EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

97

Sâlisen: Kâtib Osmân’ın nasıl ki ma‘lûm mektûbu Medresetü’z-Zehrâ’nın umûm talebeleri nâmına Asâ-yı Mûsâ’da makām almış, öyle de onun kiraz bahçesi Risâle-i Nûr bahçesi nâmını burada alıp, onun kirazlarını çoklar teberrük niyetiyle aldılar. Nûrlar hesabına yediler.

Râbian: Sava Medrese-i Nûriyesi hakîkaten ümîdimizin pek fevkinde kahramânâne Nûrlara hizmet ediyorlar. Bana gelen mecmûalarda onların hârika çalışmalarını hayretle karşıladım. Binler Bârekallâh

Salâhaddîn’in yazdığı Asâ-yı Mûsâ âhirinde kısacık tercüme-i müellife dâir mektûbunu size gönderdim. Lâhika’ya girsin. İsteyenler ve münâsib görseniz kendi nüshalarının âhirinde yazabilir.

Umûm kardeş ve hemşîrelerimize selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[203]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Husrev’le bir rûh iki cesed ve kendisi ve bahâdır birâderiyle nûr hizmetinde çok ehemmiyetli mevki‘ alan kahraman Rüşdü’nün acîb bir el makinesini nûrlar için

98

celbine çalışması, ehemmiyetli bir fütûhât-ı nûriyenin mukaddimesidir. İnşâallâh yine nûrlar, Nûrcuların lâyık elleriyle, kalemleri gibi tab‘ ve neşredilecek, yabânî ve lâyık olmayanlara muhtâç olmayacak. Fakat her şeyden evvel sıhhatli ve yanlışsız ve güzel bir tarzda makine ile, mümkün ise evvel eski harfle yazılsa, sonra yeni harfle daha münâsibdir. Sizlerin isâbetli tedbîrinize havâle ediyoruz.

Sâniyen: Konya’lı Sabrî’nin Re’fet’e yazdığı mektûbunu gördüm, ondan bildim ki, bu Sabrî, öteki Sabrî gibi gāyet hâlis ve samîmî ve çalışkan bir Nûrcudur. Bin bârekallâh, hem ona, hem onu teşvîk ve teşcî‘ eden ve hocaların yüzlerini ak eden Konya âlimlerine. Başta müfessir mübârek Hoca Vehbî olarak onlara ve oradaki nûr şâkirdlerine çok selâm ederiz ve bu mübârek şuhûr-u selâsede duâlarını isteriz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Lâhika’ya Husrev’in mektûbudur.

(204)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Mübârek, çok Kıymetdâr, çok Azîz, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

99

Bu hakîr talebeleriniz bizler, sevgili mübârek Üstâdımızdan bu hafta içinde iki mübârek mektûb aldık. Bu mübârek mektûblardan birisi, şuhûr-u selâsenin hulûlü ve derd-i maîşetin tazyîki ile nûrların kitabetine fütûr verilmemesine; hem nûrların serbestiyetine emâre olduğu evvelce sevgili Üstâdımızca müjdelenmiş olan yağmurların rızkımız üzerine mebzûlen yağması; husûsen bu şuhûr-u selâsede daha çok gelmesi ve rûhlarımızın en çok muhtâç olduğu rahmetin Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûaları elleriyle mebzûlen nüzûl etmesi; ve bu baharda çiçeklerin envâıyla tezyîn edilen dağlar ve taşlar gibi Nûrcuların ve ehl-i îmânın kalpleri füyûzâtla bezenmesine dâirdir.

Diğer mübârek mektûb ise, her iki Isparta’nın, husûsen küçük Isparta’nın çok güzel, çok letâfetli nüshaları; ve hem karye-i İrfân ve Homa talebelerinizin sevgili Üstâdımıza takdîm edilen firdevsî, kudsî, nûrânî hediyelerinin mübârek kahraman, hem çok çalışkan kardeşimiz Nûrcu İbrâhîm’in eliyle sevgili Üstâdımıza vâsıl olduğuna ve sevgili mübârek Üstâdımızın fevka’l-had memnûniyetlerine dâirdir.

Evet, sevgili mübârek Üstâdımız, sizi dâimâ şen ve şâdân görmek isteyen Isparta ve civârı talebeleriniz, Lillâhi’l-hamd fütûrsuz Mu‘cizâtlar mecmûalarını tamamlamakta ve yağmurlar da maddî ve ma‘nevî pek kesretli yağmakta devam ediyorlar. Hudûdsuz şükürler olsun Rabbimize

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kusûrlu talebeniz Husrev

100

(205)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ شَعْبَانَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Şa‘bân-ı Şerîf’inizi tebrîk ve muvaffakiyetinize duâ ederiz.

Sâniyen: Bir lüzûma binâen Dâhiliye Vekîli’yle bir hasbihâl parçası nâmındaki fıkrayı açık mektûb olarak bir münâsib gazete ile neşretmek için Sâlih Yeşil’e gönderdik. Ve bir sûretini başvekîl'e ve birisi de adliye vekîline ve biri de dâhiliye vekîline ve biri de Afyon Emniyet Müdürü’ne veyâhûd vâlisine buranın kumandanı vâsıtasıyla gönderiyoruz. Bir sûretini dahi yine size gönderiyoruz.

Sâlisen: Eğirdir’de Alîl Alî Osmân’ın uzun bir mektûbunu aldım. Husûsî cevâba hâlim müsâid değil. Mektûbunda isimleri bulunan ve başta Hakkı ve پ olarak oradaki kardeşlerimize çok selâm ederiz. Ve Alî Osmân’ın bir kısım mektûbunu Lâhika’ya geçirdik. Umûma selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duâlarınızdan dâimâ istifâde eden Saîdü’n-Nûrsî

101

[206]

Ey Emirdağı hükûmeti ve zâbıtası Bu hasbihâli bir sene evvel yazmıştım. Fakat vermedim, sakladım. Şimdi beş cihetle kanunsuz, beni husûsî ikāmetgâhımda bir hizmetçiyi de men‘ ve müdâhale etmeleri, dünyada emsâlsiz bir tarzda beni istibdâd-ı mutlak altına alıyorlar. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhâr ediyorum.

Dâhiliye Vekîli ile hasbihâlden bir parçadır.

Hiç bir târihte ve zemîn yüzünde emsâli vukū‘ bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:

Hem şiddetli sûikast eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gāyet zayıf, yetmiş bir yaşında ihtiyâr; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te’mîn eden fakîrü’l-hâl; hem yirmi beş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdümgirîz, mütevahhiş; hem yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfu inceden inceye tetkîkten sonra bi’l-ittifâk berâatine ve eserleri vatana ve millete zararsız olarak menfaâtli olmasına karar verilmiş bir ma‘sûm; hem eski harb-ı umûmîde ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı,

102

anarşilikten ve ecnebî ifsâdlarından kurtarmak için meydandaki te’sîrli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyetperver; hem mahkemede yetmiş şâhidle isbat edildiği gibi yirmi beş senede bir tek gazeteyi okumayan, merâk etmeyen ve yedi sene harb-ı umûmiye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli esbâb ve delîllerle siyâsetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbat eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen i‘tirâf ettiği zararsız bir adam; ve âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen ve beğenmeyen bu bîçâre Saîd’e; başta Dâhiliye Vekîli olan sen, Afyon vâlîsini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrîd-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferidde durmaya mecbûr etmek, hangi maslahatınız iktizâ eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukūk-u umûmiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekîli’ne beyân ediyorum.

Zulmen bütün hukūk-u medeniyeden ve insâniyeden ve yaşamak hakkından mahrûm edilen Saîdü’n-Nûrsî

103

Alîl Alî Osmân’ın mektûbu. Lâhika’ya girebilir.

(207)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا بَاقِیًا بِشَفَاعَةِ الرَّسُولِ عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ

Çok Azîz, çok Sevgili ve çok Muhterem ve Şefkatli Üstâdım Efendim Hazretleri,

Mübârek şuhûr-u selâselerinizi tebrîkle, mübârek el ve etek ve bizlere yümn-ü bereket bahşeden kadem-i mübârekelerinize yüzümü, gözümü sürerek hürmetlerle bûs ederim. Bu fakîr, âciz talebeniz, iki gün evvel mübârek aylara tebrîkiniz olan mübârek kendi yazınız tebdîl edilmeden iki mübârek mektûbunuzu aldım.

Birisi: Kahraman Tâhirî ve İnebolu ve Kastamonu kahramanlarından aldığınız teberrüklerin tevâfukunu bahseden.

İkincisi: Bizlerin sa‘y ve gayretlerini artıran bu mübârek aylarda beş vecihle sevâb kazandıran Zülfikār-ı Mu‘cize-i Kur’âniye ve Ahmediye çalışmamıza dâir müjde ve beşâretleriniz.

Üçüncüsü: Canlı bir mektûbunuz olan kahraman Tâhirî ağabeyimin bu mektûblarla beraber gelerek, bir akşam hânemizde kalarak, siz sevgili Üstâdımız Hazretleri’nin karşıdan selâmlaşmalarınızla, cismen bizimle görüştürür gibi anlatmaları,

104

bu âciz, pür kusûr talebenizi ta‘rîfinde âciz bir derecede memnûn ederek, bu mükerrer tebrîklerin bir günde gelmesini hakkımda büyük bir ni‘met bilerek kabûl ettim. Cenâb-ı Hakk her ikinizden ebediyen râzı olsun. Âmîn.

Sevgili Üstâdım Efendim, biz mübârek nûrlarınızı burada ümmî talebeniz Çilingir vâsıtasıyla herkese, hatta her eve ulaştırıp okutmakta ve neşrine çalışmaktayız. Ve nûrlar takdîr edilmektedirler. Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ve siz sevgili Üstâdımızın duâ himmetleri ve nûrların te’sîriyle Cenâb-ı Hakk bizlere yoldaş verip, bu hafta iki tane Asâ-yı Mûsâ siz sevgili Üstâdımızın mübârek ellerinizle tashîh ettiğiniz bir müsveddeden tashîh ediyoruz. Ve bu arada tashîh için gelecek arkadaşlarım gelinceye kadar da ikinci vazîfe-i Zülfikār’ı yazıyorum.

Onuncu Söz zeyliyle ve Yirmi Beşinci Söz zeyilleriyle beraber hemen bitmek üzere. Yetmiş sahîfe kadar bir şey kaldı. Ondan sonra On Dokuzuncu Mektûb’u Cenâb-ı Hakk’ın müsâadesiyle ve duâlarınız himmetiyle bu mübârek şuhûrlarda hitâm buldururum İnşâallâh.

Sevgili Üstâdım, senelerden beri nûr içinde bulunduğum hâlde ve bütün ömrümü ona sarfedip, hatta başka eski güzel tefsîr görüp içerisinde bazı ihtiyâç görülen mes’ele olup, okunması lâzım iken, vaktin zâyi‘ olmaması için Risâle-i Nûr’dan anladığım ve aldığım feyiz kâfî diye onları okumaya bile vakit

105

geçirmediğim hâlde; nûrları takdîrime dâir kalemim kalbimdeki takdîr ve tahsînlere tercümanlık yapıp, hiç bir vecîze yazamamaklığım ve bir kısım yeni kardeşlerimin mektûblarındaki güzel tahsînleri görüp, kendimi Risâle-i Nûr’dan uzak görüp, bu güzel nûrlar kalbimde bir ilhâm açmayıp, açtı ise de kalemim tercüman olamadığına müteessir oluyorum. Anlıyorum ki, her kardeşim terakkî edip, kendimi de tedennîde görüyorum.

Risâle-i Nûr’dan aldığım îzâhla, ben kendime yine büyük bir lütuf olduğunu anlayarak kabûl ediyorum. Çünkü sıhhatim yâr olsa idi, ben de bir kısım emsâlim gibi mübârek nûrların kevser şerbetlerini siz sâkî olan sevgili Üstâdımdan alıp sizlerle temas edemezdim biliyorum. Bu kusûrlu talebeniz fakîr âileye mensûb olup, ibtidâiye tahsîlinden başka tahsîlim olmayıp, on beş, on sekiz senedir de marîza-i bedenimin şiddetli ızdırâbları yüzünden o tahsîlin açtığı fikir ve zekâ kapıları kapanıp, bilgilerimi unutmuştum. Şu on senedir de bulunduğum hâneden bir tarafa çıkamayıp, anlamak istediğim müşkillerimi anlamak için hiç bir âlimin yanına varamıyorum. Allâh’ıma şu dünyadaki bütün zerrâtlar adedince hamd olsun, şu zamanın, hatta mâzî ve müstakbelin de en büyük ve en mühim ulemâsı olan Risâle-i Nûr’u bizlere bahşetmiş

Nûr Şâkirdlerinden Atabeyli Alîl Alî Osmân

106

(208)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’âniyede Muktedir, Muhlis Arkadaşlarım,

Evvelen: Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, nûrları münâfıkların tecâvüzünden kurtarıyor. Yalnız taarruz bana oluyor. Hem taarruz edenleri rezîl ediyor ve kısmen vazgeçiriyor. Bana sabır ve sevâb veriyor. Netîcede mesrûr ediyor. Bu def‘a az telâşım Asâ-yı Mûsâ nüshaları birden elime geçti. Onlar da haber aldılar. Acaba bunlara hücûm olmasın? Lillâhi’l-hamd, hiç ilişmediler. Hatta birisi düşmanlığı bırakıp, dost oldu. Ankara’ya vekîllere gönderilecek Dâhiliye Vekîli ile hasbihâl mektûblarını ona verdim. Sen gönder dedim. Sonra Sâlih Yeşil’e göndermeyi münâsib gördük, ona yazdık. Eğer münâsib ise, o onları İstanbul’dan Ankara’ya göndersin. Ve bir sûretini, bir münâsib gazete ile neşretsin diye yazdık. Berây-ı ma‘lûmât size haber veriyoruz. Eğer siz şimdilik münâsib değil derseniz, Sâlih’e yazınız ki, vermesin.

Sâniyen: Denizli Husrev’i ve Hâfız Alî’si Hasan Feyzî’nin bu pusulanın başını yazdıktan sonra bu saatte çok müjdeli uzun bir mektûbunu aldım. Elhak, o zât nûrların fütûhâtına büyük bir sebebtir. Bin Bârekallâh o kardeşimiz şehnâmeleriyle

107

ve bu gibi ibretli tesellîdâr mektûblarıyla nûrların dâiresini tam genişlettirir. Herkesi şevke ve gayrete getirir. Cenâb-ı Hakk Denizli’yi de Isparta gibi bir Medresetü’z-Zehrâ’ya çevireceğine bir delîldir. Bu çalışkan ve muktedir kardeşimiz mektûbunda benden bazı mes’elelere dâir fikrimi soruyor. Ben de sizin meşveretinize havâle ediyorum. Ve hemşîremiz Refîka’nın yazısındaki satırlar kelimelerinden çıkan kerâmet-i nûriye çok güzel ve latîftir. Ona Bârekallâh deriz. Ve mektûbunda bahisleri bulunan ve bilhassa hâkim-i âdil bütün o eski ve yeni kardeşler ve hemşîrelerimize çok selâm ve duâ ederiz. Ve bu mübârek şuhûrda duâlarını ricâ ederiz. Ve Feyzî’nin tam hâlis ve sâdık talebelerinden ve nûrun gayretli ve ciddî şâkirdlerinden Ahmed’in bir mektûbunu aldım. Husûsî cevap vermeye hâlim müsâade etmediğinden şimdilik bu kadar derim.

Denizli hapsi mâdem bize Feyzî ve eski talebelerini ve dostlarını ve Hâfız Mustafâ ve Muharrem ve hâkim-i âdil ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve, ve ilâ âhirihi gibi hakîkî kardeşleri kazandırdı. Elbette o hapis nazarımızda çok mübârektir. Ve Medrese-i Yûsufiye nâmına lâyıktır.

Sâlisen: Abdurrahmân Salâhaddîn’in mektûbunu çok beğendim. Mâşâallâh, hüsn-ü ifâdede ileri ve terakkî etmiş. Baba-oğul, nûrun iki kahramanı olduklarını her fırsatta isbat ediyorlar.

108

Râbian: Sava Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in mektûbunda iki kerâmet-i Zülfikār numûnesi aynen hem Barla’da, hem Kastamonu’da biz de gördük. Fakat ayrı bir tarzda beğenmediğimiz siyah mürekkeb birden hâlis kırmızı mürekkebe döndüğünü ben ve arkadaşlarım hayretle gözümüzle gördük

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûma selâm, duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Daha çok yazacaktım, fakat vakit kalmadı. Mâba‘dı var.

[209]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

[Mâba‘d ]

Azîz, Sıddîk, Metîn, Hâlis Kardeşlerim,

Evvelen: Husrev’i tashîhte ve tevzî‘de ve tedbîrde ve muhâberede ve nûrların neşir ve yetiştirmesinde tebrîk ve muvaffakiyetine duâ ederiz. Bu ehemmiyetli vazîfelerle beraber, yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nüshalarda görüyoruz. Hem müstakil nüshaları da yazıyor, mektûbundan anlıyorum. Hakîkaten o, hizmet-i nûriyede

109

bir inâyete mazhardır. Eğer o lüzûmlu ve çok vazîfeler olmasaydı, bir ayda on dört risâleyi yazan kerâmetli bir kalem, nûrun bir Zülfikār’ı ve bir Asâ-yı Mûsâ’sı olurdu.

Sâniyen: Denizli Husrev’i Feyzî’nin Kur’ân’ımızın meccânen tab‘ına dâir salâhiyetdâr bir zâtdan verdiği haber çok ehemmiyetlidir. Fakat eğer tab‘ edilse, masrafını on derece ziyâde çıkaracak. Yalnız teshîlâta ihtiyâcımız var. Nûrcu olmayanların muâvenetini değil, belki mümânaat etmemesini isteriz. Bu işde Tâhirî ve Azîz gibi tecrübekârlar Zülfikār-ı Mu‘cizâtın tab‘ından sonra çalışsınlar. Ve Feyzî’nin bir fedâkâr kardeşimizin teşvîkiyle Asâ-yı Mûsâ mecmûasını yeni harfle bin nüsha tab‘ etmek ise, İnşâallâh yeni makine o vazîfeyi daha kolay görecek. Fakat her şeyden evvel tashîhe çok dikkat etmek lâzım ve elzemdir. Tab‘ edildiği zaman, hâs kardeşlerimizden dikkatli ve mahâretli bazı zâtlar başında bulunmak elzemdir. Yoksa nûrlara muârız bedbahtlar tenkîde başlarlar.

Hatta bir hoca, Asâ-yı Mûsâ âhirindeki Arabîde فِی الْمُطْلَقٍ görmüş demiş: Hem elif lâm-ı ta‘rîf, hem tenvîn-i tenkîr bir kelimede olmaz. Evet, öyledir. Fakat Nahiv ilmini okumayan kardeşlerimizden birisi Hizb-i Nûriye’de elif lâmsız مُطْلَقٍ, مُطْلَقَةٍ, فٖی سُرْعَةٍ مُطْلَقَةٍ görmüş. Hulâsatü’l Hulâsa’da lâm-ı ta‘rîf varken فِی الْمُطْلَقٍ yazmış. Salâhaddîn de öyle tab‘ etmiş. Her ne ise.

110

hem hâkim-i âdil, Hulâsatü’l-Hulâsa’nın tercümesini istiyor. Fakat şimdilik pek çok meşgaleler ve tashîhler müsâade etmiyorlar. İnşâallâh müsâit vakit gelir. Hem Âyetü’l-Kübrâ ve bir kısım Hizb-i Nûriye’nin âhirinde bulunan Tercüme-i Münâcât o Arabînin ma‘nâsını tam bildiriyorlar.

Sâlisen: Karaağaçlı Yûsuf Alî’nin mektûbu, onu nûrlarla tam bağlı gösteriyor. Allâh muvaffak etsin ve sebât versin. Âmîn. Ve rüyası hayırdır, nûr hizmetiyle alâkadârdır. Allâh hayra çevirsin. Âmîn.

Râbian: Şimdi birden Sava Medrese-i Nûriyenin Hâcı Hâfız'ı ve merhûm Hâfız Mehmed’i ve kardeşlerini ve Mehmedlerini ve Ahmedleri ve ma‘sûm Nûrcuları ve mübârek ihtiyârları ve sâir kahraman şâkirdlerini düşündüm. Hayâtım müddetince ona yakın olmayı bütün canımla istedim ve vefâttan sonra onların mezaristanında defnolmamı arzuladım. Birden ihtâr edildi ki, gerçi Medresetü’z-Zehrâ’nın merkezi olan Isparta vilâyetinde maddeten bulunmak, çok cihetle fâideli ve saâdetlidir; fakat nûrun mesleği ve Nûrcuların meşrebi cihetiyle dâimâ berabersiniz. Zaman ve mekân, perde olmazlar. Şarkta, garbda, şimâlde, cenûbda, dünyada, berzahta bulunsanız, ma‘nen bir mecliste beraber sayılırsınız. Onların ma‘nevî yardımları dâimâ birbirine oluyor ve sana da gelir diye beni teskîn etti.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç