ve on seneden beri Risâle-i Nûr’u elde edip gizli perde altında çalışmış. Sonra da iki sene zarfında doğrudan doğruya Risâle-i Nûr’un yüksek hakîkatlerini ve kemâlâtını çekinmeyerek rûh u cânıyla herkese i‘lân etmiştir.

Cenâb-ı Hakk Risâle-i Nûr’un her bir harfine mukābil onun ruhuna ve âlem-i berzahtaki Nûrcu arkadaşlarının rûhlarına binler rahmet eylesin. Âmîn. Âmîn. Âmîn.

Saîdü’n-Nûrsî

361

Azîz, Sıddîk kardeşlerim, bunu Sâlih Yeşil’in uzun bir mektûbuna cevâben yazdığım ve ona gönderdiğim bir mektûbun sûretidir. Yazmaya bir sebeb de bir gün evvel rüyada uzun bir mektûb ile ehemmiyetli meşgūl olmamın aynen ta‘bîri çıkmasıdır.

[312]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşim ve bu fânî dünyada Hamiyetli ve Ciddî bir Arkadaşım,

Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlûmiyet hâletimde şefkatkârâne ciddî alâkadârlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım ve âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.

Sâniyen: Mesleğime ve Risâle-i Nûr’dan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayâtıma da münâfî olarak, sırf senin hâtırın ve merâk ettiğin ve bu def‘aki uzun mektûbun için vaz‘iyetime ve zâlimlerin işkencelerine âit birkaç maddeyi beyân edeceğim. Birincisi: Otuz sene evvel Dârü’l-Hikmet a‘zâsı iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dârü’l-Hikmet a‘zâsından Seyyid Sa‘deddîn Paşa dedi ki: Kat‘î bir vâsıta ile haber aldım, kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi,

362

senin bir eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi, yani zındıkayı, dinsizliği bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız diye, senin i‘dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et. Ben de تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ ecel birdir, tegayyür etmez dedim.

İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü‘ etti, hem benimle mücâdelede her bir desîseyi isti‘mâl etti. İki def‘a imhâ için hapse ve on bir def‘adır beni zehirlemeye çalışmışlar. Şimdi on dokuz def‘a oldu. En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekîli’ni ve Afyon’un sâbık valisini ve Emirdağı’nın sâbık kaymakam vekîlini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti‘mâl etmeleridir. Benim gibi zayıf, ihtiyâr, merdümgirîz, fakîr, garîb, hizmete çok muhtâç bir bîçâreye o üç resmî me’mûrlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki, bir me’mûr bana selâm etse, haber aldıkları vakit değiştirdikleri için, câsûsluktan başka hiç bir me’mûr bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde, inâyet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehâlete mecbûr etmedi.

İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da dîvân-ı riyâset’te Mustafâ Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hükmü merdûddur. Yüzüne

363

şiddetli mukābele ettiğim hâlde, bana karşı ihânet ve hakārete cesâret edemediği hâlde, burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihâneti ve hakāreti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes’ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet-i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.

Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tetkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp Hâşiye bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek, merkezî hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar:

364

Birisi: Eskiden beri ihâneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes’ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet-i İlâhiye ile, nûr şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilaç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve ma‘nevî zehrin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiç bir târihte, hiç bir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde, damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdî tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtâr edildi ki, bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların her birisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve ma‘nevî cehennemlere ma‘rûz kalacaklar. Senin intikāmın, bin def‘a ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı, aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i‘dâm-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allâh ıslâh etsin dedim.

Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgūl olup, yalnız beni ta‘zîb etmeleri, Nûrculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.

365

Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise:

Evvelâ: Biz îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmaya Kur’ân’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.

Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmetle yâdedilecektiniz dersiniz.

Azîz, dikkatli kardeşim Biz, insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza âit hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestliğin câzibedâr bir hodfurûşluk olan, tarihlere şa‘şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur’ân’ın feyzinden gelen ve i‘câz-ı ma‘nevîsinin lemeâtı olan ve hakîkatlerinin tefsîri bulunan ve tılsımlarını açan Risâle-i Nûr’un revâcını ve herkesin ona ihtiyâcını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdîr etmesini ve onun pek zâhir ma‘nevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç