Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 448
Bu defʻa Sâlih Yeşil’in uzunca yazdığı bir mektûbuna karşı yazılan cevap berây-ı ma‘lûmât size gönderildi. Hâşiye
[343]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Muhterem Kardeşim,
Evvelâ: Zâtınızın ehemmiyetli mektûbunu aldım, fakat gücenmeyiniz. İstediğin gibi uzun cevap yazamıyorum. Çünkü üç aydan beri tesemmüm netîcesi olarak yatak içindeyim. Pek zahmetle zarûrî işlerimi görüyorum. Yalnız bir tek çocuk gelir, sobamı yakar, ekmeğimi getirir. Hem Risâle-i Nûr’a âit pek çok meşgalelerim var ki, bir dakîka vakit bulamıyorum. Meselâ, dört yüz sahîfeli Zülfikārları birkaç gün zarfında tashîh etmeye mecbûr oluyorum. Burada yardımcı, yalnız sobamı yakan, ekmeğimi getiren çocuktur. Sizden başka yalnız bir tarafla muhâbere ediyorum. Hatta yirmi sene talebem
SAYFA 449
ve nûr kardeşim Abdülmecîd’e senede bir-iki mektûb yazamıyorum. Senin gibi ehl-i tedkîk bir âlimle uzun uzadıya konuşmaya vakit bulamıyorum. Gücenmeyiniz.
Sâniyen: Bin üç yüz seneden beri Âlem-i İslâm’ı ağlatan ve bütün ehl-i hakîkate Eyvâhlar Yazıklar olsun dediren, Âlem-i İslâm’ın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek, benim husûsî meşrebimde tahammülüm fevkinde elem veriyor. Husûsen yirmi beş seneden beri ihlâs ile hakîkî hizmet-i îmâniye, beni her nevi‘ siyâsetten çektiğini ve yirmi beş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi, yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayât-ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdâfaât-ı hapsiyeden başka mürâcaat etmeyen; ve vazîfe-i îmâniyeye noksân gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyâsete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb-i umûmîye bakmayan, baktırmayan bir hâlet-i rûhiyeyi taşımaya mecbûriyetim varken; şimdi dehşetli ejderhâlar hakāik-i îmâniye cephesinde ehl-i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl-i îmânı kurtarmak mecbûriyeti Kur’ân’ın emriyle varken; bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl-i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve-i ma‘neviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.
Zâlim siyâsetin gaddârâne bir düstûru olan, cemâat için ferd fedâ edilir diye, çok zâlimâne pek çok vukūâtı, ehvenü’ş-şer diye, bir nevi‘ adâlet-i izâfiye nâmında
SAYFA 450
hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hatta bu asırda, o gaddâr düstûrun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş on adamın, onların siyâsetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder.
İşte eski zamanda bir derece siyâsetin bu gaddâr düstûru İslâmlar içine girdiğinden, siyâsette bu müdhiş düstûrlar karşısında, mecbûriyetle selef-i sâlihîn sükût ile ve Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat’ın imamları o kapıları kapamak, طَهَّرَ اللّٰهُ اَیْدِیَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.
Mâdem Ehl-i Beyt’e zulmedenler, şimdi âhirette cezâsını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücûmla yardımımıza hiç bir ihtiyâç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukābilinde, o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrîk etmek gerektir ki, birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi, dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyâsetine bedel, ma‘nevî birer sultân ve hakîkat âleminde birer şâh, birer ma‘nevî padişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlara, aktâblara kumandan oldular. Kazançları bire bin değil, milyonlardır.
SAYFA 451
İşte bu sır içindir ki, Yeni Saîd’in husûsî üstâdı olan İmâm-ı Rabbânî ra, Gavs-ı A‘zam ra ve İmâm-ı Gazâlî ra, Zeynelâbidîn ra husûsen Cevşenü’l-Kebîr münâcaâtını bu iki imamdan ders almışım ve Hazret-i Hüseyin ra ve İmâm-ı Alî’den kerremâllahü vechehu aldığım ders, otuz seneden beri, husûsen Cevşenü’l-Kebîr’le dâimâ onlara ma‘nevî irtibâtımda, geçmiş hakîkati ve şimdiki Risâle-i Nûr’dan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak, belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını ve mazlûmlar mükâfâtını, aklımızın fevkinde görmüşler. O mes’elelerle meşgūl olmak, şimdiki bu hazır musîbet-i dîniyeye karşı mükellef olduğumuz vazîfe-i Kur’âniyeye zarar verir. Ulemâ-yı İlm-i Kelâmın ve usûlü’d-dîn allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat’ın dâhî muhakkiklerinin İslâmî akîdelere dâir çok tedkîk ve muhâkemâtla ve âyât ve hadîsleri müvâzene ile kabûl ettikleri usûlü’d-dîn düstûrları, şimdiki Risâle-i Nûr’un meşrebini muhâfazaya emrediyor ve kuvvet veriyor. Hatta hiç bir yerde, hatta ehl-i bid‘a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakîkat-i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nevi‘ ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta mutaassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve mutaassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber nûr dâiresine girmeye başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hatta bazı misyonerler de ve dîn-i Îsâ’nın aleyhisselâm hakîkî rûhânîsi o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücûm değil, belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzûmunu hissedip
SAYFA 452
medâr-ı münâkaşa mes’eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm-ı Alî’nin (radıyallâhu anh ve kerremallâhü vecheh) otuz kırk işaretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risâle-i Nûr, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilaçtır. Onun için o dâire bize kâfî gelmiş, hârice çıkmıyoruz.
İmâm-ı Alî’nin (radıyallâhu anh ve kerremallâhü vecheh) şahsına ve hayatına ve adâlet-i hakîkiye üzerine giden siyâsetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayât-ı dünyeviyesinden ve siyâset-i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i ma‘nevîsine ve kemâlât-ı ilmiyesine ve makāmât-ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i îmân ortasında nasıl böyle vukūât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezîd ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm-ı a‘zamı, İmâm-ı Alî’nin radıyallâhu anh hârika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verâsetine ilişmek değil, belki yalnız hayât-ı ictimâiye-i insâniyeye âit idaresine darbe vurmaya çalışmışlar, hatâ etmişler. Bir hâşiyecik
SAYFA 453
Hâricî ve büyük bir düşmanın hücûmu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücûm eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire-i İslâmiyede eskiden beri tarafgîrâne birbirine mukābil, muârız vaz‘iyetini alan ehl-i İslâm, o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak, maslahat-ı İslâmiye muktezâsıdır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[344]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Makine ile yazdığınız Zülfikār’da yanlış pek azdır. Mu‘cizât-ı Ahmediye asm makamıyla, Haşir makamının yarısını dikkatle baktım. Ma‘nâya zarar verecek bir tek sehiv buldum. Binler Mâşâallâh sizlere Husrev’in şirin ve parlak kalemi sönük yerleri de okutturuyor. Bugün yetmiş beş sahîfe Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm tedkîk ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, pek az sehivler var. Hem dikkatle onların ma‘nâsı anlaşılır. Yalnız Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm Dördüncü İşâreti’nin Dördüncü Esası’nda, dokuzuncu sahîfenin birinci satırında asıl Mehdî’nin kelimesi yerinde sehven asılmış Mehdî’nin yazılmış. asılmış kelimesini asıl kelimesine tebdîl ediniz.
SAYFA 454
Sâniyen: Bu def‘a beşinci Şuâ‘ı tedkîk ettim. Dedim ki: Mâdem iki mahkemeler, beraber çok tedkîk ettiler. Bizi onunla mes’ûl etmediler. Ve müdâfaâtımda da gāyet kat‘î ve reddedilmez bir tarzda o risâleye dâir beyânât var. Elbette onun neşrinde zarar olmaz. Eğer siz münâsib görseniz, ma‘nevî Târîhçe-i Hayât mecmûasının âhirinde müdâfaâttan sonra ilhâk edilmesini meşveretinizle karar vermenize havâle ediyorum.
Mübâreklerin kahramanları ve nûrun bahâdırları olan Tâhirî ile Küçük Ali, İnşâallâh iki Husrev, iki Hâfız Alî hükmünde, nûrun bu tarzdaki en mühim hizmetini de eskide yaptığı hizmet gibi fevkalâde bir sûrette yapacaklar. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 455
[345]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Fedâkâr Kardeşlerim,
Evvelâ: Fahr-i Âlem Hâtemü’n-Nebiyyîn Şefîü‘l-müznibîn, Rasûl-ü Rabbü’l-âlemîn, Seyyidinâ Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın velâdet-i şerîfesinin mübârek gecenizi bütün canımızla tebrîk ederiz.
Sâniyen: Zülfikār’a tamâmen baktım. Mâşâallâh hatâları pek azdır. Yalnız bazı nüshalarda sönük kelimeler var. Okunmayan kısmını ben işaretler koydum. Bir defterde hangi makam, hangi sahîfe, hangi satırlarda sehivli ve sönükler var diye rakamla yazdırıp size göndereceğim.
SAYFA 456
Sâlisen: Kardeşimiz Nazîf, Asâ-yı Mûsâ’dan şimdilik yeni harfle yazsın. Bitirdiği meyve kısmını makine ile otuz kırk nüshasını ihtiyâç varsa acele çıkarmasını benden soruyor. Hadsiz şükür olsun ki, elmas kalemleri ihtiyâç bırakmamışlar. Hem Asâ-yı Mûsâ parça parça olmasın. Mecmûunda başka bir kuvvet var. Bu dakîkada hâtırıma Küre Medrese-i Nûriyesi geldi. Saatçi Nûrî ve Muallim Abdurrahmân, İhsân ve evvelce İstanbul’da nûrlar nâşiri Hâfız Emîn hayâlimin karşısında göründüler. Ve lisân-ı hâlleri dedi: Biz nûrlara ebedî bağlıyız. Eski alâkamızı tamâmen muhâfaza ediyoruz. Hiç merâk etme. Ben de onlara hem selâm edip, hem eski makamlarını nazarımızda muhâfaza ettiklerini tebşîr ederim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza binler selâm hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[346]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Zülfikār’ın savâb-hatâ cetvelini gönderdim. Fakat pek acele ve râhatsızlık zamanında yaptığımdan, hem tekrar mukābele etmediğimden, belki içinde sehvim de var.
SAYFA 457
Siz dikkat edersiniz, ma‘nâyı bozmayan noktaları siz tebdîl edebilirsiniz. Hem bu cetveli de ıslâh edebilirsiniz. Hem bu cetvele göre nüshalar tashîh edilse daha münâsibdir. Hem Zülfikār’ın pek yüksek yazmak sevâbına hissedâr olmak için, mübârek kardeşler her biri bazı nüshalarını tashîh etsin. Veyâhûd cetveli yirmi otuz adet nüsha makine ile çıkarıp, sâir yerlerdeki arkadaşlara gönderirsiniz. Her ne ise, siz daha iyi bilirsiniz. Vazîfenize karışmam. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizin gibi sarsılmaz, çekilmez, pişman olmaz, çok telâş etmez, demir gibi metîn şâkirdleri Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir ihsân eylemiş.
Sâniyen: Ben de bundan evvelki hafta mektûbunuzu almadığımdan sizin gibi telâş ettim. Acaba onlara bir ilişmek mi var diye beklerken, ferahlı mektûblarınızı aldım. Fakat o komiserin cildciden bir yazma Zülfikār’ı alması, hem size, hem bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile bana burada bir bulantı verdi. Birden zâil oldu. Vazîfemiz, ihlâs ile ve sebât ve tesânüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyât ile, sırran tenevverât irşâd-ı ulvîyi fiilen tasdîk etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muârızlara mukābele etmek ve onların hücûmundan telâş etmek değil. Muvaffakiyet ve fütûhât-ı nûriye ve revâc ile intişârı ise, vazîfe-i İlâhiyedir. Vazîfemizi yapıp, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize teselli buldum.
SAYFA 458
Evet kardeşlerim, kırk seneden beri hem hakîkat-i İslâmiye ile, hem benimle mücâdele edilen perde altındaki zındıklar, münâfıklar elbette Zülfikār’ın fütûhâtına ve şâkirdlerinin şevklerini kırmak için, bazı böyle ehemmiyetsiz iliştirmek için, ya bazı me’mûrları veya bazı zâbıtayı iğfâl edip evhâm veriyorlar. İnşâallâh bir zarar olmaz. Siz hem ihtiyât ediniz, hem telâş etmeyiniz.
Sâlisen: Bu defʻa beşi Ahmed nâmında on tane nûr şâkirdlerinin ehemmiyetli ve güzel ve samîmî mektûblarını aldım. Her birisine husûsî mektûb yazmak hakları varken, maatteessüf birkaç cihette vaktim müsâade etmiyor, Gücenmesinler. Hem râhatsızlık, hem meşgalem pek ziyâde, o beş Ahmed’den Denizli Ahmedleri ve arkadaşlarının hey’et-i mecmûası hakîkaten merhûm Hasan Feyzî’nin vazîfe-i nûriyesini gāyet ciddiyetle ve sebât ile yapacaklarına kanâatimiz geliyor. Onlara bin Bârekallâh Ve bize mektûb yazan Kâtip Tevfîk ve mahdûmu Şevket gibi daha çok şâkirdler iltihâk edeceklerini mektûbuyla gösteriyor. Milâs’ta nûrun erkân-ı mühimmesinden Halîl İbrâhîm’in mübârek ve tatlı emânetini aldım. O ve arkadaşları, Mehmed’ler ve Ahmed Feyzî orayı Denizli gibi nûrlara hizmet ettikleri gibi daha ziyâde çalışacaklarını ümîd ediyoruz.
Râbian: O beş Ahmed’den Safranbolu’da Hasan Feyzî’nin tam yerine geçmiş ve Hâfız Alî’nin tam vârisi Safranbolu’lu Ahmed Fuâd’ın gāyet samîmî ve fedâkârâne mektûbunda, benim bedelime aynen Hasan Feyzî, Hâfız Alî gibi, bâkî kalan hayatını bana verip benden
SAYFA 459
evvel berzaha gitmek için duâ ediyor. Hâlbuki şimdi nûrlara hizmette onun hayatı daha ziyâde fâidelidir. Bana nisbeten genç, fa‘âl bir kardeşim, benden sonra hâs kardeşlerim gibi vazîfe-i nûriyemi yapıyorlar diye kemâl-i istirâhat-ı kalp ile ecelimi beklerim. Cenâb-ı Hakk, onun gibi çok fedâkârları daha nûrlara kavuştursun. Ve onun ve Mustafâ Usman’ın sisteminde o havâlîdeki yeni çıkmaya başlayan fedâkârları nûrlara bağışlasın. Ve merhûm Hasan Feyzî’nin sisteminde ikinci bir Hasan Feyzî olan Mustafâ Usman’ın uzun mektûbu, onun nûrlara şiddet-i alâkasını ve hârika sadâkatini göstermekle beraber, ehemmiyetsiz benim şahsiyetime de ve hayatıma da ziyâde ehemmiyet veriyor Münâzara-i nefsiye mektûbum münâsebetiyle güzel mektûbuna Bârekallâh derim. Ve nûrun hâlis ve çalışkan ve mahdûmları ile beraber, nûra tam bağlanan kardeşimiz Hıfzî’nın, nûr şâkirdlerinin duâmıza dâimâ girmiş beş altı hâsların vâlideleri Ayşe nâmlarında olduğu gibi, o da Ayşe nâmında o seher Ayşeler içinde o duâ dâiresine girdi. Cenâb-ı Hakk o Ayşe’nin rûhuna da binler rahmet eylesin. Âmîn.
Hâmisen: Konya’lı kardeşimiz Sabrî’nin mevlid-i şerîf tebrîkine dâir mektûbunda nûrların orada, hocalar içinde olduğu gibi, mektebli gençlerde ehemmiyetle tevessu‘ eder. Talebeliğe peyderpey giriyorlar. Mübârek mahdûmları gibi ehemmiyetli zâtların lisedeki mahdûmları dahi nûrlara şevk ile talebe oluyorlar, diye yazıyor. Evvelce yazdığım gibi tekrar
SAYFA 460
umûm kardeşlerimizin mevlid-i şerîflerini tebrîk ile beraber bu defʻaki hem Denizli, hem Konya, hem Safranbolu’lu kardeşlerimin tebrîk mektûblarına mukābil, hem mevlidini tebrîk, hem çok selâm ve duâ, bilhassa başta Müfessir Hoca Vehbî ve beni sâir memleketlerdeki hocalarla musâlahaya sebebiyet veren insaflı Konya hocalarına selâm ediyorum.
Sâdisen: Hem çok eski, hem çok sâdık, hem çok muktedir, sebâtkâr Medrese-i Nûriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in o medresenin üstâdı olan merhûm Hacı Hâfız’ın kerâmetli vefâtına dâir güzel ve hazîn mektûbunda, o Medrese-i Nûriyenin şâkirdlerinin, o merhûm üstâdlarına karşı gösterdikleri dindârâne vaz‘iyet; ve yağmurun zahmet vermemek ve onları ıslatmamak ve üşütmemek için durması, iş bittikten sonra başlaması, o merhûm zâtın ruhuna büyük rahmetler nüzûlüne emâredir. Cenâb-ı Hakk o rahmet katreleri adedince ona ve onlara rahmet etsin. Âmîn.
Hem Ahmedlerden Sandıklı’dan Ahmed Çavuş’un, oradaki nûr şâkirdleri nâmına ciddî mektûbuna karşı وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ duâsıyla cevap veriyorum. Daha yazacaktım, bir dakîka vaktimiz müsâade etmedi, kısa kestim. Tebyîze vakit bulamadık. Umûmunuza binler selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 461
[347]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Bahtiyar Kardeşim Süleymân Rüşdü, Seni ve kardeşin kahraman Burhân’ı ve senin iki mübârek, ma‘sûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risâle-i Nûr nâmına ve umûm şâkirdleri hesabına, rûh u cânımızla sizi tebrîk ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâp kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakiyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde çok alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikār gibi daha çok emsâline de muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakiyet, hem Zülfikār’ın, hem sadâkatınızın bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rü’yân ki, emr-i İlâhî ile Kur’ân’ı Hazret-i Peygamber’e asm vermen, Hazret-i Cebrâîl’in vazîfesinin bir cilvesidir. İşarettir ki, bu hizmetiniz, hem rızâ-yı İlâhî’ye, hem rızâ-yı Peygamberîye asm muvâfıktır. Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm vâsıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye asm teblîğ etmek ma‘nâsıyla senin rüyan ta‘bîr edilir.
Nasıl bir küçük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur, bir nevi‘ muhâbere eder. Öyle de husûsî bir tecellî ile, rü’yâlar da selef-i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret-i Peygamber’in asm yanında gördüğün adam da, Risâle-i Nûr ve Risâle-i Nûr