
SAYFA 310
Üstâd da demiş ki: اِنَّ اَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِ فَسَتَلِدُهُ یَوْمًامَا وَاِنَّ هٰذِهِ الْمَمْلَكَةَ حَامِلَةٌ بَاَوْرُوبِا وَسَتَلِدُهَا اَیْضًا یَوْمًامَا yani Avrupa İslâmiyet’le hâmiledir, elbette bir gün doğuracak. Ve bu memleket de bir Avrupa’yı doğuracak. Bu cümle mahremdir. Çünkü onun medeniyetiyle hâmiledir. O vakit Câmiü’l-Ezher reîsi hocalara demiş ki: Bu adamla münâzara edilmez, ilzâm edilmez. Benim fikrim de bu merkezdedir. Evet, o reîsin takdîrine mazhar olan Üstâdın verdiği o haberin yarısı çıkmış. İnşâallâh öteki yarısı da çıkacaktır. Bu fikre binâendir ki, işittiğime ve anladığıma göre, Üstâd bu harbin evvelinde bir sene Bir Devlet, İslâmiyet’e kuvvet verecek ve İslâm olacak diye merâkla bakmış. Sonra anladı ki, zamanı gelmemiş. Daha yedi sene bakmadı. Bu vesîle ile umûm Nûrcu kardeşlerimizin ellerinden öper, bayramlarını tebrîk ve selâm ederim.
Risâle-i Nûr’un âciz, bîçâre bir şâkirdi ve hâdimi Ceylan
[294]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Pek çok alâkadâr olduğum ve Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir merkezi ve az zamanda, pek çok nûr işini gören Denizli Husrev’i ve gāyet ciddî ve sâdık
SAYFA 311
rüfekāları, husûsen hâkim-i âdil ve Muharrem ve Hâfız Mustafâ vesâirenin nâmına bayram tebrîkiyle, Hasan Feyzî’nin şiddetli ve tehlikeli hastalığını beyân eden bir mektûbu, çok ehemmiyetli bir kardeşimiz olan Muharrem’den aldım. Kanâat-ı kat‘iyem geldi ki, Hasan Feyzî, aynen Şehîd Hâfız Alî Rahmetullâhi aleyh gibi, benim musîbetimin kısm-ı a‘zamını kendine alıp ma‘nevî bir fedâkârlık eylemiş. Hâfız Alî’nin benim bedelime birkaç emâre ile berzaha gittiği gibi, bu Hasan Feyzî de aynı hastalığım zamanında, aynı vakitte, aynı müddette, aynı tarzda, aynı sıkıntılı dışarıya çıkmamakta tevâfuku, kuvvetli bir emâredir ki, bana çok acıyan ve şefkat eden o kardeşimiz, ma‘nen hastalığımı kısmen kendine aldı. Bu dört cihetle tevâfuk içinde yalnız bir fark var. Benimki zehirden, tesemmümden; onunki soğuktan gelmesidir. Elbette Hasta Risâlesi bizim bedelimize onu teselli edip, iyâdetü’l-marîz gibi keyfini sormuş ve hastalıktaki büyük sevâblar sıkıntılarını sürûra kalbetmiş. Cenâb-ı Hakk şifâ-yı âcil ihsân eylesin. Âmîn.
Hem onu, hem mektûb yazanı, hem oradaki bütün Nûrcuların ve dostların, husûsen hapishânede ve gördüğümüz mahbûsların ve hapishânede gördüğümüz me’mûrların bayramlarını rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Hem Erzurûm, hem benim memleketimin, hem Konya’nın hesabına fevkalâde nûrların intişârına ve lüzûmlu ve lâyık yerlere yetiştirmesine pek çok hizmet eden ve Santral Sabrî’nin tam bir ikinci Sabrî’si olan bu Konyalı Sabrî kardeşimiz Eşref’le,
SAYFA 312
hem bir tebrîk mektûbu hem de bayram teberrükü göndermiş. Ben hem onun, hem Konya Nûrcuları ve ulemâları ve Hicâz’dan gelecek hoca Vehbî’nin hem haccını, hem bayramlarını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Hem Sabrî’nin teberrükünü de, hediye kabûl etmemek kāideme muhâlif olmamak için ona gönderdiğim ve göndereceğim mecmûaların mukābiline olarak, hakkımda ehemmiyetli ahâlîsiyle çok alâkadâr Erzurûm hesabına kabûl ediyorum.
Sâlisen: Bir zaman Barla’da temsîl için yazdığım bir risâlede, iki adam İstanbul’a gidecek. Birisinin yüzde doksan dokuz dostu İstanbul’dadır. Onun için oraya iştiyâkla gider. Öteki onun aksi, ilâ âhir; meâlinde birşey yazılmış. Şimdi aynen bu hastalığımın ihtârıyla, geçmiş zamana geçtim ve o zamanlarda hayâtımı geçirdiğim memleketlerde de hayâlen gezdim. O şirin hayâtımın devrelerinde, her memlekette yüz dostumdan ancak bir ikisini görebildim. Ötekiler, berzah memleketlerinde; hatta kendi Nûrs köyümde, bir tek amcazâdem ve talebem Mollâ Dâvûd rh, o da eski ahbâblarım, akrabalarım yanına, berzaha gittiğini gördüm. Yirmi seneki ayrı ayrı ikinci vatanım sayılan Barla, Kastamonu gibi yerlerde, üç kısım dosttan ancak iki kısmını gördüm. Ötekiler de gitmek üzeredirler. Bu hayâlî hakîkate binâen, hakîkaten nûrların ışığıyla nûrânî gördüğümüz berzaha gitmek, bana değil ağır gelmek, belki bir iştiyâk verdi. Benim bedelime hem vazîfemi görüp, hem sevâb kazandıracak yüzer Husrev’ler,
SAYFA 313
Tâhirîler, Nazîfler, Osmânlar, Abdurrahmânlar, Alîler, Sabrîler, Feyzî’ler, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâlar, Sâdıklar, Osmânlar ve hâkezâ, nûrların bahâdırları dünyada arkamda kaldıkları, ölümü bana çok hafifleştiriyorlar. Yalnız günâh cihetinde ölüyorum, hasenât cihetinde yaşıyorum diye Allâh’a hadsiz şükrediyorum.
Umûmunuza binler selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
[295]
21 Zilhicce 5
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk kardeşlerim,
Evvelâ: Safranbolu Eflâni nâhiyesi, Mülâyim köyünde mütekāid muallim bir kardeşimiz ve nûrun hâs bir şâkirdi, nûrların neşri ve tab‘ı için âdetâ sermâyesinin kısm-ı a‘zamını teberru‘ etmek istiyor, kabûlünü ricâ ediyor. Ben bu hâlis ve hâs kardeşimizin fedâkârâne ve hâlisâne ricâsını reddedemiyorum, Ve dünya malları kāide-i şahsiyeme girmediği ve muâvenetleri kendime kabûl etmediğim için, bu işteki maslahatı da bilemiyorum. İki Isparta’nın kahramânlarına ve Husrev ve Tâhirî ve arkadaşlarına ve Nazîf ve refîklerine bu mes’eleyi havâle ediyorum. Nûrun neşri için böyle çok büyük bir hayır ve sevâba mâni‘ olamam. Sizler ya bütün niyet ettiği
SAYFA 314
mikdârı veyâhûd bir kısmını iki hisse ile, biri büyük Isparta’nın, biri küçük Isparta’nın makinelerine verilsin. Onun istediği gibi ya teberru‘ veya ileride başka muâvenet edenler gibi bir mukābele nev‘inde, ya nûrlardan veya başka bir istediği ne varsa vermek sûretiyle o hâs kardeşimizi memnûn edersiniz.
Sâniyen: Risâle-i Nûr’un erkânından eskiden beri alâka ve sadâkatte terakkî eden Halîl İbrâhîm’in iki mektûbundan kendi kalemiyle olan mektûb Lâhika’ya girmesini size havâle ediyorum. İkinci mektûbu pek güzel ve ehemmiyetli, fakat hakkımda haddimden çok ziyâde senâları tayyedilmek ve nûrlar hakkındaki hakîkatli tavsîfleri bâkî kalmak ve yâhûd şahsımı kaldırıp yerine Risâle-i Nûr’u koymak şartıyla, benim bedelime biriniz orada ta‘dîl edip Lâhika’ya girebilir. Hem ona ve Mehmed Efendi ve Şefîk Bey’e, hem oradaki nûr şâkirdlerine ve Milâs müftülüğündeki İlyâs Vassâf zâta bilmukābele çok selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz.
Sâlisen: İnebolu ve civârı Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına bir tebrîk mektûbu içinde, gāyet samîmî, Risâle-i Nûr’a karşı muvaffakiyetle hizmetlerine dâir ve bu ehemmiyetsiz şahsıma karşı ciddî şefkatleri ve hakîkî kardeşten ziyâde alâkalarını gördüm. Vaktim yok ki, ta‘dîl, tashîh edeyim. Size havâle edip aynen veya kısmen Lâhika’ya girsin. Onu yazan ve nâmlarına yazılan zâtlara, kardeşlerimize pek çok selâm ve binler Bârekallâh deriz.
SAYFA 315
Râbian: İstanbul’a üniversitesi İktisâd Dârü’l-fünûn’una giden Safranbolu’lu ve Salâhaddîn ve Abdurrahmân ruhunda ve gayretinde tahmîn ettiğimiz birisine, hem tashîhten geçmiş Efe Şükrü’nün bir Zülfikār’ı, hem iki Asâ-yı Mûsâ’yı, hem yeni harfle Nazîf Çelebi’nin ve eski hurûfla Mustafâ Usman’ın yazdığı, birisi Ispartalı Halîl İbrâhîm’in Zülfikār’ını, hem Sav kahramanlarından İbrâhîm Mustafâ’nın Asâ-yı Mûsâ’sını, beş altı risâleyi gönderdik. Onun elinde kalacak lâyıklara okutturacak. Fakat hacca giden Nazîf ve Barlalı Hâcı Bekir ve Salâhaddîn gibi kardeşlerimizin nezâretinde olacak. Ve Siirtli Fersaf karyesinden Mollâ Sirâceddîn dahi bununla alâkadâr olsun.
İstanbul’a gönderdiğimiz Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ, Efe Şükrü’nün ve Nazîf ve Mustafâ Usman’ın ve iki İbrâhîm’in yazdıkları nüshalardır. İnşâallâh bu beş kahramanların nüshaları kahramânâne iş görecek. Tashîhten geçtiği için Salâhaddîn onon beş güne kadar bir Zülfikār’ı İnebolu’ya alsın. Kendi nüshasıyla mukābele etsin. Tekrar o talebe Mustafâ’ya teslîm etsin. Ve Mollâ Sirâceddîn’e benim tarafımdan çok selâm etsin, onu hâs dostlarımdan biliyorum. Eski Saîd’in ehemmiyetli bir talebesi olan Mollâ Celâl yerinde, bu bîçâre Yeni Saîd için yardımcı olsun.
SAYFA 316
Hem Efe Şükrü’nün nüshasının âhirinde Hasan Feyzî’nin اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ ile başlayan Risâle-i Nûr hakkındaki uzun mektûbu âhirine ilhâk etmesi güzel olmuş. Siz de münâsib görseniz, o uzun mektûbun yarısını veya tamamını Zülfikār’ın âhirine ilhâk edersiniz. Ve diğer nısf-ı âhiri Asâ-yı Mûsâ’nın âhirine ilhâk edersiniz. Hem elimdeki altı yedi nüshayı koymak için onların kıt‘asında yazıp gönderin, bir ikisi tamam olsun. Beş altı tanesi yarı yarı olarak yazılsın bize gönderilsin.
Hâmisen: Konyalı Sabrî’nin sizin vâsıtanızla gelen tebrîk mektûbunda gāyet güzel bir duâsı var. Lâhika’ya girsin. Yine tekrâren hem onun, hem oradaki Nûrcuların, hem hocalarının bayramlarını ve hacdan gelen muhterem Hoca Vehbî’nin hem bayramını, hem haccını, hem Ravza-i Mutahhara’yı ziyâretini tebrîk ederiz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
[296]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem, Muazzez, Mübârek, Kıymetdâr, Sevgili Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Bu hafta aldığım mektûbunuzda Zâten benim vazîfem bitmek üzeredir. cümleleri, bizleri yine dağ derûn eylemiştir. Evet, sizin için âlem-i ervâha yürümek
SAYFA 317
ve o nûrânî âlemin şâhikalarında pervâz eylemek, matlab-ı a‘lâ ve mev’ûd-u Kur’âniye olduğundan müsterihîm. Lâkin bu âlem-i fânî denilen keşmâkeşte huzûrsuzluk içinde, yegâne medâr-ı tesellimiz olan Üstâdımız efendimiz’in nazar-ı fâniyemizden gaybûbetinin te’sîriyle ciğerlerimiz kebâb olmaz mı? Sizin rûhnevâz mektûblarınız bizlere istişmâm bûy-u cân vermekte iken, canımızın, cânânımızdan muvakkat iftirâkından mütevellid inşikāk-ı sâdırla mecrûh, kalbimiz ızdırâbât-ı taryânla sekteye uğramaz mı? Zîrâ yegâne varlığımız, sizden gelen nefha-i rûh idi. Onun inkıtâa uğramasının nâr-ı firkati bizleri deli dîvâne etmez mi?
Evet, elimizde Risâle-i Nûr denilen câdde-i kübrâ-yı istikāmet ve sevâhil-i necâta doğru yol açan bir sefîne-i Nûh ve bütün nevbahârın lezâiz-i ezhârı ve nefha-i rûh u cân fezâsı ve şifâ-yı medârı var. Fakat o şifâ kavanozlarının yegâne tabîb-i hâzıkı ve o sefîne-i necâtın Üstâd-ı yektâsı ve o gülistânın biricik bülbülünün nefha-i efzâsı, bizlere vedâ‘ ederek kāfile-i envâr olan Murtazıye ve Gavsiye zincir-i nûrâniyesini devir teşkîl eden katârına iltihâk ederse, nâr-ı firkat bizleri yakmaz mı? Evet, içinde bir Saîd’e mukābil, binler Saîd bulunan o eşcâr-ı semâvînin istişmâmı, o bûy-u Firdevs’e nasıl nazar atfedelim? O mücellâ-yı mir’âtımız, manzûrumuz oldukça, firkatten gelen deryâ-yı dumû‘ telâtumda idare elde kalır mı? Bütün dürbün-ü himmetimiz,
SAYFA 318
o kevkeb-i saâdetin tulûunda idi, bizden sonra gelen Risâle-i Nûr talebeleri için رَضِیَ اللّٰهُ عَنْهُ ve رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ رَحْمَةً وَاسِعَةً duâsıyla iktifâ edilen gaybûbetiniz bizler için tahammül olunmaz bir firkat değil mi? Emân güzel Allâh’ım, Üstâdımıza daha çok hayırlı ömürler ihsân buyur. Mu‘tî-i hakîkî ve her şeye Kādir olan yalnız sensin ve mucîbü’t-da‘vet olan yine sensin. Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarını kabûle karîn eyle. Âmîn, yâ Muîn.
Sevgili Üstâdımız, gerçi tahammül-ü beşer fevkinde hayatınızın işkencelerini hiç bir beşer çekemez, siz de duâ buyurun. Daha çok zaman muammer olunuz. Eğer âlem-i bâkîye doğru herhalde müteveccihseniz, ben zayıf kardeşini de bırakma. Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e tazarru‘ buyurunuz, her ikimizin ruhunu bir anda kabz buyursun. O nûrâniyet âleminde ve o kāfile-i envârın etrafında peyk misâl devredeyim. Ve himmetlerinizi en âdî talebelerinize dahi o âlemde ibzâl buyurup tedrîs ve tenvîr buyurunuz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Zayıf, âciz, günâhkâr, kusûrlu kardeşiniz
Halîl İbrâhîm
SAYFA 319
Ta‘dîlden sonra Lâhika’ya girebilir. Bu mektûb, Üstâdımız ta‘dîl edip öyle Lâhika’ya geçiriniz. emretmişler. Biz ta‘dîl edemedik, öylece kaydettik.
[297]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Muhterem ve çok Sevgili, Kıymetdâr Üstâdımız Efendimiz Hazretlerine,
Hulûlüyle müşerref olacağımız ve Âlem-i İslâm için bir fidye-i cân ve re’s-i necât olan Îyd-i Adhânızı tebrîk ve tes‘îd eyler ve nice nice emsâl-i kesîresiyle semâ-yı ma‘nevî olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da üstâdlık ve dellâllık eylemenizi, Kâ‘be-i Muazzama’da Rızâ-yı İlâhî için yapılan tavâflar ve tekbîr-i teşrîkler ve Cebel-i Arafât’ta لَبَّیْكَ لَبَّیْكَ اَللّٰهُمَّ لَبَّیْكَ sayhaları ve kesilen kurbanlar hakkı ve hürmet için, ol Mevlâ-yı Müteâl ve Takaddes Hazretleri’nden tazarru‘ ve niyâz eyler ve bu münâsebetle mübârek feyyâz-bahş, yed-i saâdetlerinizden takbîl ile arz-ı hürmetler eylerim efendim.
Muhterem Üstâdım, çoktan beri hâtırıma gelip yazmaya cesâret edemediğim şu ma‘rûzâtımı ulüvv-ü cenâblarınıza istinâden arzetmek cür’etinde bulunduğumdan nâşî kusurumun nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını ve affınızı istirhâm eylerim. Şöyle ki: Gerek Risâle-i Nûr’un ve gerekse lâyihanın müteaddid sütûn-u âlîlerinde mübârek, mübeccel, münevver ve çok muhterem büyük şahsiyetinizden takdîrkârâne bahsetmekliğimiz men‘ediliyor.
SAYFA 320
Evet, âlî rûhların yüzlerine karşı medih, bazen soğuk düşer. Velâkin, girdâba batmakta olan bizleri, Hızır gibi yetişip sâhil-i selâmete çıkaran muhterem Üstâdımıza teşekkürât ve hissiyâtımızı arzetmek için yapılan iyilikten çok noksân ta‘bîrlerimizi hüsn-ü kabûl eylemenizi çok ricâ eyleriz. Münevver şahsiyetinizi çekemeyen huffâş misâller, güneşin bu kadar şa‘şaalı ihtişâmıyla beraber a‘mâya bir fâide vermediği gibi, onların nazar-ı bedbînlerinde siz ne olursanız olunuz, cevher, çamura atsalar da, cevher yine cevherdir.
Bizler zât-ı devletlülerini Şems-i Kur’ân’dan ve füyûzât-ı risâletten in‘ikâs eden feyyâz-bahş nûrun merkezinde bir havz-ı kebîr biliyoruz. Onların o gibi nâhoş sözleri kulaklarımıza zerre kadar girmediği gibi, bilakis arâis gülzâra karşı vuslat heyecânı veriyor. اَلْكَلَامُ صِفَةُ الْمُتَكَلِّمِ fehvâsınca, size bakıp kendilerini gördükleri muhakkaktır. Sizin kusûrlarınız olsa olsa benim gibi bir iki kusûrlu talebeniz olabilir. Onlar da nûrdan aldıkları feyiz ile tashîh-i ahlâk etmektedirler Elhamdülillâh.
Farz-ı muhâl olarak Üstâdımıza karşı isnâdkârâne bir iftirâda bulunsalar, اَلْعُلَمَٓاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِیَٓاءِ hadîs-i şerîfi muktezâsınca bizler zât-ı âlî kadrlerinde Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kokusunu alıyoruz. Ve Elhamdülillâh o kokuyu duyuyoruz. Onun için herkes lisânı döndüğü kadar şiddet-i muhabbetini teskîn
SAYFA 321
veya iştiyâkından yanan meş‘aleyi şu‘lelendirmek üzere arz-ı iftikār ve saf beste-i akdâmla huzûr-u âlîye çıkmak istiyorlar. Menşûr hakîkatin ayrı ayrı mazharları bulunan takdîrkâr talebelerinize müsâade buyurulmasını çok ricâ eyleriz.
Zîrâ aynı hisle memlû, lâkin ifâde-i merâmdan âciz benim gibi kusûrlu talebeleriniz, o takdîrleri takdîr edip, Eğer ben de yazabilse idim, böyle yazardım diyor. Ve hissiyâtımızın bir olduğundan memnûn oluyoruz. Anadan doğma gözsüzler görmez eşyâyı. Dilberi sorarsan ûlü’l-ebsârdan sor, kāidesince, gerçi ûlü’l-ebsârdan olamadım, lâkin elimde Elhamdülillâh Kur’ân’dan verilmiş mirsâd-ı tefekkür âyîneleri ve dürbünleri vardır. Onlar vâsıtasıyla en çapaklı gözler dahi o nûr-u vahdeti görür. Münevver şahsiyetinize siyah perde çekmek isteyenler ne derlerse desinler, hased ateşleriyle kendi nâ-pâk, habîs vücûdlarını yaksınlar.
Risâle-i Nûr talebeleri bal kaymak yesinler. Gül, menekşe koklasınlar. Bülbül gibi cûş u hurûşa gelsinler. Onlar da güneşin balçıkla sıvanmadığını görecekler. Havâss-ı şem‘ası muhtel olanlar, güle kokmaz derler. Bülbül ise gagasını gülün goncasına sokup kanatlarını açarak fedâ-yı cân eder. Hem zât-ı âlîlerini takdîrkârâne tavsîf etmek, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın münevver bir mu‘cizesi olan envâr-ı kudsiye-i Nûriye ve bilvesîle Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’a medh ü senâdır. Çünkü o şümûs-u Kur’ân’ın elvân-ı seb‘asını muhtevî olan ve ismiyle müsemmâ bulunan Risâle-i Nûr ve onun biricik tercümanını
SAYFA 322
takdîrkârâne tavsîf etmeklik, bir nevi‘ şükür olduğu cihetle Hazret-i Kur’ân da müsâade verir kanâatindeyim.
Risâle-i Nûr’un gerek kendisiyle ve gerek tercümânıyla, kâinât ve kâinâttaki mevcûdât, zerreden tâ tuyûruna ve şemsten tâ anâsırına kadar alâkadârdır. Yani kâinâtın merkez ve medârında bulunan nûr denizi ve onun tercümânıyla hâdisât-ı kevniyenin irtibâtı, güneşin kâinâtla münâsebetinden daha kuvvetlidir. Hele talebeleri arasında gāibâne ve vecî‘hâne öyle bir tesânüd ve ihtizâzât ve bir vahdet hissediyor ki, şâyân-ı hayret ve şâyân-ı tebcîldir. Beynlerindeki irtibât ehl-i tarîk gibi, yalnız rüya veya keşif ile değil, kâinâttaki herhangi bir mevcûdât âdetâ telefon, telgraf ve radyo misillü vazîfeler görüyorlar. Bunları hissetmek için de, ona tam sâdık bir talebe ve çok mütâlaa gerektir. Yani kâinât Hazret-i Kur’ân’dan feyiz iktibâs ettiği için, onun bir âyînesi ve bedî‘ bir müfessiri olan Risâle-i Nûr’un hizmetinde mevcûdât istihdâm ediliyorlar.
Muhterem Üstâdım, bizler Risâle-i Nûr’a ve onun tercümanına karşı aynı hisle mütehassisiz. Yalnız isteriz ki, Üstâdımız Efendimiz onların o gibi herzelerinden müteessir olmasınlar. Ve Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den tazarru‘ ve niyâzımız, ancak mübârek ve muhterem vücûd-u şerîfleri hüsn-ü âfiyette ve selâmette olmasıdır. Ve bilvesîle tekrar tekrar selâmlarımla mübârek ellerinden hürmet ve harâretle öper ve nusret ve muvaffakiyetlerle selâmetinizi
SAYFA 323
dâimâ duâcı olduğumu âcizâne arzeylerim. Ve bura kardeşlerimizden Mehmed Efendi bayramınızı tebrîk ve tes‘îd eyler, mübârek el ve ayaklarınızdan öperek samîmî selâmlarıyla arz-ı hürmet eylerler. Bura Milâs müftülüğünde Debre’de doğmuş İlyâs Vessâf isminde bir müftü vardır, zât-ı fâzılânelerine gıyâben tanır, takdîrkârlarınızdan olup derin saygılarla hürmet ve selâmlarını arzeyler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Günâhkâr, kusûrlu, duânıza çok muhtâç
Kardeşiniz Halîl İbrâhîm
Ta‘dîlden sonra Lâhika’ya girsin.
Üstâdımız emir etmişler ki, ta‘dîlden sonra lâhikaya kaydedilsin. Biz de ta‘dîl edilecek kelimeler çok olmadığından ta‘dîl etmeden Lâhika’ya geçirdik.
[298]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Risâle-i Nûr’un hurûfâtı adedince Cenâb-ı Hakk’a şükür olsun ki, başımızda kurtarıcımız, şefîimiz, baş tâcımız, sevgili Üstâdımız olarak tekrar bizleri bu mübârek günlerde