
SAYFA 424
ehl-i nûr ve ehl-i îmândan meded ve inâyet ve nusretini ebede kadar kesme Yâ Rab. Âmîn, âmîn, âmîn. بحرمة سیّد المرسلین. Üstâdım efendim.
Duâlarınıza çok muhtâç duâcınız pek hakîr ve çok kusûrlu şâkirdiniz
Ahmed Fuâd
[336]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Garîb bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma‘lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki: Başım üstündeki sizce maʻlûm levha, nefsimi tam susturduğu hâlde, bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne isti‘mâl eden kör hissiyâtım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkāât ve fıtrî hubb-u hayâttan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyât, benim vefât ihtimâlinden şiddetli bir me’yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs-ı zevk ve lezzetle kalp ve rûhuma tam ilişti. Ne için istirâhat-ı hayâtına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gāyet zevkli ve ma‘sûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür, kendine nûr dâiresinde aramıyorsun;
SAYFA 425
ve ölmeye karar verip râzı oluyorsun? dedi ve dediler. Birden gāyet kuvvetli iki hakîkat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risâle-i Nûr’un vazîfe-i kudsiye-i îmâniyesi, benim ölümümle daha ziyâde hâlisâne inkişâf edecek, ve hiç bir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesîlelikle ithâm edilmeyecek, ve rekābeti tahrîk eden hayât-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazîfe devam edecek. Hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdî şahsiyetimin ehemmiyetli rakîbleri ve münekkidleri, o şahsiyeti ithâm edebilir ve Risâle-i Nûr’a ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirirler. Hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire-i nûrâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbetdâr yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
Hem mâdem nûr şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirâhatini, hem dünya zevklerini, hem lüzûm olsa hayatını nûrun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim, neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?
Hem kat‘iyen bil ki, çok bîçârelerin hayât-ı bâkiyelerini nûrlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyârlık hayatını memnûniyetle bırakmaya lüzûm olsa veya vakti gelse, râzı olmak gāyet lezzetli bir şereftir.
SAYFA 426
İkincisi: Nasıl ki âciz, zayıf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde, on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli za‘fına yardımdan ziyâde, ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyâhûd kendini çok aşağı göstermemek için, gāyet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeye çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi aynen öyle de, ey kör hissiyâtın içine giren nefs-i emmâre Bu âdî şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti‘dâdımın yüz derece fevkinde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda, Kur’ân’ın eczâhâne-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risâle-i Nûr’daki hakîkatlere, o şahıs masdar ve menba‘ ve medâr olamaz. Belki yalnız çok bîçâre ve muhtâç ve Kur’ân kapısında bir sâil ve muhtâçlara yetiştirmeye bir vesîle olduğum hâlde, nûrun muhlis ve hâlis, sıddîk ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyâtlarını incitmemek ve nûrlara karşı şevklerine ilişmemek ve üstâd nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hâtırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu‘lara mecbûr olmamak için ve yirmi sene tecrîdin verdiği tevahhuş için, hatta dostlarla dahi hizmet-i nûriye olmazsa görüşmeyi terkediyorum ve etmeye rûhen
SAYFA 427
mecbûr oluyorum, Ve tekellüfe ve kıymetimden ziyâde kendimi göstermeye ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfî kendini büyük göstermek ve vakār perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim, meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
Ey nefis Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyât Binler dünyevî zevki alsan, bu vaz‘iyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzîdeki ahbap, âdetâ güyâ beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmaya mecbûr oluyorum. Elbette bu ihtiyârlık ve yalnızlık hayâta, berzah hayât-ı ma‘neviyesi bin derece müreccahtır, diye bu iki hakîkatle hadsiz şükür olsun o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalp ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu. Hatta damarlarımdaki maddî hastalık da gāyet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazîfe-i nûriye daha ziyâde ihlâs ile rekābetsiz, ithâmsız inkişâf eder. Hem bu zamanda aramadığım cüz’î, muvakkat zevk ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât-ı nûriyeden gelen lezzet bedeline, çok ağır ve soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfurûşluk zahmetlerinden ve tasannu‘ zararlarından kurtulmak vardır.
SAYFA 428
Hem bu senede bir def‘a ey nefs, rûh ve kalp ile beraber çok müştâk olduklarınız, eski zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbapları ve müfârakatlerinden çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için beraber, kısmen hakîkaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzîde gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli ve müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbâbı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaz‘iyet almış. Daha o ahbapsız yerleri görmek istenilmez. Onun için bu hayat ve bu dünya, bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl-i izzetle, Allâh’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden,
hasta fakat tam mesrûr kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Yukarıdaki Elhâsıl ile başlayan kısım beş maddelik levhaya ilâve edilmiş.
[337]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Sizleri ve umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini ve bilhassa Medrese-i Nûriyenin
SAYFA 429
talebelerini ve bilhassa o merhûmun akrabalarını, Medrese-i Nûriyenin mübârek üstâdı Hâcı Hâfız Mehmed’in vefâtı münâsebetiyle ta‘ziye ediyoruz. Ve nûrlar hesabına bütün rûh u cânımızla biz dünyada kaldıkça ona duâ-yı rahmet etmeye ve Hâfız Alî ve Hasan Feyzî ortasında dâimâ bütün ma‘nevî kazançlarımızda hissedâr etmeye katʻî karar verdik. O çok ehemmiyetli ve nûr hizmetinde çok muvaffakıyetli, merhûm o mübârek zâtın mükemmel vazîfesini bitirip, yüzer ma‘nevî evlâd ve hayru’l-halef bırakıp gittiği ve terhîs olduğu ve rahmet ve istirâhat âlemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstâdlarımın, dâiresine kazançlarımı bağışladığım zaman, Hâfız Alî, Hâfız Mehmed, Mehmed Zühdü ve Savalı Ahmed ve Hasan Feyzî içinde ihtiyârım olmadan Hacı Hâfız Mehmed’i on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim: Vefât edenler içinde bu da bulunsun, ilişmedim. Hem hayâtta olanlar içinde, hem üstâdlar dâiresinde bulunmasına hayret ederdim. Şimdi bu mektûbunuzda anlaşıldı ki, onun hâlisâne kudsî hizmetinin bir kerâmeti olarak vefâtını ihsâs ediyordu. Hâfız Alî, Hasan Feyzî ortasında makāmım var diye işʻâr ediyordu. Cenâb-ı Hakk onun defter-i a‘mâline, Sava Medrese-i Nûriye’de okunan ve yazılan risâlelerin harfleri adedince O’nun ruhuna rahmetler ve kabrine nûrlar ihsân eylesin. Âmîn. Ve aynı sistemde tam hayru’l-halef mahdûmu Hâfız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zekî, onun vazîfesinin idâmesine muvaffak eylesin. Âmîn Ve onların umûmuna sabr-ı cemîl ihsân buyursun, Âmîn.
SAYFA 430
Sâniyen: Denizli’den bize gelen Muharrem’in ve Ya‘kūb Cemâl’in mektûbları gösteriyor ki, Hasan Feyzî’nin yerini boş bırakmayacaklar. Hem vazîfesini mütesânid bir hey’etle yapacaklar. Husûsen Tavas tarafında birden Muharrem’in gayretiyle ehemmiyetli şâkirdlerin çıkması ve ben Denizli’de iken hem hapiste, hem hâriçte çok alâkadârâne hizmet eden Şevket ve Hâfız Mustafâ ve Ahmedler ve on bir mübârek arkadaşları ve Muharrem’in mektûbunda isimleri bulunan zâtlara Risâle-i Nûr nâmına onları tebrîk ve muvaffakiyetlerine duâ ve çok selâm ediyoruz. Ya‘kūb Cemâl’in güzel kalemiyle eskiden nûrlara hizmet ettiği gibi, yine o güzel kalemiyle hizmet etmeye başlıyor. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin. Âmîn. Ben çok râhatsız olduğum için onların mektûbuna husûsî cevap veremediğimden gücenmesinler.
Sâlisen: Kahraman Nazîf’in uzun bir mektûbunu aldım. Hakîkaten o kardeşimizin hassâsiyeti ve ihtiyâtı, Risâle-i Nûr’un hizmetinde çok fâidesi var. Bu âhirde endişe ediyordum, acaba onun rakîbleri ona bir zarar vermesinler diye düşünürken birden mektûbunu aldım ki, tam سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûruna göre hareket ediyor. Hem oradaki kardeşleriyle istişâresi, hem tam ihtiyâtı, hem İstanbul’daki nûrun genç şâkirdlerine ihtiyât tavsiyesi ve Zülfikār’ın Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm sekizinci işaretine kadar yağlı kâğıda yazması ve Asâ-yı Mûsâ yeni hurûfla kırkıncı sahîfeye kadar gelmesi, hem münâfık câsûslardan kendilerini tam muhâfaza etmesi, bana bir inşirâh verip
SAYFA 431
hastalığıma da bir merhem oldu. Benim endişelerimi de izâle etti. Cenâb-ı Hakk onları ve sizleri ins ve cin şeytânlarının şerlerinden muhâfaza eylesin. Âmîn. Hâşiye
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[338]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz Kardeşlerim ve Nûr Şâkirdlerinin Küçük Pehlivânları,
Asâ-yı Mûsâ âhirlerinde bazı nüshalarında mübârekler pehlivânı büyük rûhlu Küçük Alî nâmında bir kardeşimizin suâline karşı verdiğim bir cevap var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı muʻterizler Risâle-i Nûr’un kıymetini bir derece kırmak için demişler: Herkes Allâh’ı bilir. Âdî bir adam, bir velî gibi Allâh’a îmân eder diye, nûrların pek yüksek ve pek çok kıymetdâr ve gāyet lüzûmlu tahşîdâtını ziyâde göstermek istemişler.
SAYFA 432
Şimdi İstanbul’da daha dehşetli bir fikirde anarşi fikirli, küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risâle-i Nûr gibi, ekmek ve suya ihtiyâç derecesinde herkes muhtâç olduğu îmânî hakîkatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki: Her millet, herkes Allâh’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyâcımız çok yok, diye mukābele etmek istiyorlar. Hâlbuki Allâh’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesi ile olduğuna katʻî îmân etmek ve mülkünde hiç bir şerîki olmadığına; ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime-i kudsiyesine, hakîkatlerine îmân etmek, kalben tasdîk etmekle olur. Yoksa bir Allâh var deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksîm etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ, hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci‘ tanımak ve her şeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini ve peygamberlerini bilmemek, elbette hiç bir cihette Allâh’a îmân hakîkati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki ma‘nevî cehennemin dünyevî ta‘zîbinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinâtta hiç bir zîşuûr, kâinâtın bütün eczâsı kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı Zü’l-Celâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat ona îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı
SAYFA 433
sıfatları ile, isimleri ile umûm kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdîk etmek ve elçileri ile gönderdiği emirleri tanımak; ve günâh ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedâmet etmek iledir. Yoksa, büyük günâhları serbest işleyip hiç istiğfâr etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delîldir. Her ne ise, evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes’eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu. Şimdilik sizlere Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli şâkirdleri nazarıyla bakıyorum. Mustafâ Oruç çok tâliʻlidir ki, kendi sisteminde ve ruhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafâ oldu.
Saîdü’n-Nûrsî
[339]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Muhterem Kardeşim Mehmed Sâlih,
Evvelâ: Zâtınızın bir risâle kadar câmi‘ ve uzun ve müdakkikāne, harâretli mektûbunuzu kemâl-i merâkla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki, Risâle-i Nûr’un üstâdı ve Risâle-i Nûr’a Celcelûtiye Kasîdesi’nde rumûzlu işaretiyle pek çok alâkadârlık gösteren ve benim hakāik-i îmâniyede husûsî üstâdım İmâm-ı Alî’dir ra.
SAYFA 434
Ve قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی âyetinin nassı ile, Âl-i Beyt’in muhabbeti, Risâle-i Nûr’da ve mesleğimizde bir esastır. Ve Vehhâbîlik damarı, hiç bir cihette nûrun hakîkî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâftan istifâde edip, ehl-i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak, Kur’ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyânları var. Elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz’î teferruâta dâir medâr-ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzûmu yok. Onlar dâr-ı âhirete, mahall-i cezâya gitmişler. Lüzûmsuz, zararlı, onların kusûrlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir, diye Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menʻetmişler. Çünkü Vâkıâ-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyr ra ve Talha ra ve Âişe-i Sıddîka ra bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat o harbi ictihâd netîcesi deyip, Hazret-i Alî ra hak, öteki taraf haksız, fakat ictihâd netîcesi olduğu cihetle affedilir. Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyet’e zarar vermesin diye Sıffîn Harbi’ndeki bâgîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.
Haccâc-ı Zâlim, Yezîd ve Velîd gibi heriflere ilm-i kelâmın en büyük allâmesi olan Saʻd-ı Taftâzânî, Yezîd’e lâʻnet câizdir demiş, fakat lâʻnet vâcibdir dememiş.
SAYFA 435
Hayırdır ve sevâbı var dememiş. Çünkü hem Kur’ân’ı, hem peygamberi, hem bütün sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr edenler hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şerʻan bir adam, hiç mel‘ûnları hâtıra getirmeyip lâʻnet etmese, hiç bir zarar yok. Çünkü zemm ve lâʻnet ise, medih ve muhabbet gibi değil. onlar amel-i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ.
İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyâde İslâmiyet’i ve hakîkat-ı Kur’âniye’yi muhâfazaya me’mûr ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakîkati Alevîlikle ithâm etmekle birbiri aleyhinde isti‘mâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyet’e vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hatta sen de biliyorsun, benim ve Risâle-i Nûr’un aleyhinde isti‘mâl edilen en te’sîrli vâsıtayı, hocalardan bulmuşlar. Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyn’e hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyimi’l-Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, husûsen evliyâlar aleyhinde ve bir derece bidʻalara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen, bidʻalara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin muhabbet-i Ehl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan içtihâdınızı vesîle ederek hem sana, hem nûr şâkirdlerine darbe vurabilirler. Mâdem zemmetmemek ve tekfîr etmemekte bir emr-i şerʻî yok, fakat zemde ve tekfîrde hükm-ü şerʻî var. Zemm ve tekfîr,
SAYFA 436
eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü tekfîre ve zemme müstehak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfîr etmemekte hiç bir hükm-ü şerʻî yok, hiç zararı da yok. İşte bu hakîkat içindir ki, ehl-i hakîkat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt’in Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet’in, mezkûr hakîkatine müstenid olan kānûn-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr-ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler, nasılsa iki tarafta bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakîkî sahâbelere, Talha ra ve Zübeyr ra gibi Aşere-i Mübeşşere’ye dahi tarafgîrâne bir inkâr, bir i‘tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da tövbe ihtimâli kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzûmsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkîk etmekten ise, şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyet’e dehşetli darbeler vuran, binler lâʻnete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü’min ve müdakkik bir zâtın vazîfe-i kudsiyesine muvâfık gelemez.
Hatta Sabrî ile küçücük münâkaşanız, hem Risâle-i Nûr’a, hem hakāik-i îmâniyenin intişârına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam. aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkîk bir âlimin Risâle-i Nûr’a oraca ehemmiyetli bir hizmete vesîle olacak Sabrî oraya gelmesi,
SAYFA 437
ikinizden büyük bir hizmet-i nûriye beklerken, bilakis üç cihette nûra zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş? diye, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabrî ma‘nâsız, lüzûmsuz seninle münâkaşa etmiş. Sen de hiddete gelmişsin. Eyvâh dedim. Yâ Rabbî, Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdîl et diye duâ ettim. Risâle-i Nûr’un İhlâs Lem‘aları’nda denildiği gibi, şimdi ehl-i îmân, değil yalnız Müslüman kardeşleriyle, belki hristiyanın dîndâr rûhânîleriyle ittifâk etmeye ve medâr-ı ihtilâf mes’eleleri nazara almamak, nizâʻ etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücûm ediyor. Senin hamiyet-i dîniye ve tecrübe-i ilmiye ve nûrlara karşı alâkanızdan ricâ ediyorum ki, Sabrî ile geçen mâcerâyı unutmaya çalış. Ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o kendi kafasıyla, fikriyle konuşmamış. Eskiden beri ve hocalardan işittiği şeyleri, lüzûmsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günâhlara keffâret olur. O hemşehrimiz Sabrî, hakîkaten nûra ve nûr vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o nûr hizmetleri hâtırı için, dost bir hemşehri ve nûr hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde adâlet-i izâfiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer‘iyeyi düşünüp tâbi‘ olarak, Hazret-i Alî’nin ra taʻkîb ettiği adâlet-i hakîkiye ve