
SAYFA 236
[260]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hakîkat yolunda yorulmaz Yoldaşlarım,
Evvelâ: Kanâatım geliyor ki, bu sıralarda biz Zülfikār’ı ve Asâ-yı Mûsâ’yı pek çok teksîr etmeye mecbûr olduğumuz hengâmda ve temiz olmayan matbaacılar dahi çekinmeleri, aynı zamanda bu acîb makine kolayca elimize verilmesi, o iki mecmûanın makbûliyetine bir işâret-i gaybiye ve inâyet-i İlâhiyenin bir hârika ikrâmıdır ve nûrların bir kerâmetidir.
Evet, bir âdî mektûbum için Kim yazmış? diye sekiz def‘a bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekiz yüz sahîfenin bin beş yüz nüshaya ve bir milyon sahîfelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdâdımıza gelmiş Nûrcu ve bin kalemli bir kâtibdir. Onun için bazı sahîfeleri sönük çıksa, zarar yoktur. Parlak kısmı bize şimdilik yeter. İyi okunmayan kısmı ayrı yapılsın. Sonra elmas kalemliler, her biri bir iki nüshayı ıslâh etsin.
Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telâş edip dediler: Bizim san‘atımız bozuldu. Hâlbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette fa‘âliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyâde ihtiyâç olmuş. İnşâallâh onun gibi, nûr yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyâde yazı ile defter-i a‘mâllerine hasenâtı kaydedecekler.
SAYFA 237
Sâniyen: Zülfikār’ın âhirinde Hizb-i Nûriye’nin tâ yirmi iki sahîfe kadar münâsib görmüştük. Fakat şimdi baktım, böyle muvâfık gördüm ki وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی لَمْ یَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ یَكُنْ لَهُ شَرٖیكٌ فِی الْمُلْكِ den başlayıp bu 26 ve 27 ve 28 sahîfeler dahi evvelce size beyân edilen kısma ilâve edilsin. Çünkü bu üç sahîfe sıfât-ı seb‘adan hem ilim, hem irâde, hem kudreti ihâtatlarıyla, gāyet parlak ve kat‘î bir sûrette isbat ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeş ve hemşîrelerimize Zülfikār harfleri adedince
selâm ve selâmetlerine duâ eden Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
Bu fıkra hem yazısı, hem ifâdesi ise, ehemmiyetli ve alâkası çok kuvvetli Ata Beyli Abdullâh’ındır. Bu mübârek kardeşimiz isterse Lâhika’ya girsin
سع
[261]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا وَقَٓائِمًا
Azîz, Şefkat-şiâr, Cihân-değer Üstâd-ı Muhteremimiz Efendimiz Hazretleri, Hulûlüyle müşerref ve feyz-i bî-nihâyesinden ümîdvâr bulunduğumuz İyd-i Fıtr-ı mübârekelerinizi an-samîmü’l-kalb tebrîk ile daha nice emsâl-i kesîresine nâiliyetlerinizi Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak
SAYFA 238
hazerâtından niyâz ve ricâlarda bulunarak, envâr-ı Kur’ân başta ihvân ve yârân pîşde Üstâd-ı muhterememiz Kaş’ta tasnîfât ve tekemmüllât-ı nûriyenin hasîn kalesinde tahassun etmiş, zayıf ve liyâkatsiz ve âciz uzuvlarını alâ kadri’t-tâka teşkîl eden bizleri ara sıra tefekkürât-ı rûhiye gıdâlarımızı gerek Asâ-yı Mûsâ’nın âhirine ilhâk edilen tefekkür ve gerekse ahîren elde eylediğimiz Eski Saîd ve Yeni Saîd muhrik bir bükâlı tefekkürât-ı ulviyye-i üstâdânelerinin bahşeylediği istirâhat-i kalbiyelerimizde pâyânsız, hem maddî, hem ma‘nevî, hem cihâdı bırakdığı şu âyât-ı beyyinâtın tam i‘câzıyla mütenâsib tesellîlere muhtâç bizlere وَالتّٖینِ وَالزَّیْتُونِ وَطُورِ سٖینٖینَ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمٖینِ fermân-ı celîline ma‘nâ-yı zâhirî-i rûhiyemize tam uygun gelmesi i‘tibâriyle ber-vech-i zîr arz-ı keyfiyet eyleriz.
Efendimiz, yirmi küsûr seneyi tecâvüz eden fûtûhât-ı nûriye ve cihâdiyeden herhangi bir çâre-i müşkilpesendliklerinden me’yûsen ve makhûren ve hâlen zehirli bir sıtma illetine mübtelâ musîbetzede gibi hem yanan, hem titreyen münâfıkların fikrine tercüman ve Müslümanlık ile gavurluk ortasında münhall bir mahal var zanneden sâfdil, iğfâl edilen bir kundakçının sûret-i mahsûsada me’mûr edilip meslek-i nûriyemizi muâhezeye cür’et eden bir zavallının mürâcaatına aldığı cevâbın bir buçuk ay te’hîrinden sonra, Ankara’da tasannu‘kâr, geçici, sûrî bir hâdiseyi bir nebze îzâh eden Mustafâ Usman kardeşimizin mektûbunda rastlamış bulunuyoruz.
SAYFA 239
Şöyle ki: Nûrcusunuz, kabûl ettik, fakat cum‘a namazının feyzinden mahrûmiyetinize sebeb nedir? Ve kezâ siyâset-i dîniye manzarasını ve hilâfet-i ulyâ kisve-i muazzamasını tahayyül edip lâ dînîliğini unutarak çıkmaz sokakta gezdiklerini bilmeyen bid‘akâr hocaların aldığı cevâbı ber-vech-i zîr ma‘rûzdur. Şerâit-i müteaddideyi esâsâtıyla ihtivâ etmeyen bugünkü o eyyâm-ı mukaddesesinin feyzinden bizleri mahrûm eden bid‘akâr ve ulemâü’s-sû’un kulakları çınlasın demekle, başta Ezân-ı Muhammedî’nin tebdîlini hangi maslahat iktizâ etmiştir? Şu diyârın Türk ve Türkçülük bilâd-ı terânesiyle Türklüğün izzetine Arapça konuşmak şâyet zıd ise bütün ecânib-i müteaddide lisânlarıyla zümre-i sufehânın tiyatro ve sâir lehviyât pazarlarında ve hatta cihâna karşı ve şu mübârek yurtlarımızda medfûn ervâh-ı neyyirenin merkadlarından uzletle ve sarîh küfürlerine tahammül edemeyip müntesib bulundukları mahâll-i mahsûsalarına ric‘atlerini keşfeden bir kardeşimiz olan Şemseddîn Yeşil kardeşimize aslâ i‘tirâza mecâl bulunmamaktadır. Zîrâ zındıka meşreb-i menhûsasının mahsülünden çırıl çıplak hoplayıp zıplamalarına karşı o Türklük izzeti lekedâr olmuyor mu?
Aslen, fer‘an necîb öz Türklüğün nesli İbrâhîm aleyhisselâma bağlılığı ve kezâ oddan ve berdden necât bulan yine o Halîlü’r-Rahmân nesl-i mübârekinden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm ile öz kardeşliği, beş altı asır evvel o bahâdır Türklük kardeşliğinin memlû bulunduğu şecere-i tûbâ-yı İslâmiyetin çekirdeklerini,
SAYFA 240
tâ Orta Avrupalara kadar mürşidâne ve kahramânâne Kırklareli nâm-ı müsteârını taşıyan ve mahsûlâtı beş altı kavim necât bulmuş ve meydanda iken, o asıl Türklük necâbetini lekedâr edip böyle tahrîbkâr hevesâtlara yeltenen bedbahtların artık mütenebbih ve mütenassıh olmalarını ihtâr ederek, ilzâm ve iskât edilerek, Ankara Hâcı Bayram Câmii’nde ve başka yerlerde bu hâdiselerin ucu görünmeye başlanmış.
Mukallidâne dahi olsa, bizlerce şâyân-ı şükrân ni‘met bilerek bu gibi mahrûm bulunduğumuz pek çok mevâddın tahkîkî ve tevsîini an karîb temennî ve niyâz-mend-i Hudâ bulunduğumuzu arzedip, başta Üstâd-ı a‘zamımız olarak ora kardeşlerimize ve hemşîrelerimize bi’l-umûm selâm ve selâmetlerine duâlar ederiz.
Lütfü vârislerinden Abdullâh
[262]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ ذُو الْفِقَارِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Azîz, Sıddîk, Mübârek Kardeşlerim ve Vârislerim ve Hakîkî Akrabalarım,
Evvelâ: Merhûm Büyük Alî’nin tam vârisi ve tam bir sistemi ve merhûm Abdurrahmân’ın tam mislî ve halefi ve mübâreklerin pehlivânı ve kahramanı Küçük Alî’nin Hâşiyeiki büyük
SAYFA 241
ve pek güzel hediye-i nûriyesini aldık. Fakat Zülfikār’ın âhirinde Hizb-i Nûriye’nin parçası yazılmamış, o parçayı da aynı kıt‘ada o hârika kalemiyle yazsın, bana göndersin.
Hem tılsımlı mecmûanın Yirmi İkinci Sözü Husrev’in yazısına benziyor. Demek o da mübârek ve âlî iki Alî’nin fikirlerine iştirâk ediyor. Öyle ise ben de iştirâk ederim. Hakîkaten o mecmûa İslamiyetteki îmân tılsımlarının en mühimlerini hall ve keşif ve mükemmel îzâh etmiş. Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’dan sonra makine ile teksîr edilse güzel olur. Fakat ona bazı ilâveler olsa ve kısmen ta‘dîl edilse, daha güzel olur. sizin tensîbinize havâledir.
Sâniyen: Benim hâlim ve vaktim müsâade etmediği için husûsî mektûblara cevâb veremediğimden, yazanlar gücenmesinler. Zülfikār sandığı içindeki güzel mektûbda isimleri bulunan Kuzca Hatîbi ve Alî Osmân ve Mehmed ve Sâlih ve Barla ve Bedre ve Eğirdir’deki arkadaşlarına Mâşâallâh ve Bârekallâh deriz. Ve selâm ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerimize selâm
kardeşiniz ve duânızdan her vakit istifâde eden Saîdü’n Nûrsî
SAYFA 242
[263]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Bahtiyar Kardeşlerim,
Evvelâ: Hem Denizli’yi, hem Hasan Feyzî’yi, hem oradaki Nûrcuları, hem oranın ahâlisini ve mahbûslarını bu makine yüzünden tebrîk ederiz. Bin Bârekallâh deriz ki, birden bin kalemli bir Nûrcu kâtib buldular. Her şeyden evvel, sıhhatine ve güzel olmasına ve yanlış olmamasına çok dikkat etmek lâzım ve elzemdir. İnşâallâh makine isti‘mâlinde tecrübeli zâtlar Denizli’de yardıma koşacaklar. Isparta müdakkikleri de onlara tecrübeleriyle yardım etsinler.
Sâniyen: Denizli’ye hem Asâ-yı Mûsâ, hem ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûaları gönderilse münâsibdir. Hem beş yüz nüshadan fazla olmasın. Hem sönük olan sahîfeler ayrı olsun.
Sâlisen: Ben ehl-i siyâsetin her nevi‘ ta‘zîblerine karşı حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ deyip sabır ve tahammüle karar vermişim. Kâzım Karabekir ile eskiden münâsebetim var idi. Acaba şimdi de o münâsebetin sebebi olan merdâne mesleğini muhâfaza ediyor mu? Eğer eski gibi ise ve nûrlara zararı yoksa ve nûra fâidesi muhtemel ise ve dost ise, benim selâmımı ona teblîğ edebilirsiniz. Fakat mâdem
SAYFA 243
ehl-i siyâset, hayât-ı bâkiyesi için Risâle-i Nûr’a mürâcaata tenezzül etmiyor, o hayâta nisbeten beş paralık olan bu hayât-ı fâniye için onlara mürâcaata ben de tenezzül etmem ve istirâhatım için şekvâ ve ricâ istemem.
Râbian: Konyalı Sabrî’nin mektûbu beni çok mesrûr eyledi. Mâşâallâh, her yerden evvel Anadolu medresesi olan Konya’nın âlimleri medresenin mahsûlü ve herkesten evvel hocaların malı olan Risâle-i Nûr’a sâhib çıkmaya başlamışlar. İnşâallâh başka hocaları da intibâha sevkedecekler. Biz hem onlara, hem oradaki nûr talebelerine çok selâm ederiz. Ve Sabrî’nin ve Eşref’in ve mektûbundaki şâkirdlerin fa‘âliyetlerini tebrîk ederiz.
Hâmisen: Gül ve nûr fabrikasının kahramanları Husrev ve yardımcıları ittifâkla münâsib gördükleri işleri kabûl ederiz. Ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûası’na sizler münâsib gördüğünüz parçaları ilâve edebilirsiniz. Meselâ pencerelerden bir kısmını veya tamamını ve Tâhirî ve Abdullâh Çavuş’un beğendikleri Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâbı zamanındaki münâcâtı gibi fıkraları ilhâk edebilirsiniz.
Sâdisen: Mübâreklerin pehlivânı Küçük Alî’nin her vakit kalemi tam dikkatli ve tam sıhhatli olduğu, hâlde bu def‘a gāyet güzel ve mükemmel yazdığı Zülfikār’da, Arabî cümlelerde, ara sıra az sehivlerin bulunması gösteriyor ki, ondan istinsâh
SAYFA 244
ettiği asıl nüsha tashîhsizdir. O nüsha dahi tashîh edilsin. Tâ tenkîdci hocalar bahâneler bulmasınlar.
Evet, medâr-ı hayret ve teessüftür ki, hocalar bütün kuvvetleriyle Risâle-i Nûr’a yardım ve şâkirdlerini teşvîk etmek onlara vâcib ve lâzım iken, derd-i maîşet sebebiyle aksiyle hareket görünüyor.
Hem bu memleketteki vatanperver ehl-i idâre, her şeyden evvel Risâle-i Nûr’u resmen tervîc ve takdîr ve teksîr etmek millet ve memleket maslahatı noktasında onlara lâzım iken, bilakis ma‘nâsız evhâm yüzünden asılsız bahânelerle ve yalan propagandalar ile intişârına ve revâcına mâni‘ oluyorlar.
Mâdem hâl böyledir. sizler telâş etmeyiniz. Şevkiniz kırılmasın. Tâ onların akılları başlarına gelinceye kadar tam metânet edip, onların çekinmelerinden me’yûs olmayınız. Elbette makinenin fa‘âliyetine karşı, münâfıklar ve zındıklar dahi aksine çalışacaklar.
Hem siz hiç merâk etmeyiniz. İnşâallâh inâyet-i İlâhiye muârızları susturup makine mahsûlâtını Âlem-i İslâm’a neşrettirecek. Zemîn yüzünde revâc verecek. Umûmunuza binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
duânıza muhtâç Saîdü’n Nûrsî
SAYFA 245
[264]
Haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ile bu mektûbu yazan zât, hem Eskişehir’in Husrev’i ve Hasan Feyzî’si, hem Risâle-i Nûr’a bütün mensûbları alâkadârlık gösteren Seydişehirli Hâcı Abdullâh Hazretleri’ne tam merbût hem on iki sene ve bir cihette otuz seneden beri benim ile ciddî dost bir kardeşimizdir. Onun hâtırı için aynen Lâhika’ya geçebilir
سع
لَهُ هِمَمٌ لَا مُنْتَهٰی لِكِبَارِهَا وَهِمَّتُهُ الصُّغْرٰٓی اَجَلُّ مِنَ الْدَّهْرِ
Reşâdet-Meâb Efendim,
Bu Emirdağ seferimizde maksadımız, sırf yed-i beyzâlarınızı takbîl ve himem-i kudsîyenizi istirhâm idi. لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ iltifâtınız bizi mesrûr etti. Bu teveccüh ve iltifâtınızla ebediyen müftehirim. Efendimiz’e karşı muhabbetimde samîmî olduğumu zannediyorum. Tabîî bu da, Üstâdımızın mukaddem iltifâtı semeresidir. Civârınızda bir haftadır bûy-u kudsînizle müstağrak-ı sürûrum. Yarın İnşâallâh müsâade-i âlîyenizle, cismen Emirdağı’ndan ayrılıp rûhumla yine sizinle beraber kalacağım. Tarafımdan niyâbeten şu âcizâne yazılarımı vedâ‘ ziyâretini îfâ ve yed-i beyzâlarınızı takbîle vâsıta olmak üzere takdîme cesâret ediyorum. Vâki‘ kusurlarımın affıyla teveccühât-ı kudsîyenizi istirhâm eder, Allâh’a ısmarlarım
اَلْفَقٖیرُ الْمُحْتَاجُ اِلٰی دُعَٓاءِ اُسْتَاذِهٖ
Abdullâh Toprak
SAYFA 246
[265]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Kur’ân hizmetinde Muktedir Arkadaşlarım,
Evvelâ: Bu def‘a uhrevî ve firdevsî yâdigârlarınızı aldım. Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn her harfine mukābil, her bir kâtibine bin rahmet eylesin. Âmîn. Ve her satırına bedel, yüz hasene defter-i a'mâline yazdırsın. Âmîn. Ve her bir sahîfesine mukābil, sahâif-i hasenâtlarında yüz bin sevâb yazdırsın. Âmîn.
Hâfız Mehmed, Mustafâ Çavuş, Sâlih Çavuş: Zekâî, Hâfız Ahmed, Halîl İbrâhîm
Sava Medrese-i Nûriye kahramanlarının Zülfikārları ve nûr fabrikasının şâkirdlerinin Asâ-yı Mûsâları bizleri memnûn ve müferrah ettikleri gibi, elbette onların üstâdları ve ustabaşları olan merhûm büyük Hâfız Alî ve merhûm büyük Hâfız Mehmed, bizden ziyâde âlem-i berzahta ve husûsî medreseleri olan nûrlu kabirlerinde bunların bu hizmetlerinden müftehirâne seviniyorlar. Biz ölmemiş gibi dünyadaki bu kardeşlerimiz yüzünde sevâb kazanıyoruz, derler. Hatta bu kıymetli mübârekler buraya girmeden on sâat evvel yoldan geliyordum. Yine Hüdhüd-ü Süleymânî önüme çıktı. Âdete muhâlif beş def‘a sağa sola gitti geldi. Altıncıda uzun gitti. Başka bir vaz‘iyetle, başka bir haber veriyor gibi hissettim.
SAYFA 247
Bana hizmet eden Mehmed’e Hâşiye söyledim: Herhalde bir müjde ve beni sevindirecek bir ma‘nevî hediye var, dedim. Ben sabah kapıyı açtım. Aynı müjde tam çıktı. Altıncı müjdeli işareti ise, Nazîf’den gelen makine mahsûlâtı için olduğunu şüphem kalmadı. Hâşiye
Çünkü ben bugünlerde rakîbleri çok olmasından, Nazîf’in devamına bir mâni‘ çıkmasın diye çok endişe ediyordum. Hadsiz şükür olsun. Hem devam eder, hem güzel ve dikkatli ve sıhhatli bir tarzda o kahraman Zülfikār’ını keskinleştiriyor. Mâşâallâh, yanlışları pek azdır. Hem dikkatle o yanlışlar anlaşılıyor. Meselâ, medeniyetle Kur’ân’ın hükümlerini müvâzenede birinci kelime-i vücûb-u zekâtla, ikinci kelime-i ribâ
SAYFA 248
ve fâizle deyip hürmet kelimesi noksân kalmış. Dikkat eden anlar. Hem aynı bahiste bütün اختلالات yerinde احتلالات yazılmış. خ, ح olmuş.
Sâniyen: Hizb-i Nûriye’den olan parçayı bekliyorum ki, Zülfikārlar tamam olsunlar. Bu hediye sâhiblerine ve bu elmas kalemli kardeşlerimize binler Bârekallâh, Mâşâallâh deriz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve iki cihânda selâmetlerine duâ ederiz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
Konyalı Sabrî’nin mektûbudur. Lâhika’ya girsin.
[266]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz ve Çok Kıymetli Üstâdım Efendim Hazretleri,
Göndermiş olduğunuz kıymetli ve irşâdlı mektûbunuzu aldım. Azîz kelimesi hakkındaki cevabınızı ekser Konya hocalarına gösterdim. Hepsi cevabınızı i‘tirâzsız kabûl ettiler. Ve müftü efendi de, isim olarak azîz kelimesinin kullanılmasının câiz olmadığını, sıfat olarak kullanılması için bir şey söylemediğini söylediler.
SAYFA 249
Diğer Âyete’l-Kübrâ hakkındaki cevabınızı da Maraş Vâizi Zekeriyyâ Efendi’ye gönderdim. Henüz ondan bir cevâb alamadım. Ve bu mektûbun geç gönderilmesinin de sebebi budur.
Buradaki Risâle-i Nûr yazı işleri çok iyi devam ediyor. Âlimlerin ekserîsi yazdıklarını kendilerine alıyorlar. Ve talebelerden, me’mûrlardan yazan çoktur. Receb isminde bir kardeşimiz, Sözleri, Mektûbları, Lem‘aları bi’t-tamâm yazmaktadır. Hatta buradaki muhtelif tarîkate mensûb zâtlar bile hepsi Risâle-i Nûr ile alâkadârdırlar. Herkes okuyunca, derhâl teslîm oluyor. Eşref kardeşimiz de Mektûb Lâhikası’nı yazmakla meşgūl, Yedinci Şuâ‘ın birkaç tanesini bir akrabamla Erzurûm’a göndermiştim. O akrabam üç dört gün evvel tekrar buraya geldi. Ve Erzurûm’un vilâyeti, kazâları dâhil, bütün oradaki âlimlerin nöbetle okuduklarını söyledi. Ve birkaç tane risâle daha ricâ ile istediklerini söyledi. Bendeki mevcûd olanların hepsini göndereceğim. Bizde hâl-i hâzırda noksân olan Zülfikār Mecmûası’dır. Onu da Isparta’dan isteyeceğiz.
Bu sene Konya’da hacca giden çok kimseler var. Ben de imkân bulursam gitmek niyetindeyim. Ve gidersem, Asâ-yı Mûsâ risâlesi ile İhlâs ve Sirâcü’l-Gāfilîn Risâlelerini götürmek için müsâadelerinizi bekliyorum. Buradaki bütün âlimlerin ve Risâle-i Nûr talebelerinin ayrı ayrı selâmları vardır. Sizin