EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

154

[223]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Şimdi tam tahakkuk etti ki, zelzele Risâle-i Nûr ile alâkadârdır. Husrev’in, müdâfaâtımda yazılan dört zelzele mes’elesini tasdîk eden bu geceki şiddetli dört def‘a olan zelzeledir. Bana ve nûrlara ve bu memlekete kat‘î bir sûikast eseri olarak, hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak, şahsıma tahkîrkârâne ihânet ve şetmedip Git, ona söyle diyen ve kaymakamın emr-i cebrîsi ile, Hasta da olsa buraya getiriniz diye bekçilere ve jandarmalara emir veren; ve perde altında Afyon’un büyük me’mûruna dayanan Emirdağ zâbıtası, hem burada nûr şâkirdlerinin şevklerine, hem nûrların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı verdiği aynı vakitte, burada böyle hiç görülmemiş bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki, Risâle-i Nûr, bir vesîle-i def‘-i belâdır. Ta‘tîle uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.

Sâniyen: Nûrlara az zamanda çok hizmet eden Mustafâ Usman’ın gāyet tevâzu‘kârâne ve mahviyetkârâne mektûbu, tam onun hâlisâne sadâkatını ve ihlâsını isbat edip on beş senelik hâslara omuz omuza geldiğini gösterir.

155

Zâten yazdığı Asâ-yı Mûsâ Mecmûası, kuvvetli bir delîldir. İşte bu dakîkada bunu yazarken, yine hafîf zelzele başladı. Umûma selâm

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[224]

Azîz kardeşlerim, belki siz merâk edersiniz. Bu pek hafîf geçen dehşetli taarruza dâir ne cereyân etmiş diye sorarsınız. Bunu berây-ı ma‘lûmât gönderdim.

Emirdağı Zâbıtasıyla Bir Hasbihâlim

Hem insaniyet nâmına bir istediğim, hem hayretimi mûcib acîb bir muâmelenin sebebi nedir? diye bir suâlim var.

Birincisi: Bir seneden beri sakladım, şekvâmı vermedim. Şimdi zâbıtın vâsıtasıyla Ankara makamâtına vermek üzere, bir zâta gönderdik. Dedim: Afyon Emniyet Müdürü insâflıdır. Ona da bir sûret elden gönderdim. Ondan istirâhatıma dâir bir eser beklerken, bilakis beni sıkıştıran zâtlara yazmış: Bu güzel yazı onun değil, kim yazmışsa tahkîk ediniz. Acaba o çok kuvvetli ve ayn-ı hakîkat o şekvâyı nazara almayıp lüzûmsuz, ehemmiyetsiz, zararsız bir yazıyı merâk etmek, benim istirâhatımı bozmak, bin liraya ehemmiyet vermemek, beş paraya çok ehemmiyet vermek gibi olmaz mı? Yüz otuz risâlelerden binler nüshaları ayrı ayrı yazılarla

156

üç mahkeme inceden inceye tedkîkten sonra ve onları yazanların mühim bir kısmı benimle beraber mahkemede bulunmaları ve zerre kadar medâr-ı mes’ûliyet olmadığı hâlde, Kim ona yazıyor diye tahkîk ediniz yüzünden bir kanun, bir maslahat var mı?

Bir bîçâreyi bu bahâne ile karakola çağırmak, endişe vermek ve bilhassa benim ihbârımla istemek, ne lüzûmu var? İşte ben size haber veriyorum: Eğer arzu etsem, binler adam yazılarımı yazacaklar, Hem her tarafta millet ve vatan menfaatine yazıyorlar.

İkincisi: İnsaniyet nâmına sizden isterim ki, tâ bayrama kadar benim yüzümü dünyaya çevirmeyiniz. Ben sizi düşünmediğim gibi, siz dahi beni unutunuz. meşgūl olmayınız. Bu mübârek aylarda benim gibi dünyadan küsmüş bir bîçâreyi, âhireti zararına gāyet ehemmiyetsiz dünya işleriyle meşgūl etmeye mecbûr etmeyiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[225]

Kaymakamın emr-i cebrî ile beni karakola istemeleri üzerine ifademdir.

Ben hastayım, Oraya gelemem. Suâliniz nedir dedim. Dediler, Ankara makamâtına karakol zâbıtının vâsıtasıyla verdiğin şekvâ mektûblarını kim yazdı?

Elcevab: Ben halklarla görüşmüyorum. Bir çocuğa yazdığımı verdim. O da gitti, üç dört sûretini bana getirdi. Yazı güzel dedim, daha sormadım.

157

Bir sûretini de Afyon Emniyet Müdürü'ne elden gönderdim. Şimdi emniyet müdürü merâk etmiş. Bu güzel yazı kimindir, diye sormuş. Güyâ bir cinâyet yapmış gibi bana sıkıntı vererek, kim yazmış diye beni sorguya çekiyorlar. Acaba zâbıtın tensîbiyle ve eliyle Dâhiliye ve Başvekîle ayn-ı hakîkat bir hasbihâli tebyîze çeken bir adamın ne kabahati var? Ve benim de bir sene sakladığım o istid‘âyı zâbıtaya verdim. Onlar da gönderdiler. O yüzden ne hatâm var ki, bu iki günde iki ay hapis azâbını verdiler. Şimdi hem bana hizmet eden yalnız bir tek çocuk korktu. Anahtarı verdi. Ve hem yazan adamı da ürküttü. Daha kendini bildirmez. İnsaniyet nâmına bayrama kadar beni lüzûmsuz, kanunsuz karakola çağırmayınız. Tahammül edemiyorum

Saîd

[226]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ ثَوَابِ قِرَٓائَةِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ فٖی شَهْرِ رَمَضَانَ اٰمٖینَ

Azîz, Sıddîk kardeşlerim

Evvelâ: Buraya görüşmek için çok zâtlar, bazen çok uzak yerlerden gelip, çok da masraf ederek bizimle görüşemeden mecbûriyetle görüşmeden dönüyorlar. Hocalardan birisi uzaktan gelmişti. Bir sâat âdî şahsıma bedel, Asâ-yı Mûsâ

158

Mecmûası’yla bir sene sohbet etmek için aldı. Memnûniyetle gitti. Evet, Risâle-i Nûr’la görüşen, benim âdî şahsımla değil, belki Kur’ân hâdimi ve nûr tercümânıyla görüşür. Çünkü nûrlardaki ilim başka kitablar ve ilimler gibi bir ilmî dersi dinlemek değil belki müellifinin ma‘nevî ameliyât ve tedavileri içinde bütün latîfe ve duygularıyla çırpındığı ve çalıştığı ve kısmen ayne’l-yakîn kazandığı, aklî ve hâlî ve kalbî ve hissî tasdîk ve zevk ettiği hakîkatleri, onun ders aldığı yerden ders almak ve o ma‘nevî muhâvere ve suâli ve cevâbı müstefîdâne dinlemektir. Bu ise fânî ve fenâ şahsımla sohbetten çok ziyâde fâidesi var. Hem meşrebimizde sûrî ve muvakkat sohbet esas değil, ma‘nevî ve dâimî sohbet yeter.

Sâniyen: Bu ma‘nîdâr zelzeleyi merâk ettim. Kalben dedim: Eğer sâir yerlerde bu şiddetiyle olmuş ise, her hâlde nûr şâkirdlerine dahi yine bir tecâvüz var. Yoksa yalnız benim Ankara’ya Dâhiliye Vekîli’ni mahkemeye vermeye dâir açık mektûbumla alâkadârdır diye sordum. Dediler: Yalnız Ankara ve hafîf, Afyon ve Eskişehir ve bu Emirdağı’nda ve en şiddetlisi bu kasabada olmuş. Fakat medâr-ı hayrettir ki, dört def‘a şiddetli olduğu hâlde, hiç bir zarar olmadı. Bunun bir hikmeti budur: Kat‘î emir verilmiş ki: Saîd’i cebren hükûmete getiriniz. Bekçiler ve bir onbaşı gelmişler. Kapımı kapamıştım, kilitlemiştim. Onlar demişler: Biz isti‘fâ ederiz, onun kapısını kırmayacağız. Dönmüşler, gitmişler. Demek ki bu husûsî zelzele, müdâfaâtımdaki zelzeleler gibi

159

Risâle-i Nûr’la alâkadârdır ki, bu def‘a husûsî kaldı, hem şiddetiyle beraber zararsız geçti. Eğer nûrun buradaki küçük medresesinin kapısını kırsa idiler, elbette tokat ciddî olacaktı. Yalnız ihtâr için olmayacaktı. Gerçi bu taarruz, cüz’î ve hafîf idi. Fakat ben gizlemem ki, hiç bu def‘a gibi damarıma dokunmamıştı. Fakat nûr ve Nûrcuların hâtırı için, hârika tahammül ettim. Çünkü o bedbaht, hükûmette, vazîfe sandalyesinde bana şetmedip hizmetçime der: Git, ona söyle Hükûmetin nüfûzunu, serseri şahsına mal ederek meydan okumuş ve Eski Saîd’in bende irsiyet kalan damarıma çok ilişti. Fakat fevkalâde ehemmiyetli olan sükûn ve temkîn ve i‘tidâl-i dem ve sabır ve tahammülün kat‘î lüzûmu beni teskîn etti.

Sâlisen: Marangoz merhûm Barla’lı, hârika sadâkatlı Mustafâ Çavuş’un tam yerine geçen Medrese-i Nûriyenin tam çalışkan kahramanlarından Marangoz Ahmed’in benim için Sava’nın Dâvrâz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazînâne ağlattırdı.

Umûm kardeşlere ve hemşîrelere selâm ve duâ ve istid‘â eden kardeşiniz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

160

Marangoz Ahmed’in mektûbudur.

Lâhika’ya girebilir.

Fakat tashîh ve ta‘dîli size havâledir.

[227]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri,

Kardeşimiz Husrev ile bir hasbihâlimizi siz sevgili üstâdımıza arz ediyoruz. Her Isparta pazarı günü kardeşimiz Husrev’in yanına varırım. Bu def‘a yine vardığımda bana dedi: Ahmed müjde Müjdeme ne vereceksin? Ben de dedim: Ne istersen vereyim. Sana para versem almazsın. Mal versem istemezsin. Ne vereyim, dedim. Sonra ben, ne istersen iste vermeye hazırım dedim. Daha sonra Sava’daki diğer kardeşlerime de dedim. Hepsi de benim gibi râzı oldular. Sonra kardeşimiz Husrev, siz sevgili Üstâdımın mektûbunu okuyuverdi. Bizim gibi kusûrlu ve âciz ve fakîr talebeleri düşünerek âhirde kabristânımıza defnolmak istiyorsun. Bizleri bu mektûbun hakîkaten çok sevinçler içinde koydu. Ve yeniden bizleri gayrete getirdi. Hakîkaten sevgili Üstâdım, bizler de bu bayram-ı şerîflerimizi burada beraber yapmak istiyoruz ve Cenâb-ı Hakk’a duâ ediyoruz. İnşâallâh Risâle-i Nûr’u

161

perde altından çıkaran ve dünyanın her tarafına saçan Cenâb-ı Allâh, İnşâallâh müellifini de selâmete çıkarıp bizim gibi kusurluların başına gönderir. Ve İnşâallâh göndersin. Âmîn.

Hakîkaten sevgili Üstâdım efendim hazretleri, biz Sava talebeleri öyle arzu ediyoruz ki, Cenâb-ı Hakk Üstâdımızı memleketimize gönderse de, biz de Barla ve Kastamonu talebeleri gibi memleketimizin üstüne binen Dâvrâz Dağı’na Üstâdımızı çıkarıp, o yüksek dağlarda hizmetinde bulunsak. Duâsına iştirâk etsek. Hem de noksân kalan risâlelerimizi Cenâb-ı Hakk’ın izniyle burada te’lîf etsek diye Cenâb-ı Hakk’tan istiyoruz. Sonra da terhîs zamanı bütün talebeler âcizâne ve fakîrâne duâlarımızla uğurlayıp, bu mektûbun müjdesine her şeyi vermeye râzı olduğumuz gibi, o koca dağın tepesine de rızâmızla sırtımızda taş çekip bir türbe yapacağız. Sonra o mübârek türbeye varıp, Hasan Basrî Hazretleri’nin talebeleri gibi, bizler de vefâtından sonraya kalan derslerimizi ve müşkillerimizi o mübârek türbenden alacağız. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk arzumuzu böyle kabûl buyurup bizleri kıyâmete kadar sevindirsin.

Âmîn Âmîn Âmîn.

Sava talebeleri nâmına günâhkâr kusûrlu talebeniz duânıza çok muhtâç Marangoz Ahmed

162

[228]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰ بِدٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizin üç merkezde üç makineye dâir müjdeniz nûrun fütûhâtına geniş bir zemîn ihzâr edilmiş diye bütün rûh u cânımla mesrûrâne şükrettim. Tashîhât hakkındaki endişelerim kalmadı. Çünkü sizler dâimâ başında bulunacaksınız. Hem bu pek büyük hizmet-i îmâniye temiz, kuvvetli, mübârek elleriniz ile olacak. Matbaacıların kirli elleri karışmayacak. Hem yine tekrar ederim ki, en ehemmiyetli mes’ele tashîhine dikkat etmektir. Az olsa, yanlışsız olsa daha iyidir. Rakîbler tarafından medâr-ı i‘tirâz ve tenkîd olmamak için sıhhatine ihtimâm etmek gerektir. Ve şimdilik eski yazı ile olsa daha münâsibdir. Tevâfuk muhâfaza edilmese de zararı yok. Belki kendine mahsûs başka tevâfuk çıkar.

Hem mâdem iki sahîfe yazılsa teraşşuh eder. İnebolu gibi yalnız uzun kıt‘ada bir sahîfe yazılsın. Hem elmas kalemler Makine geldi, hizmetimiz hafifleşti demesinler. Belki daha parlak bir fa‘âliyet meydanı açıldı. Yüzer nüshaların tashîhâtı ve yüzer risâlelerin ayrı ayrı ve beraber yüz binlere yetiştirmek için

163

beş nevi‘ ibâdet hükmündeki kalem ile yazmak vazîfesi, başka tarzda İnşâallâh ziyâdeleşecek. Noksân olmayacak.

Sâniyen: Şimdilik asabiyetiyle hâricî ve dâhilî cereyânların mücâdeleleri içinde Dâhiliye Vekîli’ni mahkemeye vermeye dâir pek kuvvetli açık mektûbum gazeteye ve makamâta verilmemesi isâbettir. Yoksa istibdâd-ı mutlakın pek zâhir bir misâlini gösterdiği için çok dedikodulara sebeb olup nazar-ı dikkati bize celb edecekti. Hâlbuki maslahatımız onlar bizi düşünmemektedir.

Sâlisen: Uşak’ta İmâm İzzet ma‘sûm evlâtları ile Şâkir Şeref Fahreddîn ve orada mektûbunda isimleri bulunan şâkirdler ile yazdıkları uzun mektûbu okudum, Mâşâallâh Bârekallâh dedim. İnşâallâh hânesini ve köyünü tam nûrlandıracak. Homalı Mehmed Alî’nin de samîmî ve hâlis, fakat imlâsız mektûbunu okudum. Veffekakellâh ve Bârekallâh dedim. Onlara ve rüfekālarına selâm ve Ramazânlarını tebrîk ederiz. Umûma selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Kusura bakmayınız, başımı kaşıyacak kadar vaktim yok. Meşgalem çok.

164

[229]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Kahraman, Sarsılmaz, Çekilmez, Mücâhid Kardeşlerim,

Evvelâ: Hem sizi hem ikinci küçük Isparta kahramanlarını hem bütün Nûrcuları tebrîk ediyoruz ki, bu kudsî hizmet-i nûriye-i îmâniye, makine vâsıtasıyla yine mübârek kalemlerinize kısmet oldu. Kahraman Nazîf’in dediği gibi, bu sırada tam Zülfikār’ın lüzûm-u neşri hengâmında bu hârika makinenin imdâdımıza gelmesi, Zülfikār-ı Mu‘cizâtın mu‘cizevârî bir kerâmeti ve büyük bir inâyet-i Rabbâniyedir.

Hem Husrev ve Tâhirî gibi güzel ve şirin yazıları aynen intişâr eder. Fakat Nazîf’in buraya yazdığı îzâhâtında anlaşılıyor ki çok masraflı düşer. Şimdilik iki yüz veya beş yüz veya bin nüsha, hem eski yazı ile taksîmü’l-a‘mâl kāidesiyle Zülfikār’a Nazîf’ler başlaması gibi, siz dahi Asâ-yı Mûsâ veya İstanbul’a Tâhirî’nin tab‘ etmesi için beraber aldığı ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûası veyâhûd İnebolu makinesine makinenizle Zülfikār’dan Mu‘cizât-ı Ahmediye parçasını onların yazdıkları aynı kıt‘ada yazıp yardım ediniz. Mâdem Risâlelerden daha müteaddid mecmûalar çıkacaklar. Siz meşveretle intihâb edersiniz.

Kardeşlerim, dünya işlerini bilemediğimden size havâle ediyorum. Bu büyük masraflara karşı ekser kardeşler fakîrü’l-hâl ve çoktan beri aleyhimizde propaganda ile herkeste

165

bir çekinmek ve nûrlardan kaçınmak cihetiyle abone usûlüyle, hem ucuz verilmemek, tâ kıymetini takdîr etmeyenlerin ellerine düşmesin, hem büyük masraflara girmemek, hem temkînli ve ihtiyâtlı bulunmak ve hürriyetçilerin nûrun neşrinde yardımlarını ve himâyelerini elde etmek lâzım geliyor.

Sâniyen: Ben bu sene çok zayıfım ve zehirlenmeden teessürâtım ve teellümâtım ziyâdeleşmiş. Ve buranın havasıyla imtizâc edemediğimden hasta oluyorum. Bu pek çok kıymetdâr Ramazân-ı Şerîf’te çalışmama makbûl duâlarınızla yardım etmenize çok ihtiyacım var. Ve derim: Ya Rab, bu Ramazân’daki Leyle-i Kadr’i nûr şâkirdleri hakkında bin ay kadar hayırlı yap. Ve Ramazân’ın her bir gününü onlara bin gün ve her geceyi bin gece kadar sevâblı ve fazîletli eyle. Âmîn Âmîn. Umûma selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[230]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ: Tekrar mübârek Ramazân’ınızı tebrîk ederiz. Sâniyen: İki kahraman kardeşin Rüştü, Burhân ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’de yedi çocuğun bir cihette bir sekizincisi

166

hükmüne geçen Süleymân Rüştü’nün mübârek kerîmesinin makine ile Zülfikār-ı Mu‘cizât’a çalışmasını ve Husrev ve Tâhirî’nin şirin ve dikkatli yazılarını teksîr etmeyi fedâkârâne deruhde etmelerini bütün rûh u cânımızla onları tebrîk ederek, şimdiye kadar pek fevkalâde nûrlara ettikleri kıymetdâr ve meyvedâr sâbık hizmetlerine karşı, Risâle-i Nûr hesabına binler Mâşâallâh ve Bârekallâh ve Veffakakümullâh deriz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûma selâm ve duâ ve istid‘â eden bir parça râhatsız kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

167

[231]

Aşağıya yazılan parçayı mübârek Üstâdımız Emirdağı’nda Ceylan’a yazmış. Ceylan da berây-ı ma‘lûmât bize göndermiş. Biz de Lâhikalarımıza kaydederek size gönderiyoruz.

Ceylan, Nazîf’e yaz ki: Bin veya beş yüz nüsha yeter. Fazla olsa şimdilik münâsib değil. Hem Isparta’da aynen beş yüz nüsha makine ile yazmaya başlamışlar. Hem Husrev ve Tâhirî gibi zâtların kuvvetli ve dikkatli ve güzel kalemleri İnebolu’ya gelemez. Isparta muhîtinde nûrların tashîhli nüshaları ve çok dikkatli şâkirdleri var. Herhalde meşveretle ve teennî ile hareket etmek ve çoklukla değil, belki sıhhatli ve yanlışsız olmasına ehemmiyet vermek lâzımdır

سع

Lâhika’ya; Husrev’in mektûbudur.

[232]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Çok Azîz, çok Mübârek, çok Kıymetdâr çok Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Arz-ı ta‘zîmât ve takdîm-i ihtirâmât ile hâtır-ı şerîflerinizi suâl eder, sıhhat ve

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç