EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

265

[273]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: اَلْخَیْرُ فٖی مَااخْتَارَهُ اللّٰهُ Denizli makinesi şimdilik işlemediğinde bir hayır var. Hem birden üç makinenin üç mühim merkezde fa‘âliyetleri سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırrına göre maslahat değildi. Hem Isparta, İnebolu gibi daha Denizli şâkirdleri mübârek kalemleriyle çok iş görmediklerinden, onların kalemini nûr hizmetinde çalıştırmak için muvakkaten makineleri işlemedi. Şimdilik Isparta ve İnebolu makinelerinin mahsûlü muhtâç müştâklara yeter ki, inâyet böyle tecellî ediyor.

Sâniyen: Gülnûr fabrikasının demirbaş kâtiblerinden Husrev ve Kâtib Osmân’ın, o civârdaki nûr şâkirdleri nâmına benim bu def‘aki şiddetli hastalığıma, şiddetli teesürleri ve ölümden gelen iftirâktan teellümleri Nûrcularının hesabına onlara teşekkür ve memnûniyetimle beraber derim ki: Sizler gibi hakîkî kardeşin pek fevkinde vârislerim ve vekîllerim ve haleflerim bulunduğundan, ben kemâl-i sürûr ve ferahla ecelimi bekliyorum. Ölümü sevinçle karşılıyorum. Yalnız Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi birkaç mecmûa-i nûriyenin makine ile intişârına kadar bu dünyevî hayatında kalmamı, belki tashîh gibi şeylerde de yardım ederim diye isterdim.

Bir küçücük hissiyâtımı beyân ediyorum. Bu def‘a ölümü pek yakın zannettim.

266

Hatta sekerât tahmîn eyledim. Birden çok sevdiğim kardeşlerimden ve nûr risâlelerinden dünyevî müfârakat, beni müteessir etmeye başladı. Hem o nûrlar mecmûalarının intişârında her tarafta muhtâç insanların îmânî bir sürûr ve umûmî teselli vermesinin bayramını göremeyeceğim diye derince bir hüzün hissettim. Hizb-i Nûriye’nin hulâsasını okudum. Birden kalbime geldi. Nûrun güneş gibi hakîkati hakka’l-yakîn derecesinde göstermiş ki, ölüm bizim için bir terhîstir. Ve ayne’l-yakîn hissettim ki, îmân hem beni, hem bütün alâkadâr olduğum dostlarımı ve kardeşlerimi ve husûsî dünyamı i‘dâmdan ve ademden ve hiçlikten ve zulümâttan kurtarıyor. Ve ilme’l-yakîn, kat‘iyen bildim ki: Ölüm beni ahbâbımdan ayırmıyor. Belki yüzde doksan dokuz ahbaplarım bulunduğu güzel bir âleme götürüyor.

Sonra buradaki ahbabım da ve müfârekatlarından müteellim olduğum dostlarım da oraya gelecekler. Benden sonra dünyada kaldıkları müddetçe bana hasenât kazandıracaklar. Ben onları yine göreceğim. Ve sâir dünyevî güzel manzaralarını ve beni alâkadâr eden hayâtımın levhalarını âlem-i misâl sinemasında temâşâ edeceğim. Hem izn-i Rahmânîyle bu dünyayı dahi berzahî bir göz ile daha ziyâde seyredebilirim, diye sarsılmaz bir kanâat geldi. Ben de mümkün olsa idi, husûsî dünyamdaki bütün mevcûdâtın dilleriyle اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ diyecektim. Hem onların adedince tasavvuren ve niyeten ve fikren اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim.

267

Sonra o hâlde iken, ehl-i dalâletin ölüm hengâmında ve ihtiyârlığındaki pek çok dehşetli elemlerini ve teessüflerini ve çok hazîn firâk acılarını düşündüm. Îmân ne derece zîşuûr insanlara lüzûmlu ve her şeyden ziyâde zarûrî ve her ihtiyâcın fevkinde beşeriyete kat‘î bir hâcet, bir mâdde-i hayât ve beşeriyet için bütün ni‘metlerin menba‘ı bir medâr-ı saâdet olduğunu ilme’l-yakîn, belki ayne’l-yakîn gördüm. Her ne ise, kardeşlerim, beni çok merâk etmeyiniz. Hastalığın tehlikesi geçti, hafifleşiyor. Yalnız dimağıma ve başıma te’sîri var. Çok uğultu veriyor. Başım dönüyor. Fakat hadsiz şükür olsun ki, maddîma‘nevî vazîfeme devam edebilirim. Kendi kendimi idare edebilirim

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza binler selâm. Duânızdan dâimâ istifâde eden kardeşiniz ve size müştâk ve hizmetinizden gāyet memnûn ve minnetdâr

Saîdü’n-Nûrsî

Lâhikaya girsin Husrev’in mektûbundan bir parçadır.

[274]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Kıymetdâr, çok Mübârek, çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

268

Azîz ve şerîf olan mübârek hâtır-ı şerîfinizi suâl ederek, sıhhat ve âfiyetinize duâ eder ve binlerle geçmiş olsun deriz.

Hayât-ı dünyâda bekāsı için mütemâdiyen el açıp duâ ettiğimiz vücûd-u şerîfinizin ifnâsına uğraşan zümre-i münâfıkînin hücumuyla, bizi dâimâ titretip korkutan çok acıklı ve çok acılı mâtem haberini bize getiren bir mektûbunuzu aldık. Okuyan talebelerinizin kalpleri hüzünle doldu. Ânî şifâ, ânî âfiyet bahşedildiğini okumakla, hüzün içinde ağlayan kalplerimiz sürûr ile doldu.

Hudûdsuz şükürler olsun, o Rahîm ve Kerîm Rabbimize ki, düşmanların merhametsiz elleriyle verdikleri zehirlerini, vücûd-u şerîfinizde istihâle ederek, şefkat ve merhamet hâsselerinizin takviyesine hâdim etti. Şiddet-i acz ve eşedd-i ihtiyaç içinde saâdet-i dâreyn için çırpınan bizlere merhameten, o âlî vücûdu, fânîde yine bıraktı. Mahzûn kalplerimizin ebede kadar âh u enîn içinde tahammülsûz feryâtlarını muvakkat bir zaman için yine ta‘tîl etti. Elemli rûhlarımızın ızdırâblarına sed çeken gafletin altında saklandığı acıklı ve ateşli iftirâkı bir müddet için yine te’hîr etti. Mevlâsına ulaşmak için iştiyâkla sür‘at gösteren o rûh-u pür-nûru bizim için bu diyâr-ı elemde yine ibkā etti

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kusûrlu talebeniz Husrev

269

Mâdem Medresetü’z-Zehrâ’nın şâkirdleri, bu âciz kardeşlerinin hastalık ve sıkıntılarına samîmî ve ciddî ma‘nen iştirâk ediyorlar. Ve nûr derslerinin ehemmiyetini ve kıymetini gösteriyorlar. Lâhika’ya girebilir. Fakat bir parça mahremdir. Herkese işâa edilmesin.

[Kâtib Osmân’ın mektûbudur.]

[275]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُبِعَدَدِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ وَرَسَٓائِلِ النُّورِ

Çok Sevgili, çok Kıymetli, çok Mübârek, çok Sabırlı Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

İrsâl buyurmuş olduğunuz, şu kalplerimizi gam kederle dolduran ve gözlerimizden Nîl-i mübârek gibi yaş akıtan sûikast netîcesini bildiren mektûbunuzu aldık. Kalbimizin en derin köşesinden çıkan âh u enînimiz, semâvâtı delip arşu’r-Rahmân’a vâsıl olmuştur İnşâallâh. En ednâ ve en âciz ve en ufak bir mahlûkunun her dilediğini, her istediğini veren Rabb-i Rahîmimiz ve Hâlık-ı Kerîmimiz, bu doğrudan doğruya kalbimizin en derin yerinden istediğimiz maksûdumuzu İnşâallâh verecektir. Çünkü dîn Allâhımızın kitabı kezâ, bu sebebden dolayı رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینْ olan Nebiyy-i Zişân Efendimiz’in mu‘cize-i bâhiresi olan ve bütün semâvî kitabların efdali

270

ve ekmeli olan ve bin üç yüz küsûr senedir dünyaya ferman okuyan ve nûrlar saçan bir kitabın, bu zamana kadar pek çok esrârları ve tılsımları kapalı kaldığı hâlde, izn-i İlâhî ve himmet-i peygamberî ile mübârek Üstâdımız hall ve keşif etmesinden ve bütün müşkillerimizi hallettiği hâlde, bu mübârek Üstâdımız tahsîn ve takdîrlerle taltîf edilmeleri lâzım iken ve vücûd-u şerîfleri bu zamanda âleme rahmet olduğu hâlde, bilakis vücûdunu ortadan kaldırmak niyetiyle sûikast etmeye cesâret alanların, Kahhâr-ı Zü’l-Celâl’in ne kadar şiddetli azâbına müstahak olacaklarını dîvâneler de anlar. Çünkü siz mübârek Üstâdımızın yazdığı Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya Nebiyy-i Zîşân Efendimiz’in vekâletini yaptığından, o kıymetli nûrların tercümanına ilişmek, Cenâb-ı Allâh’ın Yâver-i Ekremi olan Nebiyy-i Zîşân Efendimiz Hazretleri’ne bir cihette ilişmek ve aynı zamanda onun mu‘cize-i bâhiresi olan Kelâm-ı Ezelî, Kelâm-ı Kadîm olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’a ilişmiş oluyor.

Hem milyonlarla bizim gibi muhtâçların arzularını zehirli bıçakla kesmek demek olan bu pek büyük cinâyet-i âzimeye mazhar olanlar, İbrâhîm aleyhisselâmı ateşe attıran Nemrût’tan ve Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm ile harb eden Firavun’dan daha çok ziyâde azâb görecekleri anlaşılıyor. Çünkü Peygamberlerin aleyhimüsselâm en efdalinin ve Seyyid’inin asm dinine dokunan ve kitabına ilişen, Ebû Cehil ile haşrolup onun ile ebedî cehennemin en şiddetli esfel-i sâfilîninde azâb görerek, dünyada sevgili

271

ve sabırlı Üstâdımıza ve nûrların tercümanına verdikleri şiddetli maddîma‘nevî zehirlere mukābil, cehennemde, ebedî cehennemin kaynar, zehirli, hamîm sularını döve döve içirip karınlarından bağırsakları döküleceklerini unutmasınlar.

Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Hazretleri’ne çok hamd ve şükrediyoruz ki, Elhamdülillâh sevgili Üstâdımızı bu fecî‘ ve dâimâ bizi korkutan ölüm tehlikelerinden kurtarmış. Kalbinizde ve Nûrcuların kalplerinde dolu olan îmân hazînesinin nûru, o zehirleri inâyet-i İlâhiye ile yakıp mahvediyor. Vücûd-u şerîfinizi Hazret-i Ömer radiyallâhu anh efendimiz gibi selâmete çıkarıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی bu taraftan cümle kardeşlerimiz selâm ile mübârek ellerinizden öperek sağlık ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan duâ ve niyâz ederiz efendimiz hazretleri.

Isparta ve civârı Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına

Kusûrlu talebeniz Kâtib Osmân

[276]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Geçen leyâlî-i aşerenizi ve gelen iydinizi rûh u cânımızla tebrîk ve o

272

çok mübârek gecelerdeki a‘mâl-i sâlihanızın ve duânızın makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Bu on gece, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın وَالْفَجْرِ وَلَیَالٍ عَشْرٍ kasemiyle onlara verdiği ehemmiyete binâen, o geceler Leyle-i Kadir ve Berât ve Mi‘râc nev‘inde büyük kıymetleri var.

Çünkü hac sırrıyla bütün Âlem-i İslâm nâmına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinâtla alâkadârâne bir tarzdaki makbûl hasenâtlarına ve Ümmet-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında ettikleri duâlarına, o gecelerde a'mâl-i sâliha ile meşgūl olan mü’minler hissedâr oluyorlar. İnşâallâh nûr şâkirdleri o büyük kazanca mazhardırlar. Hatta diyebiliriz ki, talebe-i ulûm-u dîniye hakkında ehl-i hakîkat tarafından denilmiş ki: Uykuları da ibâdet sayılır. Elbette böyle ağır şerâit içinde, gāyet ciddiyet ve tam gayret ile ulûmun en yüksek derecesindeki îmân ve Kur’ân hakîkatlerinin dersinde en mükemmel talebelik vazîfesini yapan Nûrcular, bu leyâlî-i aşerede uykuda dahi nûrlarına tam mazhardırlar.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza birer birer selâm ve selâmet

ve dâreynde saâdetlerinize duâ eden

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

273

[277]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Re’fet’in selâmet ile ameliyatı ve vazîfe-i nûriye başına gelmesi ve çok ehemmiyetli bir vazîfemiz olan tashîhe yardım etmesi ve seyâhatinde çok âlimleri îkāz etmesi, beni çok mesrûr eyledi. Ve hastalığıma bir nevi‘ merhem oldu. Ve o ameliyata gittiği vakit, İstanbul’dan ayrılıncaya kadar, kendi şahsıma âit şifâ duâsında şerîk oldu. Ve lâyıktı. Ve orada tashîhâtla bana yardım etmek fikri, şimdi çok isâbetli oldu. Çünkü ben şimdi çok yoruluyorum. Hem kuvve-i hâfızam yardım edemiyor. On ve on beş sene evvel yazılan bazı risâleleri tashîh vaktinde, başka nüsha ile mukūbele olmadan, ezber olarak kelime ve hurûflarını aynen tahattur etmek, bu hâletimde ancak hârika olabilir. Bu münâsebetle hizmet-i nûriyeye âit bir ikrâm-ı İlâhî’yi beyân etmek zamanı geldi. Şöyle ki:

Nasıl te’lîf zamanında, bazen on dakîka ve kırk ve bazen bir saatte te’lîf olunan risâleleri, şimdi on günde ne ben, ne başkası yapamadığı gibi; aynen onun gibi bir ikrâm-ı İlâhî olarak hem Barla’da, hem Kastamonu’da yalnız iken,

274

hem dağlarda gezmek ve te’lîf vazîfesini de yapmak, hem husûsî işlerimi de görmekle beraber, hem etrafta pek çok Risâle-i Nûr müstensîhlerinin birinci tashîhlerini tevfîk-i İlâhî ile mükemmel yapıyordum. Hem başka nüsha ile hiç mukābele etmeden, hem çok zaman evvel yazılan risâlelerin en ince noktaları, harflerine kadar ezber tashîhe muvaffak oluyorduk. Bazen bir günde üçdört risâle tashîh ediliyordu. Ve yüzer sahîfe, ma‘nâyı tamamıyla dikkate alıp, noksân kelimeler, bazı satırlar, noksân kalemimle mükemmel yazılıyordu. Şimdi kat‘iyen hiç bir şüphem kalmadı ki, o acîb tashîhler ve mukābelesiz her risâlenin te’lîf zamanını tahattur edip aynı kelime ve hurûfâtını ıslâh etmek, sırf bir ihsân-ı İlâhî, bir ikrâm-ı Rabbânîdir. Ve hizmet-i nûriyenin makbûliyetine ve marzî-i İlâhî dâiresinde olduğuna bir işârettir.

Bu günlerde bu hastalığın te’sîriyle bu noktayı anladım. Bazı günde çok meşgaleler içinde, yüz elli sahîfeden ziyâde, Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār gibi mecmûalardan tashîh ederken, şimdi mukābelesiz yapmadığım gibi, ancak yirmi sahîfe yapabilirim. Yine şükrederim. Yalnız olduğum için çok yerlerden gelen nüshaların tashîhâtına vakit bulamıyorum. İnşâallâh sizler bundan sonra bu noktada bana yardım edersiniz. En ziyâde noktalar ve harekelerde sehiv düşüyor. Mesalâ, bir müstensih bütün احتیاجی, اختیاج yazmış. ح, خ olmuş. Tarz-ı telâffuza bakıp, noktalar yanlış konuluyor. Hem ilm-i nahiv i‘tibâriyle harekeler yanlış düşer. Bu kusûrla beraber

275

çok şükrediyoruz ki, elmas kalemli Nûrcular, fevkalâde ihtimâm ve iştiyâk ile mükemmel ve müzeyyen ve çabuk ve tevâfuklu yazıp ehl-i îmânın yardımına koşuyorlar. Hatta bir iki gün evvel kitablar içinde Ispartalı Halîl İbrâhîm’in yazısıyla bir Zülfikār elime geçti. Baktım ki, baştan aşağı kadar öyle süslü ve şirin bir tezyînât ve benim çok hoşuma giden bir tarzda yazılmış, tezyîn edilmiş. Bin Mâşâallâh ve Bârekallâh dedim. Bu nüshanın bana geldiğini bilmiyordum. On nüshayı birden bulmuş kadar memnûn oldum.

Sâniyen: Küçük Isparta’nın makinesinin fa‘âliyette olduğu bizlere ve Anadolulu ehl-i îmâna büyük bir ihsân-ı İlâhîdir. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn. Ve Medresetü’z-Zehrâ’nın şimdilik kağıtlarının bulunmaması, fakat Husrev’in kalemi ihzâriye için onun mukaddemesini yapması cihetiyle o teahhur zarar vermez. Belki bir hikmeti var, hayırdır. Yâhûd faâliyetlerine karşı ya bir dost, maslahat niyetiyle bilmeyerek ve ya bir muârız düşmanlık ederek bir bulantı vermiş, merâk etmeyiniz. Hiç ehemmiyeti yok. Muârızların üflemesi ile o parlak dağ gibi nûrlar sönmez, belki daha ziyâde ışıklanır. Hem beş vecihle ibâdet olabilen nûrun kalemle kitabeti ve yazıyla Medresetü’z Zehrâ’nın fa‘âliyeti, ma‘nevî hiç durmaz bir makinedir. Umûmunuza binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duânız bereketiyle hastalığı hafifleşen Saîdü’n-Nûrsî

276

(Çizgiler içi Lâhika’ya geçsin)

[278]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, Çok Kıymetdâr, Çok Mübârek, Çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Vücûd-u mübârekinizi kara topraklara atmak için mütemâdiyen çalışan hâin ellerin merhametsiz darbesiyle son tesemmüm netîcesi olan şiddetli râhatsızlığınızın ihtârıyla vazîfenizin bitmek üzere olduğunu, ve bir Saîd yerinde, maddî ve ma‘nevî pek çok Saîd’ler vazîfenizi gördüklerini ve göreceklerini haber veren, ve talebelerinizin, duâ ile yardımlarını isteyen; hem Kahraman Tâhirî’nin, Nûrcu ma‘sûme ve merhûme Hicret’i hakkında hepimizi, husûsen mübârek Tâhirî’yi pek çok sevindiren duâlarınızı ve Uşaklı Haydar ve Hocası İzzet’e duâ ve selâm ettiğinizi; Sinop yangını ve Isparta köylerine dağılan Afyon polisleri; Ve Nazîf’in makinesi ve Aydın’da oturan Ahmed Feyzî hakkında sevgili Üstâdımızın merâk ettiklerini;

Hem Nûrcuların hiç bir partiye ve siyâsete karışmadıklarının isâbet olduğunu; ve ancak küfre, zındıkaya, dalâlete cephe aldığını; ve nûr mesleğinde mü’minlerin

277

uhuvveti esas olduğunu bildiren acıklı, hüzünlü, kıymetli bir mektûbunuz ile; Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’ndeki ekser âyetlerin ya mülhidlerin tenkîdlerine veya ehl-i fennin i‘tirâzlarına veya şeytanların vesvese ve şüphelerine ma‘rûz olan âyetler olduğunu; ve kusur zannedilen noktalar i‘câzın lemeâtı ve belâgat-i Kur’âniyenin kemâlâtı olduğunu; ve ilim noktasında çok ehemmiyetli mes’elelerin hakîkatlerini beyân ettiğini;

Hem bu zamanda tehlikelere ma‘rûz Müslümanlara Risâle-i Nûr’un parçaları ekmek ve ilaç gibi lâzım olduğunu; ve Nûrcuların az hizmetlerinin çok kıymetdâr olduğunu; ve husûsen Nûrculara ihsân-ı İlâhî olarak îmân kurtarması hizmeti verildiğini; ikinci hâşiyesinde hakîkaten hepimizi yeniden şevk ve gayrete getiren ve bizim ıslâh ve saâdetimiz için, hem sekerâtta daha çok hücûm eden şeytânı susturmak için, hem kabirdeki suâllerimize ziyâde hazırlık olmak için sekerât gibi şiddetli olan dehşetli hastalığınız içinde Sevgili, Mübârek Üstâdımız bizim kadar muhtâç olmadıkları hâlde nûrun hizmetine ve tashîhine bize olan fart-ı şefkâtinizden koştuğunuzu bildiren acıklı ve hüzünlü ikinci bir mektûbunuzu daha aldık.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Talebeniz Husrev

278

Bu mektûb Zülfikār'ın başına, hem Asâ-yı Mûsâ’nın başına yazılacaktır.

[279]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Mâdem Risâle-i Nûr, makine ile taammüm etmeye başlamış. Ve mâdem felsefe ve hikmet-i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler, çoklukla Risâle-i Nûr’a yapışıyorlar. Elbette bir hakîkat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şiddetle tokat vurduğu ve hücûm ettiği felsefe ise, mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insâniyeye ve san‘atın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir, muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nûr ilişmiyor.

İkinci kısım felsefe ise, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi, sefâhete ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu‘cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nûr ekser eczâlarında mîzânlarla ve kuvvetli ve burhânlı müvâzenelerle felsefenin

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç