Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 385
bir vesîka ve şedîd ihtiyâçlarını açıklayan bir i‘lân-nâme ve bu yaralara da ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un bir merhem ve o tesemmümlere ancak ve ancak Risâle-i Nûr’un bir tiryâk olduğunu pek açık göstermesi sebebiyle bir mühim sened olarak gördüm. Ve sevgili Üstâdımızı üzmemek için yeni yazı aslını Kur’ân hurûfâtına tebdîl ederek takdîm ediyorum.
[321]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Pek Mübârek ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım Efendim Hazretleri,
Evvelâ: El ve ayaklarınızı çok derin hürmetlerimle ebediyen öperim. Bu bîçâre ve zavâllı genç talebenizin şu âcizâne mektûbu, o bîçârenin Risâle-i Nûr’a karşı sonsuz hayrânlığının çok ufak bir ifadesidir. Bundan bir sene evvel, Kastamonu Gölköy mektebinde bulunduğum bu Çalışlar köyüne öğretmen olarak geldiğim zaman, bütün aklım ve fikrim, her şeyim gaflet perdesi altında idi. Bütün hakāiklere aykırı uydurulmuş ve efsâneleşmiş, yalan şeylerin peşinde çırpınıyordum, hatta bütün mekteb hayâtım müddetince ve köyde gece yarılarına kadar gazete sütûnlarında siyâset, efsâne, roman yazılarını okuyor, gözlerim uykusuz kalan o geceler sebebiyle ağrımaya başlıyordu. Radyo dinlemek, çalgı çalmak, birinci ihtiyacım hâlinde idi.
SAYFA 386
Sonra halk arasına çıkıp Süfyân ordusunun yıkıcılığını bir inkılâb hâlinde halka anlatmak merâkında idim. Şimdi bütün rûh u cânımla reddettiğim o sözlerin hemen hepsinde Ey dâhîler dâhîsi, yarattığın gençlik ve sâire gibi îmânsızların sözlerini söylerdim.
Şimdi bütün ömrümün nefesi kadar, bu sözlerimi reddediyorum. Ve âdetâ şu andaki bîçâre durumumla, o zamandaki dîvâne ve sefîlâne durumumu tahkîr ediyorum. Beni bu durumlardan telkîni ve irşâdıyla Kur’ân yoluna çevirmeye sebep olan Fuâd Hocaya; ve benim Risâle-i Nûr yoluna girmeme sebeb olan ve nûrun kalplerine damlattığı ilhâm ateşleriyle bu zavâllıyı aşka getiren Mustafâ Usman gibi Safranbolu’lu kardeşlerime; ve Risâle-i Nûr’un ilhâmıyla, mütâlaasıyla eserler neşreden ve bu eserlerle hakîkati bana telkîn eden Şemseddîn Yeşil’e ebediyen minnetdârım. O zamanki gaflet ve küfür içinde geçen hayatıma bakarak, bugünkü îmânlı, aşklı, fakat en geride ve en zavâllı hayâtımı çok mes‘ûd görüyorum. Ve bu bahtiyârlığa beni kavuşturan Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e yüz binler def‘a şükrediyorum. Ve o Kadîr-i Zü’l-Celâl’den bu fakîr hakîri, bu zavâllı bîçâreyi, bu perişan âsîyi geniş şefkatiyle kabûl eden efendim Üstâdım hazretleri’nden ebediyen râzı olmasını binlerle niyâz ediyorum. O nûr-u îmân yolundaki bîçâreliğimle haddim olmadan maddiyâta tapan o bedbahtlara sanki şöyle diyesim geliyor ve diyorum:
SAYFA 387
Ey gaflet uykusu içinde yutturulan zehirlerle uyuşmuş, sersemleşmiş, körleşmiş, sağırlaşmış; ve behîmî zevklerle coşup, insanlıktan milyonlar derecede aşağı düşüp, hakîkî elemler ve ızdırâblar içinde çırpınan bedbahtlar Gelin, siz ve ben, bütün hevâî şeylerden, bu hayvânî arzulardan elimizi ve gönlümüzü çekelim. Ateş kaynayan sahrâda kuruyan boğazımıza bir avuç su ihtiyacı gibi, şu asırda esbâb ve tabiat zehirleriyle uyuşan ve kuruyan ve ölüme yüz tutan kalbimiz bir nûr-u îmân istiyor. Bir âb-ı hayât bekliyor. Gelin, bütün dünyamızı ve içindekileri ebedî terk ile hakāik-i Kur’âniyenin önünde diz çökelim. Ve o hakāikin gösterdiği ebedî saâdet yoluna dönelim. Evvelce yürüdüğümüz şekāvet ve helâket yolunun kirlerinden ve çirkâb-ı küfür ve dalâletten arınmak, temizlenmek için nûr denizine dalalım. Ve bugün ve bu asrın rehber-i saâdeti olan ve bu asırda saâdet-i ebediyenin en birinci vesîlesi olan nûr medresesine Risâle-i Nûr derslerine koşalım.
Saatlerce, günlerce, yıllarca alkışlayıp durduğumuz o yalancı sefillerden ve onların hakîkat diye gösterdikleri hayâl peşinden, o felâket yolundan ayrılalım, vazgeçelim, zulmetten nûra dönelim. Otuz seneden beri yalnız Rızâ-yı İlâhî için, kimseden minnet ve alkış istemeden, aklın ve havsalanın kabûl etmeyeceği, beşer vücûdunun tahammül edemeyeceği cânîyâne zulümlere göğüs geren Bedîüzzamân
SAYFA 388
Saîdü’n-Nûrsî Efendimiz’in önüne gelelim. Onun derslerine gönül bağlayalım. Onun risâlelerini üstâd edinelim. O zât, bizden alkış istemez, hediye istemez, ücret istemez, hürmet istemez. Yalnız bir şey ister: Îmânını kurtar. Maddeye bakma, ma‘nâya bak. Âciz insana tapma, Allâh’a tap. Evet, ey gāfil ve dalâlet yolundaki eski arkadaşlarım O zât, şu anda bulunduğu kemâlât-ı insâniyenin zirvesinden kendini küçük göstermek istiyor. Ednâ göstermek istiyor. Öyle iken, bizim dîvâne ve yalancı kahramanlarımız, yuvarlandıkları âdî ve pis çukurda kendilerini yüksekte görüp, milyonlara da göstermek istiyorlar. Ve öyle de her gün ve her fırsat buldukça Ben şunu yaptım, ben bunu yaptım. diye yıktıkları ma‘neviyât ve insanlık âbidesini i‘lân ederek, milyonlardan da alkış, minnetdârlık dileniyorlar. Vâ-esefâ Vâ-veyletâ Milyonlar esefler ve yazıklar olsun onlara ve onların cânîyâne ve şâkîyâne kahramanlıklarını takdîr ve tebrîk edenlere
Sonra gelin, bakın. O Üstâdın ve nûrun talebelerine bakın, onlardaki sadâkatin, bağlılığın derecesine bakın. Onlardaki ihlâsın, aşkın, îmânın ve yüzlerindeki nûrun kuvvetine bakın. Ve öyle ise gelin, bakıp bakıp da hayrân kaldığımız o mübâreklerin gittiği yola gidelim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç, çok kusûrlu talebeniz Mustafâ Sungur
SAYFA 389
[322]
Denizli ehl-i vukūfunun raporudur.
Bu parça hem Lâhika’ya, hem Üstâdımızın müdâfaâtının nihâyetine yazılacaktır.
[Bu rapor ibret için Lâhika’ya yazılsın.]
Birinci ehl-i vukūfun raporudur ki, bütün kuvvetiyle bizi mahkûm etmek için çalışmışlar, fakat İnâyet-i İlâhiye onların hücûmlarını nûrların parlak fütûhâtına vesîle eyledi.
İşte İnâyet-i İlâhiyenin parlak bir nümûnesi. Bütün kuvvetleriyle mahkûmiyetimize çalışan birinci ehl-i vukūfun bu raporları, Risâle-i Nûr’a takdîrkârâne bir medhiye hükmüne geçti. Biz dahi o ehl-i vukūfu helâl ettik, dost olduk.
Aleyhimde çok çalışan ehl-i vukūfun raporundandır. Ankara ehl-i vukūfu bunlardan ayrıdır. Bir derece insaflı raporlar da ayrıdır.
Suçlulardan Saîdü’n-Nûrsî, nâm-ı diğer Bedîüzzamân, kendi ifâdesi vechile, mukaddemâ şark harekâtında ilgili görülen; ve o târihte Van vilâyetinde ikāmet etmekte iken, Isparta’da ikāmete me’mûr edildiği sırada, başta tavsîf edilen aynı suçu işlediğinden ötürü, Eskişehir Ağır Cezâ Mahkemesi’nde 27 4 935 târîhinde tevkîf edilerek kendisine uydurduğu birkaç şahısla
SAYFA 390
birlikte yapılan duruşmalarından sonra, Bedîüzzamân’ın bir sene müddetle hapse konulmasına ve şerîklerinin de muhtelif cezâlara çarptırıldığı, Eskişehir Cumhûriyet müddeî-i umûmîliğinden celbolunan dosya meyânında mevcûd 8 11 943 târihli kayd-ı resmîden anlaşılmaktadır.
Bu sûretle müddet-i mahkûmiyetlerini ikmâlden sonra Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîdü’n-Nûrsî, şurada burada yine kendisine yakın hissettiği bazı kimselerin de iştirâk ve yardımlarıyla ve bunlarla sâf ve bîçâre denilecek derecede bulunanları kendine uydurmak sûretiyle, yazı ile ve bizzât görüşmelerle bazı fikir neşriyâtına devama başladıkları ve bu fa‘âliyetleri 1943 Temmûz ve Ağustos ayları târîhinde, Çivril’in Homa nâhiyesinde bazı ufak tefek fiilî hareketleri göze çarpması üzerine köyün ileri gelenleri ve halk tarafından ta'kib edilerek işin hakîkatine vukūf peydâ etmek emeliyle çıban gibi meydana çıkanların mâhiyetini araştırırken, alâkalı idare me’mûrları tarafından şüpheli görülen kimselerin ev ve dükkânlarında aramalar yapılarak netîcede Risâle-i Nûr isimli müteaddid cüz'den ibâret kitablarla, birkaç mektûb ele geçmesi üzerine, bu bâbdaki tahkîkāt derinleştirilerek, bu meyânda Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîd’in evinde yapılan 14 8 943 ve 18 9 943 târihlerinde aramalarda evinin odun kömür dolabının içerisinde ve odunların altında, çivili bulunan bir dolabın içinde ve soba üzerinde su
SAYFA 391
ısıtmak için kullanılan teneke içinden Hâşiyebazı kitab ve el yazması mektûb vesâirenin meydana çıkarıldığı; ve bunların bîtaraf ehl-i vukūf tarafından tedkîkinde, risâlelerden, Risâle-i Nûr’un 24. Lem‘a’sı tesettür hakkında olduğu ve üzerinde mahrem işareti bulunduğu ve bu risâlenin baş sahîfesinde dört hikmetten bahsolunmakta ve muhtelif sûretlerle tesettürün kalkmasına hücûm etmekte; ve bu risâlenin sonlarına doğru kadın bacaklarının teşhîri dolayısıyla bunların cehennemde yakılacağı;
ve 29. Mektûb’un altıncı kısmında ise mahremdir işaretleriyle Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine Altı öğüt vermekte; ve birincisinde Hubb-u câha aldanmamak ve o kudsî hizmetlerinden, o ma‘nevî ve ulvî cihâdlarından vazgeçmemelerine, bunun için servet hırsına ve şân ve şerefe ve avâm nazarında mevki‘ sâhibi olmaya hiç ehemmiyet verilmemesi istenmektedir. Ve bunların ehl-i âhiret için çok zararı var denilmekte
SAYFA 392
ve ehl-i ilhâd hafiyelerine ve ehl-i dalâletin propagandacılarına âlet olmamaları tavsiye edilmektedir.
İkinci öğüt Risâle-i Nûr’un neşrinde ve buna âit fikirlerin ta‘mîminde aslâ korkulmaması ve bu cihâd-ı ma‘nevîden vazgeçilmemesi tavsiye olunmakta; ve kendilerine bu işlerden vazgeçilmesini söyleyenlere Hizbü’l-Kur’ân etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Hayât-ı ebediyemize yüzde yüz zarar veren bir yola bizi ihtiyârımızla sevkedemezsiniz. Ustabaşımız olan Saîdü’n-Nûrsî’nin yüzünden bizim gibi ona dost olanlardan kim zarar görmüş, kim belâ görmüş ki, biz göreceğiz Denilmekte; ve üçüncü öğüt olarak tama‘ yüzünden aldanmamak için telkînler yapılmaktadır.
Ve yine şâkirdlerine hitâben Saîd’e neden bu kadar hürmet edip arkasına düşüyorsunuz diyenlere karşı dördüncü öğüt ile cevâb vermek istenilmektedir ki, bu da kendisinin İslâm dininin neşrine çalışan ve Hizmet-i Kur’âniyede bulunan bir şahıs olup, kendisi yok olsa dahi bir çok merkezlerde çalışanlar bulunacağını söylemektedir. Beşinci ve altıncı öğütlerle daha bir takım şâkirdleri i‘timâd ve i‘tikāda da‘vet etmektedir.
Bu kitabın zeylinde kırmızı mürekkeble ve üç ay işaretiyle mahremdir diye yazılı olan kısmında, istikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyli, yazdığı; ve kendilerine musallat olan insafsız, zâlim ve gaddârlara karşı bir arzuhâl
SAYFA 393
olduğunu; ve kendi ta‘mîr ettiği husûsî ma‘bedinde husûsî ibâdetine, ezân ve kāmetten dolayı müdâhale edildiği için sabrının tükendiği; milletin mukadderâtıyla keyfî oynayan firavun meşrep komitenin başlarına hitâb ettiğini; ve bu ehl-i bid‘adan altı suâline cevâb istediğini; tecâvüzün kanunsuz olduğu; husûsî ibâdete kanun yapılamayacağını; hürriyet-i vicdân düstûrunu kırmak cür’etiyle lâ dînî siyâset ta'kib edildiği hâlde, dîn ehline yapılan bu tecâvüzün sorgusuz kalmayacağını; kendisi gibi Şâfiî olanlara hangi usûlle müdâhale edildiğini; kendisi gibi başka milletten olanlara Türkçe kāmet mecbûriyetinin hangi usûl ile teklîf edildiğini; ve en nihâyet Ey dîn ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz. İlişirseniz intikāmım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz ve titreyiniz. Cesâretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa göreceğiniz vardır. diye hücûm edilmektedir.
29. Mektûb’un yedinci kısmında Şimdilik hâs ve emîn talebelere mahsûstur ve mahremdir. işaretleriyle, ehl-i bid‘anın ecnebî inkılâbcılardan mevhûm bir fikir alarak Hristiyanlıktaki Protestanlık gibi, İslâmiyet’te dînî bir inkılâb yapmak istediklerini; Hristiyanlıkta ahkâm-ı ictimâiye Îsâ as tarafından değil, Havârîler tarafından vaz‘ edildiğine göre inkılâbın câiz olabileceğini; Müslümanlıkta böyle şeylerin câiz olamayacağını; milliyetin, İslâmiyet fikri yerine geçmeyeceğini; sosyalizm ve
SAYFA 394
bolşevizm gibi asrî fikirlerin unsuriyeti ve milletperverliği kırdığını; binâenaleyh Türklük fikrinin İslâmlık fikri içinde erimesi îcâb ettiğini; âhirzamanda gelecek en büyük müctehidîn fesât zamanında hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, hem hatîb-i a‘zam olan ve ehl-i beyt’e mensûb olan bir zât-ı nûrânî olacağını; Avrupâî düstûrlarıyla mücâdele usûlünü Eski Saîd iken yaptığını; ve bu tarzda galebenin İslâmiyet’in kıymetini azaltmak gibi bir mahzûr bulunması yüzünden bu mesleği terkettiğini; İslâmiyet esaslarını 30. ve 24. ve 29. Sözler ve Mektûblarla bürhânlarıyla isbat ettiğini beyân etmektedir.
Eskişehir hapishânesinin saklanacak bir meyvesidir diye el yazması diğer bir risâlede, bir âlem-i ma‘nâda İmâm-ı Alî’ye ra sorduğu suâle cevâben عُجْمٍ den maksad, şekilsiz harflerdir ki, lâik hükümet zamanında taammüm eden Latin harfleridir Yolunda bir cevâb aldığını; cifir ve ebced hesablarıyla bu kelimeyi ihtivâ eden fıkranın Latin harflerinin resmen kabûl târîhî olan 1348 târîhine tevâfuk ettiğini, Risâle-i Nûr’un bir musîbet netîcesinde gizlenerek, gizli perde altında parlaması, İmâm-ı Alî’nin ra bir kerâmeti olduğunu; Risâle-i Nûr’un sebeb-i tesmiyesi, Esmâ-yı Hüsnâ içindeki İsm-i Bedî‘in mazharı olduğunu, ve İmâm-ı Alî’nin ra Yâ Rab benim yıldızımı nûr ile âhirzamana kadar bedî‘ ışıklandır yolundaki duâsının, bu zamanda Risâle-i Nûr ile kabûl edildiğini beyân etmektedir.
SAYFA 395
Yeni harflerle ve daktilo ile yazılan bir risâlede, eski harfi okumasını bilmeyen gençleri Risâle-i Nûr dâiresine almaya gayret olarak yazılmış olduğu beyân edilmektedir.
Yine Saîd Nûrsî tarafından yazılan Eskişehir hapishânesinin bir meyvesi olup, Ahmed Nazîf tarafından el yazısıyla hediye edilmiş. Otuz birinci Lem‘a’nın Birinci Şuâ‘yı isimli risâle olup, başta İş bu İşârât-ı Kur’âniye kitabına mahrem tâife-i nisâ el süremez, bu tâifeye memnû‘dur. Gāyet ihtirâz olunması tavsiye olunur Hâşiyediye başlayıp, bu risâle sahîfeleri içinde Risâle-i Nûr müellifinin ismi ve doğumu üzerinde cifir ve ebced hesablarıyla yapılan istihrâclar görülmektedir.
Eski harflerle yazılı Risâle-i Nûr’un 31. Mektûb’unun 15. Lem‘a’sı olan Fihrist isimli risâledeki âhir kısmı, Husrev, Sabrî, Hâfız Alî, Rüştü, Hâfız Hüseyin tarafından te’lîf edildiği; ve bunların içinde Husrev te’lîfinin daha çok olduğu; ve bunlara duâ edildiği; diğer bir cildde Risâle-i Nûr’un küçük şâkirdleri ve yazanları içinde ve Sav köyünde Marangoz Ahmed, Eğirdir’in Gökdere köyünde Ömer Hoca oğullarından Abdullâh oğlu Ömer ve hocası, çocuğu Mustafâ ve hocası Ahmed ve Ahmed Zekî, Hacı Hâfız oğlu Hâfız Mehmed, Hâfız Mehmed
SAYFA 396
oğlu Bekir gibi 9 ilâ 13 yaşlarındaki çocukların, bu Hâfız Mehmed’in evinde toplanarak eski yazı öğrenip Risâle-i Nûr’u yazdıklarını; nûr fabrikasının İslâm köyünde olduğunu anlatmaktadır.
Risâle-i Nûr’un 31. Mektûb’unun 28. Lem‘ası’nın nihâyetine, Risâle-i Nûr talebelerinin Keçeci Mustafâ, Mustafâ, Alî, Süleymân, Rüştü, Abdullâh, Husrev, Re’fet, diğer Süleymân, Sabrî, Hulûsî, Bekir Bey, Âsım, Hâfız Alî, Gālib, Küçük Lütfü, Zekâî, Abdülbâkî, Şâm'lı Hâfız Tevfîk isimleri yazılmıştır.
Yine bu risâlenin ikinci kısmının dördüncü sahîfesinde, hapishânenin kendileri için bir İnâyet-i Rabbâniye olduğunu; âhirzamanda en feyizli bir çilehâne olup düşmanlarına karşı ihtiyâtlı davranmak lâzım geldiğini; bu yerin yani hapsin en hassâs bir imtihân meydanı olduğunu telkîn etmektedir.
Bu risâlenin sonlarına doğru Bir düstûr başlığı altında, Risâle-i Nûr talebelerinin, nûru hâriçte aramamaları; ve eğer ararlarsa nûrun penceresinden ışık bularak ma‘nevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulacaklarını, belki de güneşi kaybedeceklerini; dâireye girmeden evvel her ferd şeyhini muhâfaza edebileceğini; ve fakat dâireye girdikten sonra ancak orada mürşid aranacağını; dâire hâricindeki tarîkatlere ihtiyâç bırakmayacağını ve Risâle-i Nûr dâiresinin çok geniş olup şâkirdlerinin
SAYFA 397
pek çok olduğu; aklı başında bir adamın bu elmas gibi mesleği terkedip başka mesleklere girmeyeceği yazılmaktadır.
Ve nihâyete doğru tenkîde başlanarak, kendisi Risâle-i Nûr’u ve şâkirdlerini müdâfaa ettiği hâlde, onların inkârda bulunarak kendisini şâhidsiz bıraktıklarını; ve bunca mensûbların başka tarîkat aramak üzere ayrılmak temâyüllerini gösterdiklerini; ancak talebeleri arasında Kuleönülü Küçük Alî ve Lütfü gibi hâlis Risâle-i Nûr talebelerini hâriçteki büyük bir velîye tercîh ettiğini;
Ve yine ebced ve cifir hesablarıyla bir takım istihrâclarda bulunarak, ezcümle hakkında tatbîki istenilen 163. maddenin kendisi hakkında ta‘kîbât yapılmasını isteyen 163 meb‘ûsun adedine tevâfuk ettiğini Hâşiyebeyân etmektedir.
Saîdü’n-Nûrsî’nin buraya kadar hulâsaten zikredilen Risâle-i Nûr parçalarından mâadâ, bu işle alâkadâr olan mevkūf diğer suçlu Husrev ilâ-âhirihî isimlerden sonra, bu suçluların evlerinde ve dükkânlarında ve üzerlerinde yapılan aramalarda, evrâk meyânında mevcûd her birine âit arama zabt varakalarında yazılı olduğu üzere, cem‘iyetin bânîsi Bedîüzzamân’la, gene evrâk meyânında mevcûd maznûnların evlerinde, dükkânlarında ve üzerlerinde çıkan ve cem‘iyetle alâkalarını gösteren vesāik-i mektûblar, ehl-i vukūf ma‘rifetiyle yaptırdığımız tedkîkāta nazaran, her biri hakkında raporda yazılı
SAYFA 398
olduğu üzere, bu maznûnlar doğrudan doğruya ve beraberce, bir kısmının Saîd-i Kürdî ile iştirâk ederek kurulan Nakşibendî cem‘iyetinin inkişâfına yardım ettikleri; ve bir kısmının da bu şekle girmeleri; ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin muhâbere etmek sûretiyle Saîd’in fa‘âliyetine ma‘nen ve maddeten iştirâkle ânın maksadlarına hizmet ettikleri; ve bi’n-netîce cümlesinin dînî hissiyâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâl edebilecek harekete halkı teşvîk; ve bu bâbda kurulan Risâle-i Nûr cem‘iyetinin teşekkülüne yardımda bulunduklarını, yapılan hazırlık ve ilk tahkîkāt sırasında, yeminli ifadeleri alınan şâhidlerin şehâdeti, arama zabt varakaları ve ehl-i vukūf tarafından verilen rapor ve suçluların te’vîlen vâki‘ i‘tirâzlarıyla anlaşılmaktadır.
Suçluların bu hareketleri, Türk Cezâ Kanunu’nun 163 12, 173, 313, 64, 65. maddeleri mûcibince
[323]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Kahraman Tâhirî’nin bize yazdığı Zülfikār’ın başına konmak için mahkeme iâdesinin fıkrasından sonra, Ankara ehl-i vukūf raporunun netîcesini de