EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

306

[292]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Zilhicce 16

Mektûb No 2

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Nazîf Çelebi’nin İnebolu hâlis kardeşlerimizin nâmına bayram tebrîki ile; ve Zülfikār’ın gāyet dikkat ve ehemmiyet ve ihtiyât ile devâm-ı hizmeti ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi de bitirip zeyillerinden bir kısmını da tamam etmesi; ve Abdurrahmân Salâhaddîn’in Amerika misyonerlerine dört beş ay okutturduğu Asâ-yı Mûsâ ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi emîn bir vâsıta ile bizim nâmımıza Câmiü’l-Ezher’e hediye edip göndermesini; ve ehemmiyetli bir nûr şâkirdi Ahmed Kureyşî’nin onların makinesinin masrafına yüz banknot vermesini beyân eden bir mektûbunu aldım. Bu kahraman Nazîf kardeşimize ve gāyet ciddî ve sebâtkâr ve tam alâkadâr İnebolu Nûrcularına ve Ahmed Kureyşî ve rüfekālarına, hem bayramlarını, hem devamlı hizmetlerini, hem yüksek sadâkatlerini, hem Zülfikār’ın tab‘ muvaffakiyetini, hem Salâhaddîn’in Câmiü’l-Ezher’le Medresetü’z-Zehrâ’nın münâsebetini te’mîne çalışmasını rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn. Ve hizmetlerini tam makbûl eylesin. Âmîn.

Sâniyen: Câmiü’l-Ezher ulemâsına gönderilen iki nüsha benim tashîhimden geçmemiş. Bazı harekeler ve Arabî kelimelerde sehivler elbette vardır. Husûsen âhirdeki Arabî

307

Hulâsatü’l-Hulâsa harekelerinde ilm-i nahivce, başka nüshalarda müteaddid sehivler gördüm. Onun için, tam Arabî hocalarının tedkîkinden geçmiş birer nüsha Asâ-yı Mûsâ Hâşiye ve Zülfikār’dan, münâsib gördüğünüz zaman Câmiü’l-Ezher’e göndermekle beraber, onlara yazınız ki: Nûr risâlelerinin Medresetü’z-Zehrâ’sı, Câmiü’l-Ezher’in şefkatine çok muhtâç bir mahdûmudur, bir talebesidir. Şiddetli düşmanların hücûmuna hedef olmuş bir şâkirdidir Ve bütün medreselerin başı ve Âlem-i İslâm’ı dâimâ tenvîr eden o büyük Câmiü’l-Ezher’in küçük bir dâire ve şu‘besidir. Onun için, o âlî kadr üstâd ve müşfik peder ve hamiyet-kâr mürşid-i a‘zam, bîçâre evlâdına ve şâkirdine tam yardım etmesini, onların ulvî himmetinden bekliyoruz. O pek büyük Üstâdımıza takdîm edilen iki kitab ise, bir talebe, dersini ne derece anlamış diye akşamda babasına ve üstâdına yazıp vermesi gibi, o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar-ı müsâmahalarına arzedilmiş, diye bir mektûb yazarsınız.

308

Sâlisen: Pek çok alâkadâr olduğum ve işâret-i gavsiye ile nûr şâkirdlerinin temel taşlarından bulunan Barla, Bedre, Eğirdir dâiresinde iki Hulûsî ve emekdâr Sâdık Süleymân ile beraber çok zâtların ismi bulunan üç tebrîk mektûblarını beraber aldım. Yirmi sene evvelki Barla hayâtımı tam hâtırımda ihyâ etti. Ben başta o erkân-ı selâse ve yeni kahramanlardan Alî Osmân ve Bahrî olarak umûmunuzun birer birer, husûsen Barla’daki eski dostlarımın bayramlarını tebrîk ediyoruz. Onları unutamıyorum. Her gün duâmda ve kazançlarımda hissedârdırlar. Husûsen merhûm Mustafâ Çavuş ve Muhâcir Hâfız Ahmed ve Eşref Bey merhûmları çok def‘a hazînâne ve müştâkāne tahattur ediyorum. Onların akrabalarına da bilhassa selâm ediyorum. Nûr santrali Sabrî Hulûsî-i Sânî , birinci Hulûsî’ye Asâ-yı Mûsâ’yı göndermesi, çok güzel olmuş. Allâh ikisini muvaffak eylesin. Âmîn.

Ve Nûrların intişârına çok ehemmiyetli hizmeti bulunan bir zâtın, merhûm pederinin mezarına dâir suâlinin cevâbını Sabrî’ye havâle ve o zâta da çok selâm ediyorum. Ve iki Hulûsî’nin dâimâ demirbaş, hakîkatli arkadaşları Hakkı’ya da bilhassa selâm ve ne hâlde olduğunu ve keyfini soruyorum. Ve Birinci Hulûsî’nin mektûbunda bize ve nûrlara karşı çok alâka gösteren Alvarlı Mehmed ve İdrîs efendilere çok selâm ediyorum

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza binler selâm ve duâ eden kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

309

[293]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Ağabeyim Abdurrahmân Salâhaddîn’in Medresetü’z-Zehrâ’nın Câmiü’l-Ezher reîsine gönderdiği Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār-ı Mu‘cizât-ı Ahmediye’den bir kısmı münâsebetiyle latîf bir hâdiseyi mahrem bir yerden işittim. Aynen yazıyorum. Kırk seneye yakın bir zaman evvel Üstâd İstanbul’a gittiği vakit, ulemâlar münâzara edip ilzâm edememişler. Meşhûr Câmiü’l-Ezher reîsi allâme bir zât oraya gelmiş. Hocalar ona demişler: Bizim bedelimize onu ilzâm et. O da bazı hocalarla Ayasofya avlusundaki çayhânede rast gelmiş. Ve gelecek suâl-cevâb vukū‘ bulmuş. Fakat cevâbın ikinci parçası mutaassıb bazı zâtlara ağır gelmiş, i‘tirâz etmişler. Senin bu memleket hakkında sû’-i zannın var demişler. Onun için Üstâd, sonra vâkıayı hikâye ettiği vakit başkalarının taassubuna ilişmemek için ikinci kısmı söylemiyordu. Fakat, o zaman söyledi. Evet dedi, vâkıa şöyledir: Câmiü’l-Ezher reîsi, Allâme Şeyh Bahît Hazretleri, kırk sene evvel İstanbul ulemâsının tedbîriyle Üstâdımızı ilzâm etmek için Ayasofya çayhânesinde bazı hocalarla geldiği vakit, en birinci sorduğu suâl budur: یَٓا اَخٖی مَاتَقُولُ فٖی حَقِّ اَوْرُوبَا وَالْعُثْمَانِیَّةِ yani Avrupa ve Osmânlı memleketi hakkında fikrin nedir?

310

Üstâd da demiş ki: اِنَّ اَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِ فَسَتَلِدُهُ یَوْمًامَا وَاِنَّ هٰذِهِ الْمَمْلَكَةَ حَامِلَةٌ بَاَوْرُوبِا وَسَتَلِدُهَا اَیْضًا یَوْمًامَا yani Avrupa İslâmiyet’le hâmiledir, elbette bir gün doğuracak. Ve bu memleket de bir Avrupa’yı doğuracak. Bu cümle mahremdir. Çünkü onun medeniyetiyle hâmiledir. O vakit Câmiü’l-Ezher reîsi hocalara demiş ki: Bu adamla münâzara edilmez, ilzâm edilmez. Benim fikrim de bu merkezdedir. Evet, o reîsin takdîrine mazhar olan Üstâdın verdiği o haberin yarısı çıkmış. İnşâallâh öteki yarısı da çıkacaktır. Bu fikre binâendir ki, işittiğime ve anladığıma göre, Üstâd bu harbin evvelinde bir sene Bir Devlet, İslâmiyet’e kuvvet verecek ve İslâm olacak diye merâkla bakmış. Sonra anladı ki, zamanı gelmemiş. Daha yedi sene bakmadı. Bu vesîle ile umûm Nûrcu kardeşlerimizin ellerinden öper, bayramlarını tebrîk ve selâm ederim.

Risâle-i Nûr’un âciz, bîçâre bir şâkirdi ve hâdimi Ceylan

[294]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Pek çok alâkadâr olduğum ve Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir merkezi ve az zamanda, pek çok nûr işini gören Denizli Husrev’i ve gāyet ciddî ve sâdık

311

rüfekāları, husûsen hâkim-i âdil ve Muharrem ve Hâfız Mustafâ vesâirenin nâmına bayram tebrîkiyle, Hasan Feyzî’nin şiddetli ve tehlikeli hastalığını beyân eden bir mektûbu, çok ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Muharrem’den aldım. Kanâat-ı kat‘iyem geldi ki, Hasan Feyzî, aynen Şehîd Hâfız Alî Rahmetullâhi aleyh gibi, benim musîbetimin kısm-ı a‘zamını kendine alıp ma‘nevî bir fedâkârlık eylemiş. Hâfız Alî’nin benim bedelime birkaç emâre ile berzaha gittiği gibi, bu Hasan Feyzî de aynı hastalığım zamanında, aynı vakitte, aynı müddette, aynı tarzda, aynı sıkıntılı dışarıya çıkmamakta tevâfuku, kuvvetli bir emâredir ki, bana çok acıyan ve şefkat eden o kardeşimiz, ma‘nen hastalığımı kısmen kendine aldı. Bu dört cihetle tevâfuk içinde yalnız bir fark var. Benimki zehirden, tesemmümden; onunki soğuktan gelmesidir. Elbette Hasta Risâlesi bizim bedelimize onu teselli edip, iyâdetü’l-marîz gibi keyfini sormuş ve hastalıktaki büyük sevâblar sıkıntılarını sürûra kalbetmiş. Cenâb-ı Hakk şifâ-yı âcil ihsân eylesin. Âmîn.

Hem onu, hem mektûb yazanı, hem oradaki bütün Nûrcuların ve dostların, husûsen hapishânede ve gördüğümüz mahbûsların ve hapishânede gördüğümüz me’mûrların bayramlarını rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.

Sâniyen: Hem Erzurûm, hem benim memleketimin, hem Konya’nın hesabına fevkalâde nûrların intişârına ve lüzûmlu ve lâyık yerlere yetiştirmesine pek çok hizmet eden ve Santral Sabrî’nin tam bir ikinci Sabrî’si olan bu Konyalı Sabrî kardeşimiz Eşref’le,

312

hem bir tebrîk mektûbu hem de bayram teberrükü göndermiş. Ben hem onun, hem Konya Nûrcuları ve ulemâları ve Hicâz’dan gelecek hoca Vehbî’nin hem haccını, hem bayramlarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Hem Sabrî’nin teberrükünü de, hediye kabûl etmemek kāideme muhâlif olmamak için ona gönderdiğim ve göndereceğim mecmûaların mukābiline olarak, hakkımda ehemmiyetli ahâlîsiyle çok alâkadâr Erzurûm hesabına kabûl ediyorum.

Sâlisen: Bir zaman Barla’da temsîl için yazdığım bir risâlede, iki adam İstanbul’a gidecek. Birisinin yüzde doksan dokuz dostu İstanbul’dadır. Onun için oraya iştiyâkla gider. Öteki onun aksi, ilâ âhir; meâlinde birşey yazılmış. Şimdi aynen bu hastalığımın ihtârıyla, geçmiş zamana geçtim ve o zamanlarda hayâtımı geçirdiğim memleketlerde de hayâlen gezdim. O şirin hayâtımın devrelerinde, her memlekette yüz dostumdan ancak bir ikisini görebildim. Ötekiler, berzah memleketlerinde; hatta kendi Nûrs köyümde, bir tek amcazâdem ve talebem Mollâ Dâvûd rh, o da eski ahbâblarım, akrabalarım yanına, berzaha gittiğini gördüm. Yirmi seneki ayrı ayrı ikinci vatanım sayılan Barla, Kastamonu gibi yerlerde, üç kısım dosttan ancak iki kısmını gördüm. Ötekiler de gitmek üzeredirler. Bu hayâlî hakîkate binâen, hakîkaten nûrların ışığıyla nûrânî gördüğümüz berzaha gitmek, bana değil ağır gelmek, belki bir iştiyâk verdi. Benim bedelime hem vazîfemi görüp, hem sevâb kazandıracak yüzer Husrev’ler,

313

Tâhirîler, Nazîfler, Osmânlar, Abdurrahmânlar, Alîler, Sabrîler, Feyzî’ler, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâlar, Sâdıklar, Osmânlar ve hâkezâ, nûrların bahâdırları dünyada arkamda kaldıkları, ölümü bana çok hafifleştiriyorlar. Yalnız günâh cihetinde ölüyorum, hasenât cihetinde yaşıyorum diye Allâh’a hadsiz şükrediyorum.

Umûmunuza binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

[295]

21 Zilhicce 5

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ: Safranbolu Eflâni nâhiyesi, Mülâyim köyünde mütekāid muallim bir kardeşimiz ve nûrun hâs bir şâkirdi, nûrların neşri ve tab‘ı için âdetâ sermâyesinin kısm-ı a‘zamını teberru‘ etmek istiyor, kabûlünü ricâ ediyor. Ben bu hâlis ve hâs kardeşimizin fedâkârâne ve hâlisâne ricâsını reddedemiyorum, Ve dünya malları kāide-i şahsiyeme girmediği ve muâvenetleri kendime kabûl etmediğim için, bu işteki maslahatı da bilemiyorum. İki Isparta’nın kahramânlarına ve Husrev ve Tâhirî ve arkadaşlarına ve Nazîf ve refîklerine bu mes’eleyi havâle ediyorum. Nûrun neşri için böyle çok büyük bir hayır ve sevâba mâni‘ olamam. Sizler ya bütün niyet ettiği

314

mikdârı veyâhûd bir kısmını iki hisse ile, biri büyük Isparta’nın, biri küçük Isparta’nın makinelerine verilsin. Onun istediği gibi ya teberru‘ veya ileride başka muâvenet edenler gibi bir mukābele nev‘inde, ya nûrlardan veya başka bir istediği ne varsa vermek sûretiyle o hâs kardeşimizi memnûn edersiniz.

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un erkânından eskiden beri alâka ve sadâkatte terakkî eden Halîl İbrâhîm’in iki mektûbundan kendi kalemiyle olan mektûb Lâhika’ya girmesini size havâle ediyorum. İkinci mektûbu pek güzel ve ehemmiyetli, fakat hakkımda haddimden çok ziyâde senâları tayyedilmek ve nûrlar hakkındaki hakîkatli tavsîfleri bâkî kalmak ve yâhûd şahsımı kaldırıp yerine Risâle-i Nûr’u koymak şartıyla, benim bedelime biriniz orada ta‘dîl edip Lâhika’ya girebilir. Hem ona ve Mehmed Efendi ve Şefîk Bey’e, hem oradaki nûr şâkirdlerine ve Milâs müftülüğündeki İlyâs Vassâf zâta bilmukābele çok selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz.

Sâlisen: İnebolu ve civârı Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına bir tebrîk mektûbu içinde, gāyet samîmî, Risâle-i Nûr’a karşı muvaffakiyetle hizmetlerine dâir ve bu ehemmiyetsiz şahsıma karşı ciddî şefkatleri ve hakîkî kardeşten ziyâde alâkalarını gördüm. Vaktim yok ki, ta‘dîl, tashîh edeyim. Size havâle edip aynen veya kısmen Lâhika’ya girsin. Onu yazan ve nâmlarına yazılan zâtlara, kardeşlerimize pek çok selâm ve binler Bârekallâh deriz.

315

Râbian: İstanbul’a üniversitesi İktisâd Dârü’l-fünûn’una giden Safranbolu’lu ve Salâhaddîn ve Abdurrahmân ruhunda ve gayretinde tahmîn ettiğimiz birisine, hem tashîhten geçmiş Efe Şükrü’nün bir Zülfikār’ı, hem iki Asâ-yı Mûsâ’yı, hem yeni harfle Nazîf Çelebi’nin ve eski hurûfla Mustafâ Usman’ın yazdığı, birisi Ispartalı Halîl İbrâhîm’in Zülfikār’ını, hem Sav kahramanlarından İbrâhîm Mustafâ’nın Asâ-yı Mûsâ’sını, beş altı risâleyi gönderdik. Onun elinde kalacak lâyıklara okutturacak. Fakat hacca giden Nazîf ve Barlalı Hâcı Bekir ve Salâhaddîn gibi kardeşlerimizin nezâretinde olacak. Ve Siirtli Fersaf karyesinden Mollâ Sirâceddîn dahi bununla alâkadâr olsun.

İstanbul’a gönderdiğimiz Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ, Efe Şükrü’nün ve Nazîf ve Mustafâ Usman’ın ve iki İbrâhîm’in yazdıkları nüshalardır. İnşâallâh bu beş kahramanların nüshaları kahramânâne iş görecek. Tashîhten geçtiği için Salâhaddîn onon beş güne kadar bir Zülfikār’ı İnebolu’ya alsın. Kendi nüshasıyla mukābele etsin. Tekrar o talebe Mustafâ’ya teslîm etsin. Ve Mollâ Sirâceddîn’e benim tarafımdan çok selâm etsin, onu hâs dostlarımdan biliyorum. Eski Saîd’in ehemmiyetli bir talebesi olan Mollâ Celâl yerinde, bu bîçâre Yeni Saîd için yardımcı olsun.

316

Hem Efe Şükrü’nün nüshasının âhirinde Hasan Feyzî’nin اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ ile başlayan Risâle-i Nûr hakkındaki uzun mektûbu âhirine ilhâk etmesi güzel olmuş. Siz de münâsib görseniz, o uzun mektûbun yarısını veya tamamını Zülfikār’ın âhirine ilhâk edersiniz. Ve diğer nısf-ı âhiri Asâ-yı Mûsâ’nın âhirine ilhâk edersiniz. Hem elimdeki altı yedi nüshayı koymak için onların kıt‘asında yazıp gönderin, bir ikisi tamam olsun. Beş altı tanesi yarı yarı olarak yazılsın bize gönderilsin.

Hâmisen: Konyalı Sabrî’nin sizin vâsıtanızla gelen tebrîk mektûbunda gāyet güzel bir duâsı var. Lâhika’ya girsin. Yine tekrâren hem onun, hem oradaki Nûrcuların, hem hocalarının bayramlarını ve hacdan gelen muhterem Hoca Vehbî’nin hem bayramını, hem haccını, hem Ravza-i Mutahhara’yı ziyâretini tebrîk ederiz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî

[296]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem, Muazzez, Mübârek, Kıymetdâr, Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,

Bu hafta aldığım mektûbunuzda Zâten benim vazîfem bitmek üzeredir. cümleleri, bizleri yine dağ derûn eylemiştir. Evet, sizin için âlem-i ervâha yürümek

317

ve o nûrânî âlemin şâhikalarında pervâz eylemek, matlab-ı a‘lâ ve mev’ûd-u Kur’âniye olduğundan müsterihîm. Lâkin bu âlem-i fânî denilen keşmâkeşte huzûrsuzluk içinde, yegâne medâr-ı tesellimiz olan Üstâdımız efendimiz’in nazar-ı fâniyemizden gaybûbetinin te’sîriyle ciğerlerimiz kebâb olmaz mı? Sizin rûhnevâz mektûblarınız bizlere istişmâm bûy-u cân vermekte iken, canımızın, cânânımızdan muvakkat iftirâkından mütevellid inşikāk-ı sâdırla mecrûh, kalbimiz ızdırâbât-ı taryânla sekteye uğramaz mı? Zîrâ yegâne varlığımız, sizden gelen nefha-i rûh idi. Onun inkıtâa uğramasının nâr-ı firkati bizleri deli dîvâne etmez mi?

Evet, elimizde Risâle-i Nûr denilen câdde-i kübrâ-yı istikāmet ve sevâhil-i necâta doğru yol açan bir sefîne-i Nûh ve bütün nevbahârın lezâiz-i ezhârı ve nefha-i rûh u cân fezâsı ve şifâ-yı medârı var. Fakat o şifâ kavanozlarının yegâne tabîb-i hâzıkı ve o sefîne-i necâtın Üstâd-ı yektâsı ve o gülistânın biricik bülbülünün nefha-i efzâsı, bizlere vedâ‘ ederek kāfile-i envâr olan Murtazıye ve Gavsiye zincir-i nûrâniyesini devir teşkîl eden katârına iltihâk ederse, nâr-ı firkat bizleri yakmaz mı? Evet, içinde bir Saîd’e mukābil, binler Saîd bulunan o eşcâr-ı semâvînin istişmâmı, o bûy-u Firdevs’e nasıl nazar atfedelim? O mücellâ-yı mir’âtımız, manzûrumuz oldukça, firkatten gelen deryâ-yı dumû‘ telâtumda idare elde kalır mı? Bütün dürbün-ü himmetimiz,

318

o kevkeb-i saâdetin tulûunda idi, bizden sonra gelen Risâle-i Nûr talebeleri için رَضِیَ اللّٰهُ عَنْهُ ve رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ رَحْمَةً وَاسِعَةً duâsıyla iktifâ edilen gaybûbetiniz bizler için tahammül olunmaz bir firkat değil mi? Emân güzel Allâh’ım, Üstâdımıza daha çok hayırlı ömürler ihsân buyur. Mu‘tî-i hakîkî ve her şeye Kādir olan yalnız sensin ve mucîbü’t-da‘vet olan yine sensin. Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarını kabûle karîn eyle. Âmîn, yâ Muîn.

Sevgili Üstâdımız, gerçi tahammül-ü beşer fevkinde hayatınızın işkencelerini hiç bir beşer çekemez, siz de duâ buyurun. Daha çok zaman muammer olunuz. Eğer âlem-i bâkîye doğru herhalde müteveccihseniz, ben zayıf kardeşini de bırakma. Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e tazarru‘ buyurunuz, her ikimizin ruhunu bir anda kabz buyursun. O nûrâniyet âleminde ve o kāfile-i envârın etrafında peyk misâl devredeyim. Ve himmetlerinizi en âdî talebelerinize dahi o âlemde ibzâl buyurup tedrîs ve tenvîr buyurunuz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Zayıf, âciz, günâhkâr, kusûrlu kardeşiniz

Halîl İbrâhîm

319

Ta‘dîlden sonra Lâhika’ya girebilir. Bu mektûb, Üstâdımız ta‘dîl edip öyle Lâhika’ya geçiriniz. emretmişler. Biz ta‘dîl edemedik, öylece kaydettik.

[297]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Muhterem ve çok Sevgili, Kıymetdâr Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,

Hulûlüyle müşerref olacağımız ve Âlem-i İslâm için bir fidye-i cân ve re’s-i necât olan Îyd-i Adhânızı tebrîk ve tes‘îd eyler ve nice nice emsâl-i kesîresiyle semâ-yı ma‘nevî olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da üstâdlık ve dellâllık eylemenizi, Kâ‘be-i Muazzama’da Rızâ-yı İlâhî için yapılan tavâflar ve tekbîr-i teşrîkler ve Cebel-i Arafât’ta لَبَّیْكَ لَبَّیْكَ اَللّٰهُمَّ لَبَّیْكَ sayhaları ve kesilen kurbanlar hakkı ve hürmet için, ol Mevlâ-yı Müteâl ve Takaddes Hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz eyler ve bu münâsebetle mübârek feyyâz-bahş, yed-i saâdetlerinizden takbîl ile arz-ı hürmetler eylerim efendim.

Muhterem Üstâdım, çoktan beri hâtırıma gelip yazmaya cesâret edemediğim şu ma‘rûzâtımı ulüvv-ü cenâblarınıza istinâden arzetmek cür’etinde bulunduğumdan nâşî kusurumun nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını ve affınızı istirhâm eylerim. Şöyle ki: Gerek Risâle-i Nûr’un ve gerekse lâyihanın müteaddid sütûn-u âlîlerinde mübârek, mübeccel, münevver ve çok muhterem büyük şahsiyetinizden takdîrkârâne bahsetmekliğimiz men‘ediliyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç