
SAYFA 410
5 مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düstûrunu kendine rehber et Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma Düşün ki, fânî zevkler, sana ma‘nevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilakis ma‘nevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş.
سع
[329]
Burada bir kardeşimize yazdığım bir parçadır. Belki size de fâidesi var diye gönderildi.
Azîz, Sıddîk Kardeşim,
Mâdem seni burada nûr hizmetinde rükûn göstermişler. Bugün küçücük bir ihtâra binâen, ihtiyâtlı bir tedbîri beyân ediyorum.
Şöyle ki: Bir yerde aleyhimizde isti‘mâl edilen plânlardan birisi, enâniyetli, sofî meşreb büyükçe bir mütekāit me’mûru enâniyetini tahrîk edip, o dahi tasavvufta aldanıp kendini velî zanneden o adamı nûrlar aleyhinde isti‘mâl ettiler. Bir halt edemediler, fakat enâniyetli, bidʻakâr hocalardan ve başka şeyhlerden ziyâde bir cihette tesânüdümüze zarar verdi. O vakit me’mûriyetten çekildiği için makamını isti‘mâl edemedi.
SAYFA 411
Yoksa daha ziyâde zarar verebilirdi. Demek aleyhimizde nasıl dinsizleri isti‘mâl ediyorlar, öyle de enâniyetli ve bidʻakâr bazı hocaları ve sofîlikle münâsebetdâr resmî makam sâhiplerini isti‘mâl ediyorlar. Kardeşlerin tesânüdünü kırmaya çalışıyorlar. Gerçi her cihette aleyhimizdeki plânları kırıldı. Fakat bu cihette şüphemiz var. Sen rükniyet i‘tibâriyle, senin eski dostun olan bu yeni me’mûra tam dikkat et.
Eğer benlik hod-furûşluk varsa ve ona verdiğin eserlere tam mağlûb olmayarak ve nûrlara ihtiyâcını ve yarasını bilip nûrun sırrı olan ihlâsa girmezse ve eski Dâhiliye Vekîli zamanında buraya ta‘yîn olmuşsa ve doğrudan doğruya Van’dan buraya nakil edilmişse, ihtimâli var ki, bunu resmî makamının ehemmiyeti cihetinde, nûra müştâk olanlara, husûsen rükûnlere bir fütûr vermekte isti‘mâl edilir. Onun için bak, eğer tamamıyla bizi himâyeye ve bize ilişenleri mümkün olduğu kadar teskîn etmeye çalışmak ister, ona dost kal. Ve ona bildir ki, bizi muhâfaza etmek hem resmî, hem ma‘nevî vazîfesidir. Çünkü bizim gibi binler zâlimlerin hücûmlarına ma‘rûz mazlûmları, o makamın vazîfesi, onları himâye etmektir. Onun bize eziyetine hiç lüzûm kalmıyor. Çünkü binler eziyetçiler var.
Eğer nûrların nüfûzunu kırmak maksadıyla bir me’mûrun dediği gibi Diyânet riyâsetinde bundan daha güzel eserler var. Hem diyânet ve hakîkat Nûrculara mahsûs değil,
SAYFA 412
bizde de çok şeyhler ve velîler var diye hem enâniyetini, hem makām-ı resmîsini o garaza vesîle eden bazı ma‘lûm me’mûrlar gibi davranıyorsa, dikkat et, senin dostun bu noktalarda aldanmamış olsun. Ve seni de aldatmaya çalışmasın. Sana az bir zaaf verse, burada nûrlara büyük bir zarardır. Eğer sen onu tam Nûrcu yapsan, buraca büyük bir fütûhâttır. Eğer sen mağlûb olsan ehemmiyetli bir zarardır.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Mektûblar çoktur, hastalık ve meşgalemin çokluğundan husûsî cevap veremediğimden gücenmesinler.
[330]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hem kalem sâhibini hem makineyi isti‘mâl edenler ve muvaffakiyetle Zülfikār’ı bitiren zâtları ve memleketlerini tebrîk ederiz. Rüşdü, Burhân, iki kardeş, kalemle başkalar gibi iş göremedikleri hâlde, dâimâ en ileri safta beş yüz risâle yazan en hâslar sırasında dâimâ mevki‘ almalarının hikmeti şimdi anlaşıldı ki, o iki kahraman kardeş, beş yüz Zülfikār’ı birden yazdılar.
SAYFA 413
Ve yedi yaşında iken Mu‘cizât-ı Ahmediye’de, yedi çocuğun yedi Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye mazhar olmaları bahsini tevâfukla gelip, çok alâkadârâne dinlemesi ile Lâhika’ya giren ma‘sûm Melîha’nın dahi o ma‘sûmâne alâkadârlığının hikmeti anlaşıldı.
Sâniyen: Sizin hey’etinizin kararı İnşâallâh dâimâ isâbetlidir. siz bilirsiniz. Fakat Zülfikār’ın masraf-ı hediyesi on beş olsa, belki daha maslahattır ihtimâli var. Tâ ki, yeni mecmûaların tabʻına medâr olsun. Hem lâyık olmayanların çabuk eline geçmesin. Çünkü ucuz alan, ucuz bakar. Hem Zülfikār, kendisi müşterîleri aramamalı, ihtiyâcını ve yarasını hissedenler yalvarmalı ve aramalı. Hem gizli münâfıklar da sü‘rat-i intişârından tedehhüş edip ortalığa bir evhâm vermesinler. Birden intişârına karşı bir bahâne bulmasınlar. Her ne ise, siz daha iyi bilirsiniz.
Sâlisen: Nûrların santrali Sabrî ve Sıddîk Süleymân’ın, üç dört merâkımı birden def‘eden güzel bir mektûblarını aldım. O iki mübârek kardeşimin yanıma gelmesi benim için bir ilaç olduğu gibi, gittikten sonra benim için bıraktıkları çok tatlı teberrükler tam bir ilaç hükmüne geçti. Onların mektûbu içinde Şinâsî Bey köyünden Osmân nâmında bir talebenin mektûbunda isimleri müteaddid nûr şâkirdlerinin ma‘sûmlar tâifesinde, hem iki kerîmesi içinde nûrlara çalışmalarına Bârekallâh deriz. O ma‘sûmlara duâ, ona da çok selâm ediyoruz.
SAYFA 414
Râbian: Ben Denizli’de hem hapsinde, Tavâslıları kendimle ve nûrlarla ziyâde alâkadâr gördüm. Onun için ben Tavâslıları umûmun nâmına Mollâ Mehmed’in ve a‘mâ Mehmed’in mektûblarını kabûl ediyoruz. Onlara ve nûrlarla alâkadâr hemşerîlerine çok selâm ediyoruz.
Hâmisen: Denizli şâkirdlerinin nâmına uzun ve tafsîlâtlı, bize mektûb yazan Ahmedler kardeşlerimiz, başta Şehîd Hasan Feyzî olarak on bir zât tam bir tesânüdle Risâle-i Nûr’a çalışmak ve neşir ve muhâfaza etmek ve Hasan Feyzî’nin nûrlu mesleğinde yürümekte sebât eden o kardeşlerimizi rûh u cânla tebrîk ediyoruz. İnşâallâh onlar Şehîd Feyzî’nin vazîfe-i nûriyesini de tam yapacaklar. Husûsen nûrların kurtulmasına ve bize vusûlüne çalışan Muharrem ile Hâfız Mustafâ ve hapsinde bizi Denizli ile tam alâkadâr eden Şevket ve ben şehir otelinde iken hâlisâne ve fedâkârâne hem bana, hem nûrlara hizmet eden merhûm Feyzî’nin hâs şâkirdlerinden Ahmedleri ve Yûsuf Kâzım’ı ve mahkemede Mûsâ ve köyünde Hoca Mûsâ ve sâir arkadaşlarını unutmuyoruz. Cenâb-ı Hakk, o hey’eti dâimâ nûrun ve îmânın hizmetinde muvaffak eylesin. O tesânüdlü hey’etin nûrlar hakkında tedbîrleri, Isparta ile ara sıra meşveret etmek şartı ile dâimâ makbûldür. Tedbîrlerine i‘timâd ediyoruz. Hem onlara hem sâir Denizli’deki dostlara, husûsen Ahmedlerin mektûbunda isimleri bulunan ve hapsindekilere çok selâm ve duâ ediyoruz. Onları unutamıyoruz.
SAYFA 415
Sâdisen: Sabrî kardeşimizin güzel mektûbunun bir parçasıyla, Şinâsî Bey köylü Osmân’ın bir parça mektûbu Lâhika’ya girebilir, diye size leffen gönderiyorum. Sandıklı’da nûrun yeni şâkirdlerinden Hasan Onbaşı samîmî mektûbuna karşı ona ve kendi gibi Nûrcu arkadaşlarına selâm ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza selâm ve duâ eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[331]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا بَاقِیًا دَٓائِمًا
Üstâd-ı Eazz-ı Ekremim Efendim Hazretleri,
Ve pek sevgili halâskârımız, bizler şöyle bir kanâate bağlıyız ki, şu zulüm ve zulümât asrında ferâiz-i dînîyeden olan menâsik-i haccı bizzarûre eslem-i tarîk ile îfâ edemeyen ehl-i îmân ve sâhib-i takvâ ve vicdânın her ân mükedder ve muazzebiyetleri arz ve ifadeden vârestedir. Binâenaleyh o sâhib-i şerîat Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerinin ümmetine vedîa olarak bıraktıkları Kur’ân-ı Hakîm ve Fermân-ı Mübîn’in ahkâm-ı celîlesini lâyık-ı vecîhle îfâ ve bihakkın infâzına cansiperâne bezl-i himmet ve ibrâz-ı gayret ve inâyetleriyle arz ve semâvâtı tenvîr ve şenlendiren ve vazîfe-i hilâfet-i İslâmiyeyi bir cihette edâ eden şu zamanda yegâne Risâle-i Nûr bulunduğu, Kur’ân sarâhat derecesinde
SAYFA 416
işâret ve Mübelliğ-i Kur’ân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kuvvetli beşâret ve o Şems-i Cihân Efendimiz’in asm yıldızları mesâbesinde olan ervâh-ı neyyirenin parmakla gösterir derecelerinde ehemmiyetli ta‘rîf ve takdîr ve tebşîr ve tebrîk ve teşcîʻ ve takviye eylemeleri sâbit olduğu hâlde, bu fesâd-ı ümmet zamanında ise mü’minlerin mecrûh ve ma‘lûl kalplerine, o ma‘lûm nûrlar şifâ-yı âcile ve devâ-yı karîbe ve inâyet-i hâssa olarak verilmesi, hakkāniyetine en büyük bir delîl ve cerhedilmez bir sened-i katʻî bulunduğu rayb ü zunûndan beri ve celîdir.
Mâdem şimdi mesdûd bulunan o yola gitmekte niyât ve makāsıd tâib ve müstağfir olmak, o icâbe-i duâya vesîle aramak ve şefâat-i Peygamberiyeden asm hisse-mend olmak قُلْ سٖیرُوا فِی الْاَرْضِ فَسٖیحُوا فِی الْاَرْضِ emr-i celîline mutâvaat ve temessük noktasında neşr-i envâra çalışmak ve ona fedâkârlık yapmak ile husûsiyeti fedâ ile lir-i zâillâh matlûb olan umûm mü’minîn ve mü’minâtın îmânlarını tahkîm ve tarsîn cihetini her şeye tercîh ile sarf-i mesâîyi mahz-ı gāye ve hedef bilmekle aynı sevâp ve ecri kazanmak muvâfık-ı maslahat olmaz mı? Ve öyle hadsiz ecirleri lütuf ve ihsân etmekte مُعْطِی الْمَسْئُولَاتِ olan Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametine ve hazîne-i Rahmet ve ihsânına halel gelir mi? Tarzındaki kanâat-i kemterânemiz mukaārin-i hak olur mu deriz.
Talebeniz Sabrî
SAYFA 417
[332]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Mürşid-i Ekmel ve Rehber-i A‘zam’ım Efendim Hazretleri,
Yâ Rabb, sana nasıl hamd ü senâ edeyim ki, diyârımız ve sâir Diyâr-ı İslâm’da یَدْخُلُونَ فٖی دٖینِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا mantûkunca gözle görülen müntesib-i Kur’ân ve kāfile-i ehl-i îmân, bu zamanda bütün mü’minlerin gözlerini rü’yet-i hakîkatten menʻe çalışan sefîh ehl-i dalâlet ve ahmak mülhidlere ilân-ı muhâlefetle Biz mazlûmlar, nûr istiyoruz. Sen yangın veriyorsun. deyip yıldırım gibi gürleyen, elmas gibi parlayan Müslümanların Allâh, Allâh, Allâh diyerek meydân-ı nûra ve şahîka-i saâdet ve sürûra çıktıklarını görünce intibâha gelen bu bîçâre düşündüm: Câdde-i Kübrâ-yı Nûr bundan başka olamaz. Her gün kerrâtla اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ emr-i celîli ile istediğimiz râh-ı hakîkat, tam inkişâf ve tevazzuh etmiş. Elhamdülillâh deyip ben de o mübârek ve nûrânî kāfileye karıştım. Ve dikkatle bakıp gördüm ki, güyâ asr-ı saâdet-i sâni gelmiş. Zulmet kâbûsu dağılmış, kara kalpler cilâlanmış, parlamış. Hem her bir diyâr-ı İslâm’da اطفال مسلمین saâdet mirkātı olan Kur’ân ve îmân derslerini almaya başlamış olmakla, fikrime bir dikkat, kalbime bir rikkat geldi. Beni bir çok düşünceler aldı. Anladım ki, nûrlu yollarda alâ hâlihî
SAYFA 418
herkes müsâbaka ediyor. Ne yapayım âcizim, tâkatim yettiği kadar tâate devamla beraber, peder ve mâder-i istikbâl olacak olan köyümün çocuklarından bugün yirmi ilâ yirmi beş çocuğa eski yazı ve kıraât-ı Kur’ân’a sa‘y ile ümîd ediyorum ki, şu zamanda can fedâ edercesine çalışan kardeşlerin nezdinde o mübârek hey’etin bir ferdi olabilirmiyim, وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَیُعَلِّمُكُمُ اللّٰهِ sırrına mazhar olabilirmiyim?
Eğirdir Şinâsî Bey köyü Risâle-i Nûr’un en ednâ
ve gāyet hakîr bir talebeliğine nâmzed Osmân
[333]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Merhûm Hasan Feyzî Denizli Kahramanı yerine ve onun fedâkâr ehemmiyetli arkadaşlarının bedeline Ahmed Fuâd’ı ve başta Mustafâ Usman olarak Kastamonu vazîfesini gören Safranbolu havâlîsinde yetişmeye başlayan nûrun fedâkâr ve sebâtkâr kardeşlerimizi, Risâle-i Nûr dâiresi hesabına ve bu memleket nâmına rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Şehîd Hasan Feyzî, kardeşi Büyük Hâfız Alî’nin yanına gidip hayât-ı berzahiyeleri ile nûrun hakîkatleri içinde meʻsûd ve mesrûr oldukları gibi, Şehîd Hâfız Alî’nin
SAYFA 419
hayât-ı dünyeviyesini ve hizmet-i nûriyesini idâme ettiren büyük kıtʻada yazdığı bütün Risâle-i Nûr, onun bedeline Hasan Feyzî sisteminde ve mâhiyetinde olan Ahmet Fuâd’a Mustafâ Usman vâsıtasıyla gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır.
Hakîkaten birden hiç ümîd etmediğimiz hâlde Mustafâ Usman gibi hârika bir sadâkatle ve Hıfzı ve Mustafâ Sungur ve Mustafâ Oruç ve Hatîb İbrâhîm, Abdullâh ve Yalacıklı Emîn Hoca, İbrâhîm, Hüseyin Şükrü, Şevket, Reşâd, Alî gibi ciddî Nûrcuların Ahmed Fuâd ve Mustafâ Usmânla teşrîk-i mesâî etmeleri ve nûrlara sarılmaları güzel bir inâyet-i İlâhiyedir. Ve Denizli Kahramanının vefâtından gelen elemi tamâmen izâle ediyor.
Sâniyen: Size yazmıştım ki, Zülfikār’ın hediyesi on beş olsun. Fakat nûr şâkirdlerinin fazla parası olmayana re’yiniz gibi on banknotla veyâhûd münâsib görseniz bazılara hediyesiz de verebilirsiniz.
Sâlisen: Hulûsî’nin bana gelen mektûbunun birinci yaprağını ve Ahmed Fuâd’ın da işâret olunan kısmını Lâhika’ya geçmek için leffen gönderiyoruz. Hem burada Risâle-i Nûr’un bir talebesi bir hafta sonra bir şâkird, bura şâkirdleri nâmına mübâyaa edilen Risâle-i Nûr ve Zülfikār emânetlerini almak için oraya gelecek. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 420
[334]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ
Azîz, Muhterem ve Mübârek Üstâdım,
Buradan yazdığım mektûbuma lütfen ve merhameten cevap verdiğiniz için bu hakîr kardeşinizi o kadar sürûr ve müteşekkir ettiniz ki, ta‘rîfinden âcizim. Hemân Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn gerek zât-ı âlî-i üstâdânelerine ve gerek hânedân-ı nûr ve gerekse ümmet-i Muhammediye için alet-tevâlî yaptığınız duâları ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bu mübârek duâya âmîn demeleri demek olan hidemât-ı nûriyedeki ihlâslı, feyizli ve nûrlu, fiilî duâlarını Nûr ism-i azîmi hürmetine kabûl buyursun, Âmîn derim. Eğer iktidârım olsa, bütün mevcûdât ve zerrât adedince ve onların lisân-ı hâllerini de imdâdıma alıp diyeceğim: Yâ Rab, bizleri nûrlarla nûrlandırmaya vâsıta ettiğin Üstâdımızdan râzı ol. Onun uhrevî kardeşleri olan nûrların şâkirdlerini de Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Mübîn ve o nûrlar hazînesi olan Kur’ân’ın nûrlu tılsımküşâsı olan âsâru’n-nûr ve müellifi hürmetine lütfuna mazhar et. Âmîn.
Kars’taki kardeşlerimiz için yazmakta olduğum Risâle-i Nûr’da tevâfuk çok hayret edilecek hâldedir. Artık şüphe edilemez ki, Risâle-i Nûr’un mümeyyiz bir vasfı ve el ile tutulur, gözle görülür ve yakîn hâsıl edilir bir parlak alâmeti de
SAYFA 421
tevâfuktur. Nûrlara hizmetim, huzûrunuza arza lâyık olacak dereceden çok uzaktır. Gerçi hizmette fütûrum yok, fakat buyurduğunuz vecihle hayırlı şeylerin çok mâni‘leri oluyor.
Nûrlardan bazı mev‘iza tertîp ederek ve hutbenin mev‘iza kısmında cemâate hakāik-i îmâniyeyi iblâğa teşebbüs ettim. Nûrlara müştâk bir hatîb hâfız, fakat çok tekrarlara ve harekelemelere rağmen okuyamıyor. Lillâhilhamd, kemiyet i‘tibâriyle değil fakat keyfiyet i‘tibâriyle inkişâf ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ hükmü tezâhür etmekte. Alâkadârlar ve Risâle-i Nûr müellifinden duâ isteyenler Karadeniz sâhiline kadar vardır. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden aldıklarım mektûblara cevaplarım nûrlardan parçalar ve hulâsalardır.
Uhrevî kardeşiniz duânıza muhtâç Hulûsî
[335]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ مِنَ الرَّسَٓائِلِ النُّورِیَّةِ
Azîz, çok Sevgili, çok Mübârek Üstâdımız Efendimiz,
Nihâyetsiz hamd ü senâ ve şükür olsun ol Allâhu Zü’l-Celâl’e ki, bu karanlık asırda sizin yazdığınız Risâle-i Nûr’u bu mübârek vatan ve bu şerefli millet içinde bulundurmuştur.
SAYFA 422
O nûrlar yalnız bu memleket ve biz Türkler için değil, belki beşeriyyet için de bir hâdî, bir müncî ve bir necm-i münevvirdir.
Evet, Hazret-i Kur’ân’ın en derin esrârını, iʻcâzını, en kör gözlere, en kapalı zihinlere sokan, en katı kalpleri süngerleştiren Risâle-i Nûr’u, bu asırda yaşayan her zîşuûr insanın bir gıdâ-yı rûhî olarak dâimâ beraberinde bulundurması katʻî bir zarûret iken; onu görmemek, duymamak, okumamak, telâfîsi mümkün olmayan büyük bir ziyândır. Okuyup da ruhunu o nûrlara bağlamamak, o nûr sözlere ve o nûrların kaynağı Hazret-i Kur’ân ve onun tercüman ve dellâlına hayrân olmamak kābil değil.
Evet, biz Risâle-i Nûr’u görmeden ve ona şâkird olmadan önce de Elhamdülillâh îmân dolu kalplere sâhip idik. Fakat îmânın zevkini, Allâh kapısına hizmetkâr olmanın saâdetini bize tattıran Risâle-i Nûr’dur. Onun müellifinin hayatını yakînen bilmek ve onun hayatına bakarak hayatımızı ayarlamakla biz îmânımızda kemâl buluyoruz.
Fırtınalı bir mevsimde, bulutlu ve karanlık gecenin zulmetinde, gideceği yolu şaşıran bîçâre hayat yolcusuna şeytanlar da ve şeytânî cinsinden diğer mahlûklar da musallat olursa, onu korkunç uçurumlardan yuvarlayarak esfel-i sâfilîne indirir. İşte o yolcuyu esfel-i sâfilînden kurtaracak, ona ebedî hayatı kazandıracak, onu aʻlâ-yı illiyyîne çıkaracak biricik vâsıta-i necât, bir ucu
SAYFA 423
arş-ı aʻzâma bağlanmış Risâle-i Nûr ipidir. Elhamdülillâh, biz bu nâhiyedeki ehl-i îmân, o nûr ipe sarılmış ve onu son nefese kadar elden bırakmamak azminde bulunuyoruz.
Çok şefkatli Üstâdım efendim, bu defʻa nûra âit mektûblar içerisinde bu hakîr ve bîçâre şâkirdinizden inâyetkârâne elfâz ve ta‘bîrât ile bahseden yazılarınıza baktım. Baktım da, orada kendimi göremedim Ve dedim: Ben kim oluyorum ki, Denizli kahramanı merhûm gibi Üstâdımızın havâssü’l-hâs bir şâkirdinin irtihâl ve zıyâî acısını izâle edebilecek, onun boşluğunu dolduracak derecede Üstâdımız efendimiz’in nazar-ı şefkat ve muhabbetine lâyık olayım.
Evet Üstâdım, nûr hizmetlerinde çok kusûrluyum. ben o mübârek sözlerinizi bir kamçı-i teşvîk ve tahrîk ve hakkımda bir duâ-yı hayır olarak bildim. Nûrun en tembel ve en miskîn bir şâkirdi olmakla da onun hem maddî, hem ma‘nevî hadsiz feyizlerinden hisse-yâb oluşuma milyarlarca, hamd ve şükür ettim. Nûrlara bîgâne kalanlara, o nûr sofralardan nasîbini alamayanlara acıdım. Hele o nûrlara ve onların müellifine karşı hasımâne cebhe tutanların korkunç âkıbetlerinden titredim ve dedim:, Yâ İlâhe’l-Âlemîn, Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerini bu fânî âlemde sıhhatli, neş’eli ve bereketli ömürle muammer eyle. Âmîn. Müşârun ileyhe zâlimâne ve hasımâne muâmele edenlerin kalblerindeki su-i niyyâtı hüsn-ü niyyâta tebdîl ve tahvîl eyle. Âmîn. Sana ilticâ eden