EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

250

duâlarınızı bekliyorlar. Ve hâssaten Mollâ Fethullâh, Rıf‘at, Recep, Mehmed Metîn, Zîver, Mehmed, Ziyâ, Hâfız Alî, Nebî, İsmâîl, bu talebelerin hepsi ayrıca el ve ayaklarınızdan öperler. Bunlar Risâle-i Nûr’un müdâvim talebeleridir. Bendeleriniz ve Eşref de ayrıca hürmetlerimizi sunar, Risâle-i Nûr ve Kur’ân’da muvaffakiyeti ve ölünceye kadar sadâkatimiz için müstecâb olan duâlarınızı ricâ ile ayaklarınızı öperiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Âciz köleniz, duânıza muhtâç Sabrî

Birisi sevgili mübârek Üstâdımızın bildiği Hacı Osmân olmak üzere Kuleönü Köyü’nden iki mübârek zât bu sene hacca gittiler. Sevgili Üstâdımızdan duâ isterler

Husrev

[267]

Lâhikaya girsin.

(Fazîletli rehberimize)

Biinâyetihî teâlâ dünyayı nûr ile münevver eden hocamızın mübârek iki ellerinden öperim. Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak ve Rabbü’l-Felak Hazretleri ömr-ü âlilerinizi müzdâd ve firâvân buyursun. Muhtâç ve müştâk bulunduğumuz envâr-ı İlâhiyeyi ihvân-ı dîne rehber olarak telkîn ve teblîğ ettiğinize ve âciz kulları da alâ kadri’l-imkân o dünyaya saçılan envâr-ı İlâhiyeden hisse-yâb olduğuma ve duânız berekâtıyla İnşâallâh

251

füyûzât-ı İlâhiyenin daha ziyâde inkişâfına ve bu nûrânî kitabları okudukça efrâd-ı insanın sıdkla kabûl buyurulan Risâle-i Nûr vâsıtasıyla ıslâh ve iflâhına ve güneşin tulûu gibi meydana gelen şâkirdleriniz dahi bütün bilâd-ı İslâmiyede herkesin derece-i insaniyete girmeleri hakkında son derece çalıştıkları ra’ye’l-ayn görüldükçe, milyonlarca, tâ ebede kadar teşekkür eder Ve kusurumun affını diler Ve mektûbumun kabûl buyurulmasını ricâ ederim.

24 Ramazân-ı Şerîf

Eddâî

İnebolu’nun Hatîbbağı Mahallesinden Huboğlu Osmân C

[268]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Zülfikār’ın üç makamı, her birinin ayrı hâsiyeti ve ehemmiyeti ve başka müşterîsi ve müştâkı bulunmasından, makine mahsûlâtı üç tarzda toplansa, cildlense: Bir kısmı başta Birinci Makam Mu‘cizât-ı Ahmediye ve zeyilleri, sonra ötekileri, bir kısmı da başta Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve zeyilleri, sonra Ahmediye ve Onuncu Söz, bir kısmı da başta Birinci Makam olarak Onuncu Söz ve zeyilleri, sonra Mu‘cizât-ı Ahmediye ve Kur’âniye

252

daha münâsibdir diye hâtırıma geldi. Çünkü âlim veya hâfız olmayan zâtlar, başta i‘câzât-ı Kur’âniye’nin derin ve âlimâne nüktelerini bilemez. Zevk etmez, vazgeçer. Eğer tâlibi âmî ise, başta Onuncu Söz bulunan mecmûa verilsin. Eğer hoca ise, başta Mu‘cizât-ı Ahmediye takdîm edilen mecmûayı alsın. Eğer hâfız ise, Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi başta bulsa, daha ziyâde şevklenir. Anlamazsa da yine hoşuna gider. Her ne ise, siz daha iyi bilirsiniz.

Sâniyen: İnebolu’da nûra ciddî bir tarzda hizmete başlayan Hoca Osmân Efendi’nin ve Safranbolu ve Mustafâ Usman’a nûr hizmetinde tam bir yardımcı ve arkadaş olan Ahmed Fuâd’ın samîmî mektûblarını aldım. Ve çok memnûn oldum. Gülcü Hüseyin’in Asâ-yı Mûsâ’sını yazan bu Osmân imiş. Bildim, mesrûr oldum. Ahmet Fuâd’ın mektûbu da merâk ettiğim Dadaylı Muallim Hasan ve Kastamonu lise talebelerinin intibâhına bir sebeb olan Abdullâh, babası Muallim Mehmed Emîn hakkında bir derece ma‘lûmât verdi. İnşâallâh metânet ve sadâkatte Nazîf’e benzeyen Mustafâ Usman’a nûr hizmetinde tam arkadaş olurlar. Husûsî mektûblara cevâb vermeye ne vaktim, ne hâlim müsâade etmediği için husûsî cevâb yazmadığımdan gücenmesinler.

Sâlisen: Bu zaman, cemâat ve şahs-ı ma‘nevî zamanıdır. Benim âdî şahsiyetime hârika bir sadâkat ve hüsn-ü zanla pek yüksek fazîlet ve makam verip, o noktada bağlanmak ve ona binâen nûrlara şâkird olmakta, gerçi o bağlanana ziyâde şevk

253

verebilir. Fakat bir ârıza, bir hâdise, benim ehemmiyetsizliğimi ve müflis bir dellâl olduğumu gösterdiği zaman eğer o şâkird birden nûrun ve Nûrcuların çok ehemmiyetli ve pek yüksek kıymetine bakıp sarsılmazsa, âdîliğim onun şevkini kırmazsa, zararı yok. Eğer kırsa zararı var. Ben çok def‘a tekrar ettiğim gibi yine derim:, Risâle-i Nûr hakkında fevkalâde i‘tikād ve hüsn-ü zannınız yerindedir. Kat‘î huccetler ve bedâhet derecesindeki burhânlar ve hadsiz mantıkî delîller sizlere tam kâfî ve metîn bir nokta-i istinâddır. Benim şahsım ne olsa olsun, ne kadar fenâ olsa da, o istinâd noktasını bozamaz. Ve yüz derece haddimden ziyâde zanları gibi fazîlet olsa da, daha ziyâde kuvvet vermez. Demir ve elmas gibi bir istinâdgâh nûrlarda var. O yeter.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûma binler selâm ve duâ Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

[269]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰ بِدٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bugünlerde bana sûikast edenler, yine Afyon hükümetinin evhâm yüzünden bize ilişmek fikrini hissedip gāyet te’sîrli gizli iliştiler. Ben yirmi dört sâat, hayâtımda görmediğim dehşetli baş dönmesiyle hastalık

254

gördüm. Hayattan ümîdim kesildi. Vasiyetimi ettim. Ben öldükten sonra, Tâhirî’yi buraya çağırınız, gelsin. Malım olan nûrlara sâhib olsun dedim. Birden İnâyet-i Rabbâniye imdâda yetişti. Duâlarınızı bana şifâ eyledi. Hatta bu tesemmümün darbesiyle yirmi gün sıkıntılar çekeceğim diye düşünürken, birden öyle bir geçti ki, bir şey olmamış gibi bugün at ile gezmeye çıktım. Dün mektûbunuzda, on beş sivil polis, Afyon’dan Isparta’ya tarîkat var bahânesiyle Nûrculara ehemmiyetsiz bir telâş vermesini gördüm. Fesubhânallâh dedim. Demek hem bana, hem kardeşlerime aynı zamanda eskide, geçen sene olduğu gibi iliştiler. Telâş etmeyiniz. Mâdem bana vurulan şiddetli darbe bir halt etmedi, İnşâallâh Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerine de zararları olmayacak. diye teselli buldum. Evet, o polisler makineye ve Husrev’e ve kahraman arkadaşlarına birden ilişmemeleri bir emâre-i rahmettir.

Aldığım bir habere göre, Afyon’da bize ilişenlere demişler: Bu zararsız adama neden sıkıntı veriyorsunuz. İlişenler demişler: Biz ondan korkuyoruz Hâşiye. Çok kuvveti var.

255

Yüz binler talebesi var. Hatta bu Emirdağ’da dahi bazı resmî adamları öyle diyorlar. Hem ürküyorlar, hem ürktürüyorlar.

Sâniyen: Beni hiç merâk etmeyiniz. İnâyet devam ediyor. Ben de hayırlı netîcesini düşündükçe, sabırda lezzet buluyorum. Sabırda şükür ederim. Hem nûrlar da daha ziyâde nazar-ı dikkati kendilerine celbedip, en ziyâde muhtâç ve ma‘nen yaralı olan resmî me’mûrlarına kendini okutturup onları tedâvi eder. Ve dershanesini genişlettirir, şenlendirir. Sizin dahi şevkiniz kırılmasın. Yalnız ihtiyâtınız ziyâde olsun.

Sâlisen: Lüzûm olsa dersiniz: On sene fâsıla ile iki şiddetli mahkeme hâkimleri ve yirmi sene zarfında üç vilâyetin dikkatli zâbıtaları ve son muhakemede dokuz ay tetkikte üç adliyenin ve Ankara ehl-i vukūfunun inceden inceye teftîş eden münakkıdları, ne âsâyiş, ne idare, ne vatan, ne millet aleyhinde kanunca hiç bir madde yüz risâlede bulmadıklarına kat‘î delîl ise, ittifâkla hem Saîd’in, hem risâlelerinin, hem kardeşlerinin berâetlerine karar vermeleridir. Hem biz, onun kardeşleri size ve hükümete beyân ve i‘lân ederiz ki, Saîd bizi siyâsetten ve âsâyişi bozmaktan o derece men‘ediyor ki, hiç birimiz hilâfına hareket edemiyor. Bu kadar fırtınalarda sarsılmıyor. Âdetâ her birimiz bir inzibât me’mûrudur. Bu vatanı zararlardan muhâfaza eder. Mâdem hakîkat budur. Saîd’in hayatı, bu vatan

256

ve millet için lâzımdır. Ondan tevehhüm edip korkan ve sûikast eden, elbette ya hâindir veya tam câhildir. Veya bu memlekete düşmandır, çalışır ki, Saîd ölsün. Onun nasihatini dinleyen yüz bin vatanperver zâtlar ihtilâle karışıp vatan aleyhinde hareket etsinler

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza selâm ve selâmetlerine duâ eden

Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

[270]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Hiç merâk etmeyiniz. Yalnız duânızı almak için şimdilik şiddetli ve sûikast eseri olarak evvelce size yazdığım gibi hastalığımı beyân ediyorum. Fakat kat‘iyen telâş etmeyiniz. Hadsiz şükür olsun ki, hem evrâdıma, hem vazîfe-i tashîhe mâni‘ olmuyor. İnşâallâh büyük bir sevâb ve hayır var içinde. Ben kendim, bundan bir cihette memnûnum, siz de hiç müteessir olmayınız. Zâten benim vazîfem bitmek üzeredir. Risâle-i Nûr, husûsen mecmûaları, her bir nüshası, Saîd’e karşı hüsn-ü zannınızın fevkinde onun vazîfesini görebilir ve görüyor. Ve Nûr şâkirdlerinin hâslardan

257

her bir fedâkârı, o Saîd’in vazîfesini mükemmel görebilir. İnşâallâh ileride tam görecekler. Bir Saîd içinizde noksân olmakla, yüzer ma‘nevî Saîd olan mecmûalar ve binler maddî Saîd’ler, içinizde hâlis ve mükemmel o vazîfeyi mükemmel görebilirler ve görüyorlar. Bu hakîkate binâen, benim şahsıma ve başıma gelen hâdiselere çok ehemmiyet vermeyiniz. Yalnız çok duâ ediniz. Zayıf ve ihtiyârlık ve ziyâde teessürâtıma, bence makbûliyetleri şüphesiz olan duâlarınızla yardım ediniz.

Sâniyen: Kahraman Tâhirî’nin Nûrcu, ma‘sûme, merhûme mübârek Hicret’i, dünyadan cennete hicret etmesi, hakîkaten beni mahzûn eyledi. Öyle bir nûr şâkirdi ve ma‘sûm tâifesinin ehemmiyetli bir çalışkanı gitmesi, nûr hesabına da beni müteessir etti. İnşâallâh onun yerine çoklar girecek, yerini boş bırakmayacaklar. Nasılki şimdiden Uşaklı küçücük Haydar meydana çıktı, Hicret hemşîremin vazîfesini göreceğim diye bizi mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk, Hicret’in peder ve vâlidesine ve akrabasına sabr-ı cemîl ihsân edip, Hicret’i onlara şefâatçi eylesin. ve o merhûmeyi de merhûme hemşîrem Hanım’la cennette mesrûr eylesin. Âmîn.

Uşaklı Haydar’a benim tarafımdan onu tebrîk ve nûr hizmetinde tevfîkine duâ ettiğimi ve nûrun ma‘sûmlar tâifesi içinde dâhil olduğunu bildiriniz ve onun hocası İzzet’e de pek çok selâm ediyorum.

258

Sâlisen: Sinop yangını beni çok müteessir eyledi. Tafsîlâtını merâk ediyorum. Acaba Nûrculardan içinde bulunanlar var mı? Orada kalan nûrların muhâfızı Kahveci Emîn ne hâlde? Kastamonu ve İnebolu ve havâlîsinde nûrların fa‘âliyetine karşı Isparta da olduğu gibi, perde altında şâkirdlerin şevklerini kırmak için bir teşebbüsten endişe ediyordum. Bu yangın âfâtı, elbette onların nazarını başka yere çevirdi, diye tahmîn ediyorum. Afyon’un Isparta köylerine dağılan polislerden Nûrculara bir zarar geldi mi? Nazîf’in makinesi mümâneatsız çalışıyorlar mı? O ne hâlde? Oralarda onlara bir ilişmek var mı? Diye haber almadığımdan merâk ediyorum.

Çok isâbet oldu ki, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, hiç siyâsete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünkü îmân, mâl-i umûmîdir. Her tâifede muhtâçları ve sâhibleri vardır. Tarafgîrlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nûr mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimin her tâifesine selâm ve selâmetlerine duâ ediriz. Duânıza muhtâç

Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

Râhatsızlığımdan kendi yazımla yazamadım.

259

[271]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bir mes’eleyi, çoktan beri size söylemek lâzım iken unutmuştum. O da şudur: Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’ndeki ekser âyetler, her biri ya mülhidler tarafından medâr-ı tenkîd olmuş; veya ehl-i fen tarafından i‘tirâza uğramış; veya cinnî, insî şeytanların vesvese ve şüphelerine ma‘rûz olmuş âyetlerdir. İşte Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakîkatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i‘câzın lemeâtı ve belâgat-ı Kur’âniyenin kemâlâtının menşe’leri olduğunu, ilmî kāideleri ile isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevâb-ı kat‘î verilmiş. وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا وَالشَّمْسُ تَجْرٖی gibi. yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.

Hem o Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi de, gerçi gāyet muhtasar, acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâgat ve ulûm-ı arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini, her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifâde etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var.

260

Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te’lîf edildiğinden, ifade ve ibâresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes’elelerin hakîkatini beyân etmiş.

Sâniyen: Bu zamanda Müslümanlar, husûsen gençler ve bilhassa fen dersini görenler ve siyâsete bulaşanlar, ma‘nevî tehlikelere çok ma‘rûzdurlar. Risâle-i Nûr’dan Gençlik Rehberi ve Meyve ve Küçük Sözler ve Huccetullâhi’l-bâliğa gibi parçalar, şimdiki gençlere ekmek ve ilaç gibi lâzımdır. Yoksa hevesâtları ve şiddetli hissiyâtları ve şimâlden gelen şimdiki zamanın ilcââtları, onları hem helâket-i ebediyyeye, hem dünyevî hasâretlere sevketmeye zemîn hazırlanmış. Onun için Nûrcuların böyle zamanda az hizmetleri çok kıymetdârdır. Ve bir saati, belki yirmi sâat kadar makbûldür.

Kuvve-i ma‘neviyeniz kırılmasın. Nokta-i istinâdınız gāyet muhkemdir. Çünkü şimdiye kadar hiç bir eser yoktur ki, böyle ağır şerâit içinde ve aleyhinde bu derece propaganda ile ürkütmekle beraber, bu derece rağbet-i umûmiyeye mazhar ve kendi kendine intişâr ve muârızlarına teslîm etmeye mecbûr etmiş bir eser, hiç bir târîh bize göstermiyor.

Mâdem Cenâb-ı Hakk bu zamanda Nûrculara îmân kurtarması hizmetini ihsân etmiş, elbette bu ni‘met-i azîmeye karşı dâimâ şükür ve şevk ve gayretle fütûrsuz çalışmak

261

vazîfeleridir. Bir tek adamın îmânını kurtarmak, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlı olduğunu hadîs müjde veriyor.

Elbette şimdi fütûr verecek ve şevklerimizi kıracak pek çok esbâb var olmakla beraber, Lillâhi’l-hamd, yine nûr şâkirdlerinin kahramancasına, sebâtkârâne çalışmaları, bu hadîsin mazharıdırlar diye kanâatimiz var Hâşiye Hâşiye

262

[272]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: On seneden beri siyâset ve harb vaz‘iyetlerine çok ehemmiyet verip, merâk edip bakmadığım hâlde, bugünlerde nûr makinesinin fa‘âliyeti azalmasından, yalnız bir tek sâat dünya siyâsetine baktım. İnsanın en geniş dâire-i gafleti, bu harb ve mücâdele dâiresini gördüm. Ehl-i îmâna lüzûmsuz böyle gaflet dâirelerine girmek çok zararlıdır hissettim.

İnsanın hissiyât-ı uhrevîyesini boğuyor. Ve huzûr ve ma‘rifet-i îmâniyenin lem‘alarını söndürüyor. Çünkü kendi şahsında ve en zâhir şahsî fiillerinde îcâdsız bir cüz’-i ihtiyârîden ve gāyet cüz’î bir kesbden başka elinde bulunmayan bu âciz insanlara, o dâire-i siyâset içinde öyle acîb ef‘âli ve iktidârı veriyor ki, Neûzübillâh, firavunâne bir nevi‘ hallâkiyeti, o âciz insanlarda ve adem âlemleri hesabına çalışan o tahrîbcilerde tevehhüm edip, Hâlık-ı Zülcelâl’in tasarrufât-ı rubûbiyyetini ve şuûnât-ı ulûhiyyetini daha göremiyor. O hâlde Hazret-i Ömer ra ve sahâbîler gibi zemîn yüzünde o geniş dâire-i siyâseti dolduracak derecede bir ma‘rifet-i îmâniye taşımak lâzımdır ki, kalbini bozmasın. Gaflette boğulmasın. Veya eski

263

mücâhidler gibi, yalnız cihâd için baksın. Veya sırf dîn nâmına her şeyi Kudret-i İlâhiyeden bilip, beşer üstüne bir tecellî-i gadab veya adâlet sûretinde mukadderât-ı beşerde kader kaleminin harekâtını görsün. Yoksa boğulur. Fâidesiz, zararlı, sermâye-i ömrünü mahveder.

Bu hakîkate binâen, bu asırda vukū‘a gelen acîb tehlikelerden ve tahrîbâttan nev‘-i beşer, dine, îmâna, Allâh’a, âhirete kaçmaları ve ilticâ etmeleri lâzım iken ve dünya hayatı tam fânî ve belâlı ve tam bekāsız, temelsiz, muvakkat olduğunu bilmeleri zarûrî iken, bütün bütün aksine olarak, ölmez bir demir vücûdu var ve dünyada ebedî kalacak gibi dinden ve îmândan sıyrılıyorlar. Dinsizlikte çırpınıyorlar. Daha ziyâde tokatlara müstahak olup, en acınacak hâllerinde merhametlere liyâkatlerini kaybediyorlar. Risâle-i Nûr’un Hâşiye şâkirdleri siyâsetten çekilmeleri, karışmamaları çok isâbetlidir. Ve vazîfe i‘tibâriyle, vazîfeli bir kısım Nûrcular siyâsete bakmaları, elbette Selef-i sâlihîn mücâhidînleri nazarıyla bakıyorlar. Mahrem bir hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza binler selâm Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç