
SAYFA 40
(178)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk, Metîn, Fedâkâr Kardeşlerim ve Vârislerim,
Evvelâ: İkinci vazîfe olan Mu‘cizât Mecmûası’na bir nâm istedim. Birden Asâ-yı Mûsâ’ya denk gelebilen Zülfikār-ı Mu‘cizât-ı Ahmediye ve Kur’âniye hâtırıma geldi.
Sâniyen: Husrev’in mektûblarımdan hulâsaları çok güzel oluyor. Tam iktidâr ve firâsetini bildiriyor. Ben de gördükçe, Mâşâallâh diyorum. Numûne olarak bu def‘a mektûbunu size Lâhika’ya girmek için gönderdim. Mübârek Re’fet’in suâli ehemmiyetlidir. Fakat şimdi cevâba müsâadem yok. Cenâb-ı Hakk ona şifâ versin. Âmîn. Doktordan evvel Hasta risâlesine mürâcaat etsin. Ve güzel fikri ve güzel kalemiyle nûrlara hizmeti ve Husrev’e yardımları ehemmiyetlidir. Allâh râzı olsun.
Sâlisen: Merhûm Hâfız Mehmed’in iki kardeşinin mektûbunu Lâhika’ya geçirdik. Benim büyük üstâdlarımın içinde Risâle-i Nûr’a fevkalâde büyük hizmetleri için Hâfız Alî’yi ve Mehmed Zühdü ile beraber Hâfız Mehmed’i dâimâ isimleriyle ma‘nevî kazançlarıma hissedâr ediyorum. Bu iki kardeşi aynen onun yerinde iki Hâfız Mehmed hükmünde bildim. Bârekallâh derim.
SAYFA 41
Râbian: Güzel bir yazı ile edîbâne, belîğāne, fakat meczûbâne bir mektûbu Halîl İbrâhîm’den nûrlar hakkında garîp senâlar ve acîb vasıflarla dolu aldım. O mübârek kardeşimizin ma‘nevî bir nevi‘ duâsı ve sadâkatinin bir tezâhürü diye Lâhika’ya geçirdik, size gönderdik. Ve Safranbolu’da Mustafâ Usman’ın arkadaşlarından pek ciddî ve sebâtkâr ve hânesini bir küçük Medrese-i Nûriye yapan Hıfzı’nın iki ma‘sûm mahdûmlarının yazdıkları Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı bize göndermesi, her sahîfesi bir büyük hediye kabûl edildi. Umûma selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
Husrev’in mektûbudur.
(179)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz, çok Kıymetdâr, çok Mübârek, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Bu hafta içinde iki mübârek kıymetdâr neş’eli mektûblarınızı aldık. Bunlardan birisi Asâ-yı Mûsâ’nın âhirindeki arabiye arabî yazılan fıkranın ilâvesini, hem Müslümanlar ve vatan zararına ve bir ecnebî müdâhalesi hesabına bu geçen kışta sevgili Üstâdımıza yapılan ve inâyet-i İlâhiye ile akîm kalan sûikast plânını
SAYFA 42
Hey’et-i Vekîliyenin ve Reîs-i Cumhûrun hissettiklerini ve bu gaddârlıkları yapan hâinlere ihânetlerinin cezâsı olarak dünyada tam zarar ve âhirette cehennem ve sakar; ve bizlere de dünyada mükemmel sevâb ve zafer ve âhirette cennet ve âb-ı kevser verileceği beşâretlerini, hem bu iki fırkadan en çok Hürriyet Fırkası’nın bizi kendilerine çekmek istemesine rağmen, Nûrcuların çok ihtiyât ve dikkat ve temkînli bulunmaları lâzım olduğunu îkāz ile beraber, sevgili, mübârek Üstâdımızın bizim için kāidelerini bozarak dünyaya baktıklarını bildirmektedir. Bu mübârek mektûb, Lâhika’ya geçirilmiş. Ve arabî fıkrada Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde emrolunan mahaline yazılmıştır.
Mübârek mektûbunuzun ikincisi, Nûrcu kardeşlerimizden Re’fet’in şâyân-ı tebrîk hizmetini bildiren mektûbunu ve Salâhaddîn’in Amerikalı bir Îsevî âlimine Asâ-yı Mûsâ’yı vermesi dolayısıyla yazdığı şâyân-ı takdîr kahramanlığını bildiren mektûbunu, hem dokuz sene sevgili Üstâdımıza hizmet ettiği hâlde şâyân-ı hayret hizmetiyle hiç bir def‘a olsun sevgili Üstâdımızı gücendirmeyen Barla’lı Sıddîk Süleymân’ın sevgili Üstâdımızın Barla’daki menzillerinde dolaştıran, câzibedâr hâlâta hayâlen baktıran hazîn mektûbunu, hem pek ciddî nûra devam ederken şimdi askere alındığını esefle yazdığımız mübârek Nûrcu kardeşimiz Barla’lı Muhâcir Hâfız Ahmed’in mahdûmu Kâzım’ın sevimli mektûbunu, hem Nûrcu hanımlar içinde, Mevlânâ Hâlid’in
SAYFA 43
cübbesini muhâfaza edip, sevgili Üstâdımıza bilip teslîm etmesiyle makbûlîn arasında görmeye çalıştığımız mübârek Âsiye’nin güzel mektûbunu beraber getiren bu kıymetdâr mektûbunuzun ikinci fıkrasında, Nûrcu kardeşimiz Burhân’ın Serbest Fırka’ya verdiği cevâbın güzel olması münâsebetiyle, Nûrcuların siyâsetle alâkaları olmadığı gibi İnşâallâh bir sebeb çıkar, o istibdâd-ı mutlakı kıracak ve ezilen ma‘sûm ve mazlum Nûrcuları kurtaracak diye olan beşâretiniz bize kat kat nefes aldırmış.
Husûsen nûrların intişârı ve maslahatı hesabına bazı kardeşlerimizin siyâset hesabına değil, nûrlar hesabına, hem nûrlar nâmına değil, kendi şahsı nâmına Hürriyet Fırkası’na girebilmesine me’zûniyet verildiği hâlde, Isparta’daki talebelerinizin nûrun hakîkat cereyânlarından başka cereyânlara bakmalarına müsâade edilmemesi, Isparta’nın nûr hesabına sevgili Üstâdımızın husûsî nazarlarında bulunması ve husûsî teveccühleri altında olması gibi hâtırlarımızı dilşâd eden mektûbunuzu sevinçler içinde okuduk. Hem sevgili Üstâdımızın, hem diğer kardeşlerimizin mektûblarını Lâhikalarımıza kaydederek, kardeşlerimize gönderdik.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kusûrlu talebeniz Husrev
SAYFA 44
Sava kahramanlarından Mustafâ ve Alî Gül’ün mektûblarıdır.
(180)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Size takdîm ettiğimiz Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları arasında bize her cihetle örnek olan mübârek kardeşimiz Husrev’in tatlı hattına benzeyen mecmûa üzerindeki Mustafâ kimdir? Hangi Mustafâ’dır? Diye olan sevgili, mübârek Üstâdımızın suâl buyurmalarını, azîz ve mübârek Üstâdımız bizden mektûb istiyorlar diye anladık.
Evvelâ: Bütün Sava kahraman kardeşlerimle beraber bu fakîr talebeniz çok kusûrlu Mustafâ da mübârek el ve ayaklarınızdan öperim.
Sâniyen: Sevgili Üstâdımızın ehemmiyetle baktığı ve Isparta Medresetü’z-Zehrâsı’nın parlak bir Medrese-i Nûriyesi diye lâyık olmadığımız hâlde lutfedip, taltîf buyurmakta olduğunuz bu mübârek Sava’daki kahraman kardeşlerimle birlikte beş altı sene evvel, her ferd-i mü’mini hayrette bırakan, her ferd-i kâfirin gayzını artıran Risâle-i Nûr’un nûrânî hakîkatleriyle kalemle tefeyyüz etmekte ve bizim gibi sağını solunu bilmeyen, Müslümanlığı ve dindârlığı bir iki mahdûd bilgi ile îfâ etmeye çalışan kimseler, daha evvelden Müslümanlıkta terakkîyi tarîkatte bilirken, bugün siz azîz
SAYFA 45
Üstâdımızın sâyesinde bir ummân-ı ilim, bir bahr-i envâr ve bir hazîne-i lâyetenâhî içerisinde yaşamaktayız. Hizmetkârlığında bulunduğumuz bu mukaddes nûrun, sevgili Üstâdımızın ulvî kalplerinde tecellî eden ve mübârek kalemlerinden çıkan ve nûrun Yirmi Yedinci Mektûb’daki nûrlarına mütemâdiyen ilâve edilen mübârek hakîkat derslerinizden her an istifâde etmekteyiz.
Azîz sevgili Üstâdımız, hiç yoktan bize bu kadar ihsânâtı yapan Hazret-i Allâh’a pek çok şükrediyoruz. Biz köylü talebeleriniz, iki dağ arasına sıkışmış bir köyde oturan, kuvve-i inbâtiyesi zengin olmayan kumsal bir arâzîde zirâatle iştigāl eden, yevm-i cedîd, rızk-ı cedîd geçinen fakîru’l-hâl kimselerdik. Risâle-i Nûr’un nûrlu tefekkürüne girdiğimizde Risâle-i Nûr’dan evvelki hayâtımıza bakıyoruz. Tahâret ve nezâfetini tam yapamaz, iki kişi arasında söz söylemesini bilmez, ayağından çarık çıkmaz, sırtında gömleği kurumaz, daha bunlar gibi pek çok acınacak hâllerimiz vardı. Şimdi ise, Risâle-i Nûr’un nûrlu hakîkatleri îmânımıza öyle kudsî bir kuvvet, kalbimize öyle makbûl bir istiğnâ vermiş ki, Lillâhi’l-hamd kesret-i nüfûsu ihtivâ eden ve günlerce çalıştığı hâlde karnı doymayan fakîr köy halkı, birdenbire bir istihâle devresi geçirmiş. Bir iki sene gibi pek az bir zaman içinde yükselmiş, bizi perişan eden isrâfât içimizden çekilmiş, mukābilinde Risâle-i Nûr’un dâimâ görmekte olduğumuz bereketi girmiş, halkın yüzü gülmüş.
SAYFA 46
Bütün köyümüz halkı, Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri’ne mütemâdiyen duâcı; kalemle hizmet zevkini bulan talebeleriniz bizler mütemâdiyen Risâle-i Nûr’la Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri’ne intisâbımızla müftehiriz.
Azîz ve kıymetli Üstâdımız, sırr-ı ihlâs ile gitmeyi seven bizler rızâ-yı İlâhî’yi esas maksat yaptığımız için, her vakit lüzûmlu lüzûmsuz mektûblarımızla sizi râhatsız etmemek için mektûb yazmıyoruz. Sevgili Üstâdımız bizi afv buyursalar, bu dünyada olduğu gibi âhirette de yakınlarında bulundurmak lütfunda bulunsalar, bu hem hakîr, hem fakîr, hem âciz, hem çok kusûrlu talebelerinizin bütün emelleri, bütün arzuları tamam olur. Bizler sevgili Üstâdımız için duâ etmesini bilmiyoruz. Ve ancak diyoruz: Yâ Rabbî, bize Üstâd olarak ihsân ettiğin bizim Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri sana nasıl duâ ediyorsa, işte bizler de Üstâdımızın duâ için açılan elleri altında sana Âmîn ediyoruz. Bizden azîz ve mübârek Üstâdımıza binlerle selâm ve hürmetler hem dünya, hem ukbâda olsun diyerek mektûbumuzu tamam edip el ve ayaklarınızdan öperiz, sevgili Üstâdımız efendimiz hazretleri.
Sava Medrese-i Nûriyesi’nde duânıza muhtâç talebelerinizden Merhûm Hâfız Mehmed’in kardeşleri Mustafâ Gül ve Alî Gül
SAYFA 47
Milâslı Halîl İbrâhîm’in mektûbudur.
(181)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَعَصَا مُوسٰی
Muhterem Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri’ne,
Müsâade-i âliyeleri olursa, âyîne-i Kur’ân ve mir’ât-ı Furkân ve müfessir-i ekvân olan nûr denizine alâ kadri’t-tâka girmek isterim. Lütfen ve şefkaten ve merhameten elimden tutunuz ki, اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا hudûdu tecâvüz etmeyeyim. Ve himmet-i âliyeleriyle ondan erişebildiğim bazı cevherler çıkarayım.
Ve bütün kusurâtıma nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını istirhâm eylerken, mübârek yed-i saâdetlerinizden öper ve her ân hayırlı duâlarınızı beklerim. یَا نُورَ النُّورِ یَا مُنَوِّرَ النُّورِ یَا مُصَوِّرَ النُّورِ یَا خَالِقَ النُّورِ یَا مُقَدِّرَ النُّورِ یَا مُدَبِّرَ النُّورِ یَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ یَا نُورًا لَیْسَ مِثْلَهُ نُورٌ Esmâ-yı İlâhiye ve sıfât-ı kudsiyesinin âyînesi; ve اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ط مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ ط اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ ط اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ ط نُورٌ عَلٰی نُورٍ ط یَهْدِی اللّٰهُ
SAYFA 48
لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ ط وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ ط وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ âyât-ı beyyinâtının zıll-i memdûdu olan nûr denizi
Ve ey Risâletü’n-Nûr Sen Kur’ân-ı Hakîm’in ve evsâf-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mir’ât-ı mücellâsı olduğundan, lisân-ı kāl-i beşer senin ta‘rîfinden âciz ve kāsırdır. Nitekim bahr-ı nûrun gavvâsları olan talebelerin, seni kemâ hüve tavsîf edemediklerini i‘tirâf ediyorlar. Belki lisân-ı hâl bir derece ve melekûtiyet ve rûhâniyet ve nûrâniyet âlimleri ancak seni lâyıkıyla tavsîf edebilirler. Hâl böyle iken, yine senden gelen bir Lemʻa-i Nûr ile cûş u hurûşa gelen lisân-ı kalemleri nûr midâdına dalıp beht ve hayret içinde ne yazacaklarını bilemiyorlar. Nerede kaldı ki benim gibi nâkıs seni ta‘rîf etsin. Ne olur, bir kere perde-i nikâb sıyrılsa ve kemâ hüve hakka arz-ı endâm etsen de, seni bilmiş olsam Can mısın, cânân mısın? Kâtib misin, mektûb musun? Cevher misin, gevher misin? Tâlib misin, matlûb musun? Habîb misin, mahbûb musun? Âşık mısın, ma‘şûk musun? Sen bizleri mi istemişsin, bizler seni mi istemişiz? Sen misin, biz miyiz? Biz miyiz, sen misin? Sevmiş misin, sevilmiş misin? Âlim misin, ma‘lûm musun? Âyât-ı tefekkürât mısın, isbât-ı tevhîd misin? Bülbül müsün, gül müsün? Gül müsün, gülistân mısın? Bağ mısın, bostân mısın? Bahâr mısın, ezhâr mısın? Şâh-ı şecer misin, meyve-i tevhîd misin? Lemʻa-i Kur’ân mısın, iddiâât-ı temcîd misin? Nûr musun, nûrânî misin? Nağme-i elhân mısın, hoş
SAYFA 49
sadâ-yı Kur’ân mısın? Cesed misin, nûr musun? Enîs misin, mûnis misin? Göz müsün, nûru musun? Kalp misin, sürûr musun? Elhâsıl مَرَجَ الْبَحْرَیْنِ یَلْتَقِیَانْ mısın, بَیْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا یَبْغِیَانْ mısın?
Ey اَقِدْ كَوْكَبٖی ve دُرِّیٌّ یُوقَدُ olan Risâle-i Nûr Sen bir Cemâl-i Lemyezel’den in‘ikâs eden şemsü’ş-şümûs olan furkān-ı mübîn’den teşa‘ub eden bir hayt-ı nûrânîsin. Senin nûrun ezelden geldiği için, ebede gidecektir. Seni söndürmeye çalışanların akl-ı kâsırlarına acırım. Onlar bilmiş olsunlar ki, söndürmek için üfledikçe, ancak kendilerinin enfâs-ı seyyie-i mekrûhaları tükenmektedir. Sen ise, üflendikçe parlayan bir nûr-u misbâh ve bir ziyâ-yı neyyire ve bir hakîkat-i münevvere ve bir şuâ‘-ı meş‘ale ve bir sirâcü’n-nûrsun. Parlamakta olan ziyâ-yı münîrin hemen hemen cihânı kaplayıp ışıklandırmak üzeredir. Üflendikçe parlayan mâhtâb-ı cemâlin envârından çoğalan âşıkların, misâl-i zücâc seni ihâta ediyorlar. Hatta bazıları nûrun meş‘alesinde hayât-ı fâniyelerini yakmakla şuʻlelenip, seninle yek-vücûd olarak âlemi ziyâlandırıyorlar. Senin hakkāniyetine delîl, binler hâdisât-i vâkıa-i hâl buna şâhiddir.
Ey dinin ûlü'l-ilmi Ve ey İslâmiyet ve îmân güneşi Ve ey ilm-i ledün kevkebi Ve ey bahr-i tasavvufun gavvâsı Ve ey felsefe-i ilmiye-i İslâmiyenin âşinâsı olan menşûr-u hakîkat Sen ukūlleri bahr-i hayret, nüfûsları rîh-i tayyibe, gönülleri
SAYFA 50
şefkat-i şâhika, kulûbleri deryâ-yı envârında vecd-i müstağrak, ervâhları mele-i a‘lâya mi‘râc, akîdeleri îmân-ı mutmainne, talebelerinle râziye ve marziyesindir. İnşâallâhu Teâlâ senin muntazam, mevzûn, fasîh ve belîğ sahâiflerin münâdî-i ulûhiyet, dellâl-i ehadiyet, bürhânü’l-vahdet, delâil-i kudret, şevâhid-i rubûbiyet, teşa‘şu‘-u rahmet, vüs‘at-i hâkimiyet ta‘rîf-i esmâ ve sıfât, tezâhür-ü hakîkat, letâif-i inâyet, vedûdün ezhârı, rahmân’ın esmârıdır.
Senin tavsîfini ulemâ-yı dîne bırakarak Risâlet-i Ahmediye’de Peygamber asm hakkında buyrulduğu gibi, senin hakkında da derim ki: وَمَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَتٖی وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖی بِرِسَالَةِ النُّورِ der ve bilvesîle kendi liyâkat ve istihkākım olmadığı hâlde, onun bahr-i ummân feyzinin fazlından ihsânlar, feyizler, ikrâmlar, imdâdlar ve atiyyeler isterim.
اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْئَلُكَ بِصَمَدَانِیَّتِكَ وَبِوَحْدَانِیَّتِكَ وَبِفَرْدَانِیَّتِكَ وَبِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ اَنْ تَجْعَلَ لَنَا نُورًا فٖی مَسَامِعِنَا وَنُورًا فٖٓی اَعْیُنِنَا وَنُورًا فٖٓی اَجْدَاثِنَا وَنُورًا فٖٓی اَسَاتٖیذِنَا وَنُورًا فٖٓی اِخْوَانِنَا وَنُورًا فٖی قُلُوبِنَا وَنُورًا فٖی حَوَٓاسِّنَا وَنُورًا فٖی نَسَمِنَا وَنُورًا مِنْ بَیْنِ اَیْدٖینَا اَللّٰهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا نَافِعًا وَنُورًا وَحِلْمًا وَاٖیمَانًا كَامِلًا وَنُورًا سَاطِعًا وَاٰتِنَا رَحْمَةً ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً یَا نُورَ الْاَنْوَارِ یَا لَطٖیفُ یَا سَتَّارُ نَسْئَلُكَ اَنْ تُصَلِّیَ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ نَبْرَاسِ الْاَنْبِیَٓاءِ وَنَیِّرِ الْاَوْلِیَٓاءِ وَزِبْرِقَانِ الْاَصْفِیَٓاءِ وَیُوحِ الثَّقَلَیْنِ وَضِیَٓاءِ الْخَافِقَیْنِ
SAYFA 51
وَاَنْ تَرْفَعَ وُجُودَنَٓا اِلٰی فَلَكِ الْعِرْفَانِ وَاَنْ تُثَبِّتَ شُهُودَنَا فٖی مَقَامِ الْاِحْسَانِ یَٓا اَللّٰهُ یَا نُورُ یَا وَاسِعُ یَا غَفُورُ یَا مَنِ السَّمَٓاءُ بِاَمْرِهٖ مَبْنِیَّةٌ وَالْغَبْرَٓاءُ بِقُدْرَتِهٖ مَدْحِیَّةٌ وَالشَّوَاهِقُ بِحِكْمَتِهٖ مَرْسِیَّةٌ وَالْقَمَرَانِ بِفَضْلِهٖ مُضٖٓیئَةٌ نَسْئَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذٖی تَرَقْرَقَتْ مِنْهُ الْخُنَّسُ وَالْاَزْهَرَانِ وَتَجَلْجَلَتْ مِنْهُ الْعَنَانُ حِرْزًا مَانِعًا وَنُورًا سَاطِعًا یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ یُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَطاِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُولِی الْاَبْصَارِ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza dâimâ muhtâç günâhkâr kardeşiniz Halîl İbrâhîm
[182]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Bir bîçâre ve vesveseli ve hassâs ve dinsizlerle görüşen bir adam, bir meşhûr duâ-yı Nebevî hakkında bu akıl hâricindeki sevâb ve fazîletine dâir bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: Râvî, Ehl-i Beyt’in imâmlarındandır. Hâlbuki hadsiz bir mübâlağa görünür. Meselâ içinde der: Bu duânın bir harfine mukābil, Kur’ân kadar sevâb verilir. Hem göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sâhibini gördükçe, kürsîlerinden
SAYFA 52
inip ona pek büyük bir tevâzu‘yla hürmet ederler. Bu ise, aklın ve mantığın mikyâslarına gelemez; diye, Risâle-i Nûr’dan imdâd istedi. Ben de Kur’ân’dan ve Cevşen’den ve Nûrlardan gāyet kat‘î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevâb verdim. Size gāyet kısa bir icmâlini beyân ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:
Evvelâ: Yirmi dördüncü Söz’ün bir dalında on adet usûl var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevâbını al.
Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a‘zamın mazharı ve kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve câmi‘ meyvesi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyâs etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde ve acîb sevâb, Zât-ı Ahmediye’nin asm velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umûmî değil. Belki o duânın mâhiyetinde böyle hârika bir kıymet var ve ism-i a‘zam mazharı olan zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevâb mümkündür. Fakat gāyet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfî gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.
Sâlisen: O duâ, nasılki Zât-ı Ahmediye’ye asm baktığı vakit, mübâlağadan münezzeh ve ayn-ı hakîkat oluyor; öyle de, o duâdaki yüzer Esmâ-yı Hüsnâ’nın hakîkatlerine
SAYFA 53
baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellîlerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhissalâtü Vesselâm haber vermiş ve teşvîk için mübhem ve mutlak bırakmış. Sonra mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka bilfiil vâki‘ ve külliye telakkî edilmiş.
Râbian: Yirminci Lemʻa-i İhlâs’ta bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir cennet verilmesine dâir uzun bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca cennetin verilmesi, bildiğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hânesine çok cihetlerle mâliktir, sâhibdir. Öyle de zemîn yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nevi‘ mâliktir, tasarruf ve istifâde edebilir.
Hem koca dünyayı, benim Hâlık’ım, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir. Demek bazı fevka’l-had, hârika ve akıl hâricindeki bir kısım sevâblar, bu mezkûr hakîkate bakar.
Hem İslâmiyet’te her sevâbın, her fazîlet-i a‘mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duâda, bir zerre sevâbımızda, o duâda bir dağ kadar sevâb ve feyzî kazanan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, husûsî virdler ve duâlar ve şerîat ve risâlet cihetiyle değil, belki Velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyân eder. Kendine tam tebaiyet eden hâs vârislerini,