EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

398

olduğu üzere, bu maznûnlar doğrudan doğruya ve beraberce, bir kısmının Saîd-i Kürdî ile iştirâk ederek kurulan Nakşibendî cem‘iyetinin inkişâfına yardım ettikleri; ve bir kısmının da bu şekle girmeleri; ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin muhâbere etmek sûretiyle Saîd’in fa‘âliyetine ma‘nen ve maddeten iştirâkle ânın maksadlarına hizmet ettikleri; ve bi’n-netîce cümlesinin dînî hissiyâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâl edebilecek harekete halkı teşvîk; ve bu bâbda kurulan Risâle-i Nûr cem‘iyetinin teşekkülüne yardımda bulunduklarını, yapılan hazırlık ve ilk tahkîkāt sırasında, yeminli ifadeleri alınan şâhidlerin şehâdeti, arama zabt varakaları ve ehl-i vukūf tarafından verilen rapor ve suçluların te’vîlen vâki‘ i‘tirâzlarıyla anlaşılmaktadır.

Suçluların bu hareketleri, Türk Cezâ Kanunu’nun 163 12, 173, 313, 64, 65. maddeleri mûcibince

[323]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Kahraman Tâhirî’nin bize yazdığı Zülfikār’ın başına konmak için mahkeme iâdesinin fıkrasından sonra, Ankara ehl-i vukūf raporunun netîcesini de

399

hâtimesini de yazmış, göndermiş. Bu raporun netîcesi ve hâtimesi, gerçi berâetimize çalışmışlar ve Risâle-i Nûr’daki şiddetli tokatlardan bizi mes’ûl etmemek için ara sıra bir cezbeyi isnâd etmişler. Tâ bizi mes’ûliyetten kurtarsınlar. Ve muvakkat cezbeye gösterdikleri garîb emâreler, müdâfaâtımda onlar tam çürütülmüş. Hem onlar aleyhimizdeki dinsizleri, zındıkları okşamak için, bazen ihtilâl-i rûhiyeye ma‘rûz kalıyor ihtimâlini yazmışlar. Fakat o netîceyi Zülfikār başında halklara göstermenin hakîkati bilinmediği için bulantı verir. Sakın o hâtimeyi yazmasınlar. Yazanlar var ise kaldırılsın. Ve yâhûd benim o emârelere verdiğim cevâbı dahi yazsınlar. Bu münâsebetle Denizli’den getirdiğim evrâklarım içinde dün baktım, hayret ettim.

Denizli ehl-i vukūfunun raporunu gördüm ki, onların aleyhimizde bütün Risâle-i Nûr’da gördükleri maddeler, Risâle-i Nûr’un fevkalâde kıymetini gösterecek ve herkesin takdîrine mazhar olacak maddelerdir. Risâle-i Nûr’un düşmanlarının tahsînine de vesîle olması için hem Hasan Feyzî, hem hâkim-i âdilin hâtırı için onları helâl ediyoruz. Ve selâm da ediyoruz. Onların raporlarının bana âit kısmının bir sûretini size gönderiyorum. Münâsib görseniz hem Lâhika’ya, hem müdâfaâtımın âhirinde yazılsın.

400

Sâniyen: Bu def‘a kahraman Nazîf, dört yağlı kâğıt bize göndermiş. İkisi imza koymak, ikisi de Zülfikār’ın başında bir fıkra ve âhirinde bir duâ yazılması için idi. Onlara yazdığımız fıkrayı aynen size gönderiyoruz. Duâ kısmı Zülfikār’ın âhirinde, o kısa fıkra da başında yazılsın.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

(Zülfikār’ın başında yazılacak fıkra)

Bu acîb asırda ehl-i îmân Risâle-i Nûr’a ve ehl-i fen ve muallimler Asâ-yı Mûsâ’ya şiddetle muhtâç oldukları gibi, hâfızlar ve hocalar dahi bu Zülfikār’a şiddetli muhtâçtırlar. Evet, meselâ İ‘câz-ı Kur’ânî bahsindeki ekser âyetlerin medâr-ı şüphe olmuş aynı yerlerde, i‘câzın lem‘aları ve Kur’ân’ın güzel nükteleri isbat edilmiş.

Risâle-i Nûr’un umûm şâkirdleri nâmîna Saîd

(Zülfikār’ın âhirinde yazılacak duâ)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قَیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ

İsm-i a‘zam’ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine bir kalemle beş yüz nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını

401

ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn. Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn. Ve defter-i hasenâtlarına Zülfikār’ın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn. Ve nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn.

Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mesʻûd eyle. Âmîn. Ve insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhâfaza eyle. Âmîn. Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn.

Umûm nûr şâkirdleri nâmına

Saîdü’n-Nûrsî

[324]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizin Zülfikār tamamlanmasını ve Asâ-yı Mûsâ’ya başlanmasını tebrîk ediyoruz. Sizlerin karar ve tensîbleriniz bizce maslahattır, diye kanâatimiz var. Hatta burada yazılan tedbîrlerin ve mektûbların ıslâh ve tebdîlinde muhtârsınız. Sabrî ve Süleymân’ı evvelce sormuştum, yolda râhatsız olmadılar mı? Haber almadım diye merâk ediyorum.

402

Sâniyen: Ehemmiyetli bir ihtâra binâen, iki Nûrcuya bir tedbîri beyân ederken, size leffen gönderilen parça bazı kısımları nota edildi. Belki size de bir fâidesi olur diye gönderildi.

Sâlisen: Kastamonu’yu ve içindeki kardeşlerim ve hemşîrelerimle alâkadâr bir merâk ile düşünürken, bana haber verildi ki, pek ciddî hemşîrelerimizden Nûrcu Zehrâ oradaki hemşîrelerimizin, belki oradaki umûm Nûrcuların ve Kastamonu’nun nâmına bu hastalık harâreti zamanımda arzuladığım bir mikdâr elmaları bir ay evvel trenle Afyon’a göndermiş. Onun nâmına gönderilen hayrı, kardeşimiz haber almış. Gelmesi için bir adam göndermiş. Fakat o adam unutmuş. Ben şimdi haber aldım. Kastamonu’daki Mehmed Feyzî, o mübârek hemşîremiz Zehrâ’ya o elma teberrüküne mukābil hangi risâleleri isterlerse, değil teberrüküne mukābil belki, Risâle-i Nûr’un ona bir hediyesi olarak verilsin. Orada bulunmazsa, Nazîf’ten veya Ahmed Kureyşî’den tedârik edilsin.

Râbian: Ehemmiyetli bir kardeşimiz Devrekânili Ahmed Kureyşî’nin Devrekâni talebeleri nâmına, husûsen muhterem pederi ile yazdığı güzel mektûbundan ziyâde mesrûr oldum. Ben de onu ve babasını ve arkadaşlarını ve sebâtlarını ve hizmette devamlarını tebrîk ediyoruz. Ve onun pek mübârek iki acîb ve müjdeli rüyasını Allâh hayretsin, tebrîk ediyoruz. Çok güzeldir. Fakat taʻbîre hâl ve vaktim müsâade etmiyor. Hem hastalığıma yardım etmeyi, duâ edip ve aynı zamanda hastalanması ve vücûduyla

403

yardım etmesi, onun şiddet-i alâkasına ve kemâl-i sadâkatine bir emâredir. Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin aynen benim oradaki vaz‘iyetimi alıp, onunla görüşen benimle görüşmüş gibi tesellîdâr vaz‘iyeti, Ahmed Kureyşî mektûbunda tahsînkârâne bahsediyor. Cenâb-ı Hakk onlar gibi çok Ahmedleri ve Feyzîleri o havâlîde çoğaltsın. Bütün Kastamonu’daki Hilmî, Emîn, İhsân ve isimlerini yazmaya kâğıt müsâade etmediği ve onları her vakit hasretle tahattur ettiğimi ve takdîr ve tahsînle düşündüğümü selâmımla teblîğ ediniz.

Hâmisen: Merhûm Âsım Bey’in vârisi ve nûrlara güzel kalemiyle çok hizmet eden eski ve yeni kardeşimiz Nûrculardan Ya‘kûb Cemâl’in, Denizli’nin bir kısmı nâmına yazdığı güzel mektûbundan çok memnûn oldum ve ferahlandım. Hem ona, hem oradaki Şeyh Hâcı Alî Efendi’ye, hem Ahmed bin Bakırcı Mehmed Alî, Mustafâ Tevfîk gibi nûrlarla alâkadârlara da çok selâm ediyorum. Ya‘kûb Cemâl’i eski zamanda bildiğim gibi şimdi de öyle biliyorum. İnşâallâh o Nâzilli tarafında merhûm Hasan Feyzî’nin kalem hizmetini görecek. Ve mektûbunda ismi bulunan altı mahdûmunu ileride nûrun altı ma‘sûm şâkirdi nazarıyla bakıyorum. Allâh onları nûrlara bağışlasın. Âmîn.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden ve duânızdan katʻî sûrette istifâde eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

404

[325]

İhtâr edilen dört maddedir.

1Risâle-i Nûr’a perde altında hücûm eden zındıka, kuvvetle adliye ile adâvetle galebe edemediği için, şimdi hulûl ile Hâşiye yani dostâne içine girip hâs rükûnları bir derece zayıflaştırmak, hiç olmazsa şevklerini kırmakla nûrlara darbe vurmak plânını ta‘kîb ediyorlar ihtâr edildi.

2Bu merkezde ismini söylemeyeceğim iki Nûrcu bana rükûn gösterildi. Bu ikisi, hizmet-i nûriye ve muhâfaza ve mukāvemet noktasında pek az oldukları için, pek çok metânete ve teyakkuza ve fevkalâde sadâkate muhtâçtırlar diye ihtâr edildi.

3O perde altındaki düşmanlarımıza âlet olup bilmeyerek resmen vazîfeleri bizi himâye ve muhâfaza olduğu hâlde, azap vermek, düşmanların gaddârâne zulmünden çok aşağı bir alçaklıktır, bir cinâyettir. Çünkü bir mazlum, zayıf, eli bağlı, yüzer adam onu dövmeye, ta‘zîb etmeye çalıştıkları hâlde, yalnız onu himâye ve

405

yaralarına merhem sürmeye, âsâyiş nâmına vazîfeten ve insaniyeten vazîfedâr yalnız mahdûd birkaç adam varsa, onlar dahi onu dövseler, eziyet etseler, ne derece insaniyet hâricinde bir gadir ve canavarcasına bir merhametsizlik, bir alçaklık olduğunu bilmediler ki, her günde bir ay hapis kadar bana azâb verdiler.

4 Bir hâneyi, yirmi adam yirmi günde ancak yaptığı hâlde, bir adam bir günde onu harâb eder. Şimdi tahrîbâtçı ehl-i dalâletin binler vâsıtalarıyla hakāik-i îmâniyeye ve hâdimlerine hücûmları zamanında, o taʻmîrci bîçâreler milyonlar olmak ve o tahrîbcilerin on misli bulunmak lâzım gelirken, hâlbuki onlara nisbeten yüzde bir iki mukābele ediyor. Ve bir cihette galebe de çalıyor. Bu acîb ve dehşetli vaz‘iyetteki sebebin birincisi, hıfz ve inâyet-i İlâhiye. ikincisi, o inâyetin eseri olarak o nûr şâkirdlerinin, hatta rûhânîleri dahi alkışlamaya sevk eden sebâtkârâne mukāvemetleridir ve kahramanlıklarıdır, diye ihtâr edildi

Saîdü’n-Nûrsî

[326]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu günlerde hem yalnızlık, hem kış şiddeti, hem sıkıntılı hastalık,

406

hem ihtiyârlık vaz‘iyetinden gelen ziyâde hassâsiyet te’sîriyle nefsim kör hissiyât hesabına beni taʻcîz etti. Bu hâl çekilmez, tahammül edilmez. dedi. Bu gece nefsimin bu şekvâsını tam izâle edecek, Risâle-i Nûr’da îzâhı bulunan bir hakîkat inkişâf etti. Ma‘nevî iken maddî bir ilaç hükmüne geçti. Şöyle ki: Her musîbette kader eli de var. Gelen zâhirî zulümler altında kaderin adâleti var. Ve bilhassa çok tecrübelerle Risâle-i Nûr ve bizler hakkında o kader adâleti içinde gāyet sevimli inâyetler var.

Ezcümle, hiç görünmeyecek bir yerde saklı nûrun parlak hakîkatlerini masonlar zulmen gelip çıkardılar. Adâlet ve inâyet-i İlâhiye onlarla ehemmiyetli merkezlerde çokların îmânını kurtarmasına vesîle eyledi. İşte bu hakîkat için, ben ne kadar sıkılsam ve zulüm görsem, kaderin adâletine bakıp rızâ ile, sabır ile ve adâlet içindeki inâyeti düşünüp, şükür ve sürûr ile mukābele ettiğim gibi, elîm hastalıklar ve sıkıntılarda da, birden geçmiş elemlerin rûhumda irsiyet bıraktığı ma‘nevî lezzetler ve defter-i aʻmâlde sevâblar bırakmakla beraber, geçmiş lezzetlerden kalan tahassürler ve zevâlindeki ma‘nevî elemler bulunması ve bu fânîde zevk-i bâkî olmaması ve nefsim uzun ömründe çok ziyâde hissesini lezzetten ve geçici zevkten alması cihetiyle hazır ve geçici elemlere ve sıkıntılara karşı tam bir teselli ve nefse de bir teslîm ve hassâs damarlarıma bir teskîn verdi. Beraber اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ dedik.

407

Bu ma‘nevî ve îmânî hakîkat âdetâ tecessüm etti. Müteellim ve muzdarib olan aʻsâbıma merhem ve ilaç oldu. Bu ince hissiyâtımı birden ihtâr edildi ki: Sana mahsûs bu ince hissini kaleme al. Belki senin gibi bazı bîçârelere bir fâidesi olur. diye ben de kaleme aldım.

Sâniyen: Kahraman Tâhirî’nin gönderdiği Hizb-i Kur’âniye ve Nûriye’yi aldık.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden

kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[327]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelân: Bu ciddî zamanda sizinle mulâtafe nev‘inde konuşmak istediğimden, aynı günde latîf, ma‘nîdâr tevâfuklardan birkaç taneyi beyân ediyorum. Dünkü gün Zekâî’nin Asâ-yı Mûsâ’sının tashîhini bitirirken, acele ve tashîhsiz yazdığı için çok yoruldum. Eski talebelerce ma‘lûm bir kāideye binâen, mahtûmâne isterim dedim. Ve Küçük İbrâhîm’in gönderdiği Zülfikār’ın tashîhine başladım. Dedim Bir talebe kitabını bitirse ve başkasına başlasa, bizce bir ziyâfet vermek kāidesine binâen

408

müftehâne bekledim. Birden on dokuz gün evvel, Hasan Âtıf’ın bir parmak kalınlığında bir tek dalda, on dokuz tane portakal, yeşil yaprağıyla beraber, On Dokuzuncu Söz ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye dâir On Dokuzuncu Mektûb ve İsm-i A‘zamın on dokuz harfi ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in on dokuz harfindeki sırr-ı a‘zamını, bu portakal dalı keremkârâne gösterdiği aynı vakitte, Kastamonu’da Âsiye’nin pek ciddî Nûrcu arkadaşları olan Zehrâlar, bir ay evvel gönderdikleri elmalar teberrükü gibi, aynı vakitte portakala tevâfuk edip elimize geçtiği gibi, aynı vakitte dokuz gün evvel aynı Zehrâlar, güyâ benim hastalık harâretimi görüyorlar gibi, sevdiğim üryânî nâmındaki erik kurusunu hoşaf için gönderdiği o üryânî, elma ve portakala tevâfuk edip, aynı vakitte elimize geçti. Ben de bu latîf ve tatlı tevâfukâttan ferahlandım. Gönderenlere çok selâm ve duâ edip, Bârekallâh diyerek o tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.

Sâniyen: Size evvelce bir derece meâlinde iki parça gönderilmişti. Birisi, benim başımda levha hükmünde ehemmiyet kesb ettiği, biri de buraca lüzûmlu olmasından, belki size de fâidesi olur diye leffen iki fıkra gönderiyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine

duâ eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

409

[328]

Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni ta‘cîz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdîm edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.

Ey Nefsim

1Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde, zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

2Sen, ânî ve fânî zevklerin bekāsını arıyorsun. Onun için onun zevâliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyâtınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakîka gülmeye bedel, on sâat ağlıyorsun.

3Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.

4Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat‘î kanâatin gelmiş ki, zâhirî musîbetler altında ve netîcesinde, inâyet-i İlâhiyenin çok tatlı netîceleri var. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ çok katʻî bir hakîkati ders veriyor. O dersi dâimâ hâtıra getir. Hem feleğin çarkını çeviren kānûn-u İlâhî, senin hâtırın için o pek geniş kānûn-u kader değiştirilmez.

410

5 مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düstûrunu kendine rehber et Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma Düşün ki, fânî zevkler, sana ma‘nevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilakis ma‘nevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş.

سع

[329]

Burada bir kardeşimize yazdığım bir parçadır. Belki size de fâidesi var diye gönderildi.

Azîz, Sıddîk Kardeşim,

Mâdem seni burada nûr hizmetinde rükûn göstermişler. Bugün küçücük bir ihtâra binâen, ihtiyâtlı bir tedbîri beyân ediyorum.

Şöyle ki: Bir yerde aleyhimizde isti‘mâl edilen plânlardan birisi, enâniyetli, sofî meşreb büyükçe bir mütekāit me’mûru enâniyetini tahrîk edip, o dahi tasavvufta aldanıp kendini velî zanneden o adamı nûrlar aleyhinde isti‘mâl ettiler. Bir halt edemediler, fakat enâniyetli, bidʻakâr hocalardan ve başka şeyhlerden ziyâde bir cihette tesânüdümüze zarar verdi. O vakit me’mûriyetten çekildiği için makamını isti‘mâl edemedi.

411

Yoksa daha ziyâde zarar verebilirdi. Demek aleyhimizde nasıl dinsizleri isti‘mâl ediyorlar, öyle de enâniyetli ve bidʻakâr bazı hocaları ve sofîlikle münâsebetdâr resmî makam sâhiplerini isti‘mâl ediyorlar. Kardeşlerin tesânüdünü kırmaya çalışıyorlar. Gerçi her cihette aleyhimizdeki plânları kırıldı. Fakat bu cihette şüphemiz var. Sen rükniyet i‘tibâriyle, senin eski dostun olan bu yeni me’mûra tam dikkat et.

Eğer benlik hod-furûşluk varsa ve ona verdiğin eserlere tam mağlûb olmayarak ve nûrlara ihtiyâcını ve yarasını bilip nûrun sırrı olan ihlâsa girmezse ve eski Dâhiliye Vekîli zamanında buraya ta‘yîn olmuşsa ve doğrudan doğruya Van’dan buraya nakil edilmişse, ihtimâli var ki, bunu resmî makamının ehemmiyeti cihetinde, nûra müştâk olanlara, husûsen rükûnlere bir fütûr vermekte isti‘mâl edilir. Onun için bak, eğer tamamıyla bizi himâyeye ve bize ilişenleri mümkün olduğu kadar teskîn etmeye çalışmak ister, ona dost kal. Ve ona bildir ki, bizi muhâfaza etmek hem resmî, hem ma‘nevî vazîfesidir. Çünkü bizim gibi binler zâlimlerin hücûmlarına ma‘rûz mazlûmları, o makamın vazîfesi, onları himâye etmektir. Onun bize eziyetine hiç lüzûm kalmıyor. Çünkü binler eziyetçiler var.

Eğer nûrların nüfûzunu kırmak maksadıyla bir me’mûrun dediği gibi Diyânet riyâsetinde bundan daha güzel eserler var. Hem diyânet ve hakîkat Nûrculara mahsûs değil,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç