EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

58

ihtâr edilmesiyle, o zamanda Abdurrahmân’ın vefâtını unutmaya çalıştım. Hakîkaten Küçük Ali, o hâtıra-i gaybiyeyi kalem cihetiyle dahi tam tamına tasdîk ettirdi. Kardeşinin kalemini kendisi aldı. Sarı bıçağı, elmas kılıcı yaptı. Demek o zaman, onu da mübârek Mustafâ’nın ruhunda hissetmiştim.

Hem Muhâcir Hâfız Ahmed, hem bana hizmet, hem nûrlara alâka ve sadâkat noktasında nûrların birinci talebesi ve fedâkâr bir nâşiri kalben hissetmiştim. Hâlbuki kalemle hizmete muvaffak olamadı. Çok def‘a o gaybî hissimi tahattur ederdim. Sonra birden hem oğlu Kâzım, hem dâmâdı Bahrî, hem diğer dâmâdı Berber Mehmed ondan his ve ümîd ettiğim metînâne hizmeti fevkalâde bir alâka ve sadâkatle tam tamına yerine getirmeye, çalışmaya başladılar. Hatta hafîdeleri dahi ma‘sûm şâkirdler içine girmişler. Umûma selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(185)

Gāyet ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, Recebinizi tebrîk mektûbunu kısmen yazdım. Sonra bir kısmını beyaz bıraktım. Âhirlerinde medâr-ı hayret bir inâyet bahsini yazdım. Muhâcir Hâfız dâmâdı Bahrî’nin evlâdları ma‘sûm şâkirdler içindedir diye sabahta yazmıştım. Şimdi ikindide hem Bahrî’nin şimdiye kadar hiç almadığım, hem

59

mahdûmunun mektûblarını aldım. Aynen onlar benim tasavvurâtımı yazdıklarımı görmüşler gibi iki mektûb bu manzûmeyi yazmışlar. Lâhika’ya girsin

Hânesi bir küçücük Medrese-i Nûriye olan Bahrî’nindir.

Yirmi Birinci Lemʻa bize oldu bir muallim-i zâhir

Milyonlar şükür olsun Allâh’a, te’sîr etmedi sevgili Üstâdımıza zehir

Yirmi Beşinci Lemʻa umûm hastalara olur panzehir.

Risâle-i Nûr ve hâs talebeleri herkese doğru yolu gösterir.

Onuncu Söz haşri, neşri güneş gibi bu asır halkına eyler beyân.

Sevgili Üstâdımız biz âcizleri de hâs duâna dâhil eyle, kalmayalım yollarda yayan.

Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri, şirin bülbülleri Hasan Feyzî,

Halîl İbrâhîm, hepsi de takdîre şâyân.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Bu asırda nûrla alâkadâr olmamak çok çetin

Sirâcü’l-gāfilîn Gençlik Rehberi, mübârek risâleyi takdîr eyledi Abdülmetîn.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Engin yokuşu, dere tepe, yüksek dağları aşanlar.

Risâle-i Nûr dâiresine dâhil oldu nice muhterem çalışkanlar.

Yâ Rab, Hazret-i Üstâd’ın kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

60

Sabrîleri eyle bizi ihvânlığa kabûl eylediler Sabrîler

Böyle kemter, nâçîz, pür kusûrlu Bahrîler

Barla’da yetişsin Balcı Eyüb, Osman Alî, Süleymânlar, Mehmed’ler.

Evimizin önü mübârek sular çağlar, söğütler.

Nûrlar bizi, durmaz dâim gece gündüz öğütler.

Bu nûrlara dâhil olsun erkek kadın, genç ihtiyâr yiğitler.

Yâ Rab, kāfile-i nûr zümresinden ayırma bizi.

Kastamonu, İnebolu, Safranbolu mübârek Anadolu.

Kuleönü nûrun gülü, Barla yolu, Bedre köyü.

Şehîd Merhûm Hâfız Atabey’dir nûrun kolu.

Bu iklimler nûr ile dolu.

Medrese-i Nûriyenin yetişen talebeleri.

Evvel Isparta’da yetişti nûr muallimleri

Ey Risâle-i Nûr, mübârek nûrunla nûrlandır bu âlemleri.

Risâle-i Nûr’un nûrlardan aldığım ilhâm üzere, âcizâne yazdığım birkaç kalın, yumru beytimin kabûlünü ricâ eder, ta‘zîmle ve hürmetle ellerinizden öperim efendim.

Duânıza muhtâç, çok kusûrlu talebeniz Bahrî

61

(186)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Şefkatli Üstâdım,

Bizler bidâyeten nûr güneşinin ziyâdâr ilk burcunda bulunmak gibi bir bahtiyar hâlde iken, maalesef muzlim asrın karanlıklı ve oldukça hüküm-fermâ bulutları altında mağlûbâne ve mahkûmâne kalarak, âkıbetsiz ve acıklı bir ölüme bağlı bir vaz‘iyete girmiş imişiz. Onun üzerine iki sene evvelki yersiz taarruz ve hücûm hâdisesi, zannedersem şahsımda olduğu gibi pek çok kimselerde icrâ-yı hükmetmekte olan menhûs gafleti izâle ve yerine bir hak ve hakîkat mefkûresini yerleştirdi de, bu hâl esef-engîze karşı kulûb-ü mü’minînde İlâhî bir tecelliyât tezâhür etti. İnâyet yetişti, rahmet-i İlâhiye yâr oldu. Zâlimlerin emel-i sakîmlerinin hilâfına olarak etrâf-ı âlemde o yıldırım sadâları gibi gürleyen Kur’ân güneşleri ve kasâvetli gönülleri şiddetle titreten nûr müdâfaaları, nûrları ve Nûrcuları parlak bir nâsiye ile bütün kâinâta Gāyemiz saâdet-i beşeriyedir kaziyesini teşhîr ve i‘lân etti. Binâenaleyh o nûrânî merkezden infilâk eden sâir envâr-ı lâ-mütenâhiye, umûm zulmet ve gafletleri avn-ı hakla imhâ etti. Ve o ezel ve ebed güneşi sînemizi tenvîr eyledi. Perişan kalplerimizi güller gibi neş’elendirdi. Ve münkariz olmuş bir sarayın

62

enkāzı gibi kalan Barla’ya yeniden hayat vererek vücûd bulmasıyla netice verdi. Bizi nihâyetsiz hamd ve şükrâna medyûn etti.

Bahrîler, Süleymânlar, Eyübler, Alîler, Kâzımlar, Şânlılar, Şem‘îler ve sâire gibi, hatta âilece el birliği yapmakla Risâle-i Nûr’a kemâl-i intisâb ve sarsılmaz bir i‘tikādla yapıştık ve ömrümüzün âhirine kadar sa‘y ve gayrete ahd-i mîsâk ettik. Muvaffakiyetimizi bârgâh-ı ehadiyetten diliyoruz.

Muhâcir Hâfız Ahmed dâmâdı âciz bîçâre

Berber Mehmed

[187]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, Sıddîk, Bahtiyar, Vefâkâr, Fa‘âl, Sebâtkâr Kardeşlerim,

Evvelâ: Tekrâren hem sizin Receb ve Leyle-i Regāibinizi tebrîk, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebrîklerine mukābeleten şuhûr-u selâselerini ve dört leyâli-i mübârekelerini ve nûrlarla gāyet ciddî alâkalarını tebrîk ederiz. Ve oranın şâkirdleri nâmına yazılan tebrîknâme mektûbunda benim pek çok kusûrlu şahsıma verdikleri ünvânlar ve senâları, Halîl İbrâhîm’in bazı mektûbları gibi, ta‘dîl ile Risâle-i Nûr’a çevirip Lâhika'ya

63

girmesini istedim. Fakat şahsım pek sarîh bir tarzda mevzû‘ yapıldığı için yakıştıramadım, şimdilik geri kaldı.

Kardeşlerim, kat‘iyen biliniz ki, ben şân ve şeref ve hodfurûşluk ve kendine güvenmek ve şahsımı beğendirmekten ürküyorum ve kaçıyorum. Ve şahsıma karşı medihlerden hoşlanmıyorum. Yalnız Risâle-i Nûr’a karşı sadâkat ve kanâate bir emâre olmak cihetiyle, bazı müfritâne ta‘bîrleri, ya hâtırları için veya hüsn-ü zanlarını kırmamak fikriyle kısmen ta‘dîl ile kabûl ve sükût ederdim. Fakat iki İhlâs Lemʻaları ve mesleğimizin hıllet ve uhuvvet ve ihlâs esasları, bu tarz medihlere müsâade etmez. Hem bu benlik ve enâniyet asrında ve şöhretperestlerin nazarında nûrların sâfiyetine ve hâlisiyetine zarar verebilir.

Sâniyen: Hıfzı’nın iki ma‘sûmunun yazdıkları Asâ-yı Mûsâ ve Rehber ve Küçük Sözler bizi mesrûr eyledi. Yüz Mâşâallâh, Bârekallâh İnşâallâh böyle binler Nûrcu ma‘sûmlar, istikbâli nûrlandıracaklar. Umûma Selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

64

[188]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ ذُو الْفِقَارِ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu şuhûr-u mübârekede, Nûrcuların şirket-i ma‘neviyesine İnşâallâh pek çok kudsî servet girecek. Her bir Nûrcu, binler lisânla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübârek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibâdet sayılabilen kalemle Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûası’na hizmet edenler, tam bahtiyârdırlar. Fakat yazıdan ziyâde, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir.

Sâniyen: Bugün de tatlı iki ma‘nîdâr tevâfuku gördüm. Kanâatim geldi ki, benim bugünlerde zahmetler içinde Asâ-yı Mûsâ tashîhinde sıkıntılarıma mukābil, inâyet-i İlâhiye ücretimi ve ta‘yînâtımı şirin bir sûrette veriyor.

Birisi: Kahraman Tâhirî’nin teberrük olarak getirdiği tatlı lokmalar, acîb bir bereketle, her gün ikişer üçer yediğim hâlde bitmiyordu. Hayret ederdim. Bugün âdetimle iki alacaktım, baktım yalnız iki tane kalmış. İktisâd için birisini aldım. Aynı saatte, Hıfzı’nın iki ma‘sûm evlâdının, bir kutu içinde yazdıkları nüshalar altında şekerden ve ekmekten, aynen Tâhirî’nin lokmaları gibi, hem onun mikdârında elime verildi. Ben bu tatlı tevâfuktan zevk alırken, dünkü gün aynı saatte çok harâretim vardı, çok su içiyordum.

65

Canım, üryânî erik hoşafı istedi. Ben bilmiyordum, unutmuştum, şiddetli bir arzu ile harâretimi teskîn edecek eskide alıştığım ve çok isti‘mâl ettiğim üryânî erik, bir kutu içinde ve Âsiye’nin hâs arkadaşlarından Nûrcu Şerîfe Hanım’ın şekeriyle elime verildi. Ben de bu çok tatlı iki tevâfukun hâtırı için hem ma‘sûmların, hem onların teberrüklerini yüz misli kadar kabûl ettim. Umûma binler selâm.

Kardeşiniz Duânıza muhtâç Saîd

Mu‘cizeli Kur’ân’ın kâtibi mübârek Husrev’in mektûbundan bu güzel parçayı Lâhika’ya geçirdik. Mâşâallâh, Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûası’nı tam lâyık bir tarzda ta‘rîf etmiş.

(189)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Sevgili Üstâdımızın Lâhika’ya kaydettiğimiz mübârek mektûblarından birisi, kahraman Tâhirî ile gönderilen ve Asâ-yı Mûsâ’nın bir zeyli ve müellifinin bir tercüme-i hayâtı nâmını alan mecmûanın musahhah olarak tab‘ edilmesine ve Isparta Medresetü’z-Zehrâsı

66

talebelerinin nûra âit hizmetlerinden kıymetdâr Üstâdımızın memnûniyetlerine ve sûreten görüşülmediğinden kahraman Tâhirî’nin müteessir olmamasına dâirdir.

İkinci mübârek mektûbunuz, firavunlaşmakta taş ve demir gibi sert maddeleri hiçe sayan ve karanlıklı ve zulmetli gecelerden daha ziyâde zulumlü zulmetlere gömülen ve fazîlet ve insaniyet duygularından bîbehre olan kalplere elindeki vahdâniyet-i İlâhiye asâsıyla indirdiği darbelerle, o bârid ve zulmânî kalplerden tasdîk-i ulûhiyet ve kabûl-ü İslâmiyet gibi nûrlar fışkırtan ve ehl-i îmânın nûrânî kalplerini güneş misâl nûrlarıyla dolduran Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’na denk olmak üzere, İlâhî ve semâvî bürhânlarla mâlâmâl ve bu rûhlarıyla mütemâdiyen deverânını gösteren münevver ve azametli semâ ve yaşadığı asırlar boyunca mütemâdiyen tazelenmekte bulunan ve koca zemîn mevcûdâtını Hâlık-ı zü’l-Celâl nâmına zabt ve teshîr ederek inkâr-ı ulûhiyetle tuğyân eden zâlim beşerin tâğî nefislerinin hudûdsuz taşkınlıklarını sonsuz bir nedâmete çeviren ve bütün seyyiâtını nihâyetsiz bir istiğfâr ile temizletmeye koşturan ve ehl-i îmâna, İşte cennet-i bâkiye, haydi girmeye çalış diyen ve nihâyetsiz bürhânlarının çok tatlı, çok şirin iz‘ân lisânları üstünde o fazl-ı İlâhî eseri olan cennetin en son ve en güzel ve en büyük ve en latîf meyvesi olan rü’yetin bir nevi‘ azametli lezzetini şu hayât-ı fâniyede veren ve mes‘ûd ve müsterih yaşatmaya vesîle olan nûrun Mu‘cizâtlar Mecmûası’na Zülfikâr-ı

67

Mu‘cizât-ı Ahmediye ve Kur’âniye ismi verilmesi bizleri pek çok sevinçlere garketti.

Hem sevgili mübârek Üstâdımızın Medresetü’z-Zehrâ’nın hizmet-i nûriyelerinden memnûniyetini izhâra vesîle olan hakîr ve kusûrlu, liyâkatsiz Nûrcu Husrev’in mektûbunun, hem Sava kahramanlarından müteveffâ Nûrcu Hâfız Mehmed’in kahraman kardeşleri Nûrcu Mustafâ ve Alî’nin hâlis güzel mektûblarını, hem Nûrcu mübârek kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in hoş mektûbunun Lâhikalarımıza kaydedilmek üzere gönderildiğine dâirdir.

Üçüncü mübârek mektûbunuz, okudukça, yazdıkça zevkimizin tezyîdine sebeb olan ve bir duâ-yı Nebevî’deki pek yüksek sevâb ve pek büyük fazîleti kabûl etmekte vesveseye düşen ve benim gibi zaîf aklının şuûrsuzluğundan ve azalmış rü’yetinin idrâksizliğinden istifâde ederek kalbine giren vesvese ve şüpheleri, dört ehemmiyetli ve kıymetli cevablarıyla serâb gibi eritip yok eden ve âyîne-i Samed olan o güzel kalbi o gibi vesveselerden temizleyen o güzel mektûbunuz, o şirin ifadeleriniz, cidden medhe çok sezâ, tahsîne çok lâyık zikr-i cemîl ile Üstâdımızı tebrîke çok şâyestedir gördük.

Dördüncü mübârek mektûbunuz, hâslara mahsûs bir derece mahremdir, yazılmış. Hakîkî himâyekârları, ciddî sâhibleri ve avâm-ı mü’minînin mu‘temedleri olan müderrisûnun

68

kaçmalarından dolayı, yirmi senedir telâş ve tehâşî perdesi altındaki hizmetle ve hârika ve mu‘cizevârî bir hâletle intişâr eden ve Lillâhi’l-hamd bugünde سِرًّا تَنَوَّرَتْ perdesinden çıkan Risâle-i Nûr’a el’ân dehâlet etmeyen hocaların bu dehşetli hatâları yüzünden müstehak oldukları dehşetli ve şiddetli tokatları yüzlerine ve başlarına karınlar boyunca indiren nûrun nûrlu Zülfikārları olan İşârât-ı Seb‘a, Sekizinci Lemʻa, Vehhâbîlik hakkındaki risâle ile ulemâü’s-sû’a olan şiddetli ve dehşetli tevbîhleri içinde İstanbul ulemâsına nazar-ı şefkatle bakan ve perde altında Nûrcuların kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak için vâsıta olan bazı hocalara aldanmayarak, sarsılmayarak, münâkaşasız, dostâne muâmele etmemizi emreden o güzel misilsiz yazılarınız, nûrun havz-ı kebîrinden gelen ve Nûrcuları sîrâb eden ve hârikalarıyla cin ve şeytanları hayretlere düşüren bu medeniyet asrında allâme-i asır olan büyük Üstâdımızın arş-ı a‘zam’la bağlı olan Kur’ân’dan süzülen ve beşeri saâdete sürükleyen hoş ve bedî‘ sözleridirler.

Cenâb-ı Hakk sevgili mübârek Üstâdımızdan ebediyen hoşnût ve râzı olsun. Âmîn, Âmîn, Âmîn.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Kusûrlu talebeniz Husrev

69

(190)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Hâfız Alî’nin tam vârisi Hasan Feyzî’nin bu güzel mersiyesini bir sene evvel taharrîden sakınmak için kitablarım içinde bir yere saklamıştım ve unutmuştum. İki gün evvel kitabları aldım, bu çıktı. Kaç def‘a şehîd merhûmun mezarına hayâlen gittim, bunu okudum. Size de Lâhika’ya girmek için gönderdim.

Saîdü’n-Nûrsî

Şehîd mağfûr Hâfız Alî Efendi’nin kabrini ziyâret ederken;

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdım Efendim Hazretleri, geçen cum'a günü sabahı kardeşlerimle beraber şehîd mağfûr Hâfız Alî Efendi’yi ziyâret ve selâmınızı teblîğ ederken rûh-u şerîfine hitâben orada söylemiş olduğum bu ebyâtı size de takdîm ediyorum. Kabûl buyurmanızı ricâ eder ve mübârek ellerinizi öperim efendim.

Ey nûr yolunun yolcusu, ey rûh-u münevver

Bu medfen-i pâkin ola rûhun gibi enver

Ey ölmeyen, ey fidye-i Üstâd-ı mübârek

Râzı ola Allâhü Teâlâ ve tebârek

70

Gönderdi selâm bak sana ol Hazret-i Üstâd

Hem rûh-u azîzi dedi her dem ola dilşâd

Kur’ân-ı Kerîm uğruna fânîdeki hizmet

Bahşeyledi şimdi sana sonsuz ebediyet

Bu makbereler fahredecek haşre kadar hep

Emvâta okut nüsha-i nûr aç yine mektep

Yerlerde beşer gökte bütün nûrlu melekler

Hergün sunuyor rûhun için arşa dilekler

Ey menba‘-ı envâr ve ey hâfız-ı esrâr

Ey canını cânâna veren zât-ı fedâkâr

Hâfız diye ben nâmını duydum o huzurda

Medhin okunur hem de bugün meclis-i nûrda

Sun Kevser-i sâfî bize sensin yine sâkî

Bahşeylemiş Allâh sana bir âlem-i bâkî

Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden

Bir nokta okut sen bize esrâr-ı ledünden

Âh çok mu uzak doğması bir şevk-i şedîdin

Gitsem yoluna sen gibi bir şânlı şehîdin

71

Feyzî Yürü sen Hazret-i Üstâd’a yakın ol

Hâfız gibi firdevse bulursun oradan yol

Şâkirdiniz Hasan Feyzî

Milâslı Halîl İbrâhîm’in, Tavaslı Molla Mehmed’e yazdığı mektûbdur.

(191)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Bu garîp mektûb, mâdem nûrların şahs-ı ma‘nevîsini mu‘terizlere karşı müdâfaa ediyor ve Husrev’e yazmış, Lâhika’ya geçmek için Husrev’in ve rüfekāsının re’ylerine havâledir

Saîdü’n-Nûrsî

Kardeşim Molla Mehmed Efendi,

Sizi müteesir eden o vâizin nâhoş sözleri uzaktan uzağa benim de kulağıma geldi. O zât demiş ki: Saîd, İmâm-ı Alî’den çok bahsediyor, o münâsebetle Alevî’dir. Yani Alevîlik ile ithâm eyliyormuş. Bendeniz bunu işitince dedim ki: Eğer Alevîlik böyle ise, bizler ezelden Alevîyiz. Ve bu gibi Alevîliğe candan tarafdârız. Nûr-u Muhammed’in asm zıllî, Kur’ân-ı azîmü’ş-şân’ın dellâlı, Cihâr-i Yâr-i Güzîn’in sâyesi, Ebu Bekir’in ra sıdkıyyeti, Ömerü’l-Fârûk’un ra hakla bâtılı farkta adâleti, Zinnûreyn’in ra hayâsıyla

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç