EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

141

[220]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Kastamonu Husrev’i ve Süleymân Rüştü’sü olan Mehmed Feyzî ve Emîn’in, Üstâdlarının Kastamonu’daki hayatının bir tarihçesini, hüsn-ü zan ile haddimden çok fazla senâlarını tebdîl etmeyerek kabulümün sebebi şudur ki: Bugünlerde Afyon’un büyük me’mûru, bir çavuşu bana ihânete vâsıta yapıp, güyâ teveccüh-ü âmmeyi hakkımda kırarak, tâ bu vilâyet, Denizli, Isparta gibi nûrlara tam sâhib çıkmasın ve nûrlar parlamasın. Gerçi ben tahammül ettim, fakat buranın yeni şâkirdlerinin teessürlerinden müteessirdim. Düşünürken, Mehmed Feyzî’nin bu samîmâne ve âlimâne, hürmetkârâne mektûbu, o herifin ve o âmirinin ihânetlerini yüzlerine vurup hiçe indirerek, teessürâtımı tam sildi, süpürdü. Binler derece o iki bedbahttan yüksek olan iki Nûrcunun böyle medih ve hürmetleri, onların kanunsuz cebir ve ihânetlerine aynı zamanda tam tamına tevâfuku, Feyzî ve Emîn’in sadâkatlerinin bir kerâmeti olduğunu kanâat ettiğimdir.

سع

142

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi ve çok zaman ser-kâtibi Mehmed Feyzî’nin ve sekiz sene Süleymânlar gibi sadâkatle nûrlara ve bize Mehmed Feyzî ile beraber hizmet eden Emîn’in bir fıkralarıdır. Onların hâtırları için hiç ilişmedim. Üstâdları hakkında çok ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmadım. Aynen Lâhika’ya geçebilir.

(221)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Çok Sevgili, çok Kıymetdâr, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Evvelâ: Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk eder, el ve ayaklarınızdan öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.

Sâniyen: Üstâdımızın tercüme-i hâline merâk edenlere deriz ki: Kur’ân-ı Hakîm otuz üç âyâtının i‘câzkâr işârâtıyla, İmâm-ı Alî radiyallâhü anh Celcelûtiye ve Ercûze’sinde kerâmetkâr delâlâtıyla, Gavs-ı A‘zam kuddise sırruhû beşâretkâr beyânâtıyla, Üstâdımızın hakîkî tercüme-i hâlini ve Risâle-i Nûr’un hakîkî mâhiyetini beyân etmişler. Üstâdımızın şahs-ı ma‘nevîsini bilmek isteyenler, Risâle-i Nûr’un İşârât-ı Kur’âniye ve Kerâmât-ı Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye risâlelerini, eğer mümkün olursa Risâle-i Nûr’un sâir eczâlarını dikkatle tetebbu‘ etmeleri lâzımdır.

143

Yalnız bizim Üstâdımız hakkındaki kanâat-ı kat‘iyemiz şudur ki: İsm-i Nûr ve ism-i Hakîme mazhariyetle Kur’ân-ı Hakîm’in hazînesinden nâil olduğu hakāik ve maârifi, yegâne tahdîs-i ni‘met maksadıyla beşere i‘lân eden bu allâme-i zü-fünûn Bedîüzzamân Hazretleri ahlâk-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyân-ı hayret bir ulüvv-i himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gınâ-yı kalbi, tevekkül ve kanâati hârikulâde, maîşet ve kıyâfeti pek sâde ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde, dünyaya zerre kadar meyl-i muhabbet etmez.

Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatında muhâfaza etmiş ki, aslâ kimseye arz-ı iftikār etmemek hayatının mühim bir düstûrudur. Dünya kendilerine teveccüh etmiş de ondan yüz çevirmiş olan üstâdımız, emr-i maâşta Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle iffet ve nezâhetini dâimâ muhâfaza eder. Sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Biz yakînen biliyoruz ki, Kastamonu’da bulundukları zaman oturdukları evin îcârını vermek için yorganını sattılar da, yine hiç bir sûretle hediye kabûl etmediler.

Hem Üstâdımız tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz. Ve talebelerinin de tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, tekellüf şer‘an ve hikmeten fenâdır. Çünkü tekellüf sevdâsı, insanı hadd-i ma‘rûfu tecâvüze sevk eder. Mütekellif olanlar

144

bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat ve soğuk bir riyâkâr vaz‘iyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.

Hem Üstâdımız gāyet mütevâzi‘, tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyârlara ve çocuklara ve fukarâlara rıfk ve mülâyemetle, uhuvvetkârâne bir muâmele-i hâlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde mehâbet ve beşâşetle karışık bir nûr-u vakār lemeân eder. Heybetle beraber, âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür dâimâ mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın âdetâ dili tutuluyor da, ne demek istediği anlaşılmazdı. Bu âcizler çok def‘a bu hâli müşâhede ettik.

Üstâdımızın az söylemek âdetidir. Fakat söylediği vecîz sözler herhalde düstûr-u hikmet olarak pek ma‘nîdâr, pek şümûllü, birer câmiü‘l-kelimdirler. Üstâdımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setr ederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktirler ki, hatta kendisi hakkında bir nâsezâ söz teblîğ edene, hâşâ bu yalandır, bu sözü söyledi dediğin zât, böyle sözü söylemez buyururlar.

145

Üstâdımızın nefisle mücâhedede o derece bir rüsûh ve ihtisâsı vardır ki, aslâ huzûzât-ı nefsâniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfî gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde sabaha kadar câlib-i rikkat bir hâl-i hâşiâne ile ubûdiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu adetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcât ve evrâdlarını aslâ terketmezler. Hatta bir Ramazân-ı Şerîf’de, pek şiddetli hastalıkta, altı gün savm-ı visâl içinde ubûdiyetteki mücâhedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki: Biz sizin Üstâdınızı sekiz sene, yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcât seslerini dinler, böyle fâsılasız devamlı mücâhedesine hayretler içinde kalırdık.

Hem Üstâdımız tahâret ve nezâfet-i şer‘iyeye son derece riâyet eder. Her zaman abdestli olarak bulunur. Aslâ mübârek vaktini boş geçirmez. Ya Risâle-i Nûr te’lîfiyle veya tashîhiyle meşgūl veya Münâcât-ı Cevşeniyeyi kırâat veya secdegâh-ı ubûdiyette kāim veya tefekkür-ü âlâ-i İlâhiye bahrına müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı, Üstâdımızla oraya giderdik. Yolda hem Risâle-i Nûr’u tashîh ederler, hem bu âciz talebelerinin okudukları risâleye dikkat ederler. Tashîh için hatâlarını söylerler. Veyâhûd eski müellefâtından birisinden ders verirler. Bu sûretle yolda bile mübârek vaktini vazîfe ile geçirirlerdi. Evet, biz i‘tirâf ediyoruz ki, Üstâdımızın nutkundaki letâfet ve

146

ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdiki, insan sabahtan akşama kadar o vaz‘iyette ders alsa yol yürüse, aslâ sıkılmak ihtimâli yoktu.

Hem Üstâdımız Risâle-i Nûr’un hizmetini her şeye tercîh ederler ve buyururlardı ki, yirmi senedir Kur’ân-ı Hakîm’den ve Risâle-i Nûr’dan başka bir kitabı ne mütâlaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum. Risâle-i Nûr kâfî geliyor. Evet, feyyâz-ı Mutlak tarafından bütün hakāik-i Kur’âniye kalb-i münevverine ilhâm ve ilkā-yı küllî ile ifâza olunur da Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan başka neye muhtâç olur. Bunda şüphesi olanlar, Risâle-i Nûr’a dikkat etsinler.

Cenâb-ı Hakk Üstâdımıza Risâle-i Nûr’un te’lîfinde öyle bir iktidâr-ı bedi‘ ihsân etmiştir ki, bu herkese nasip olacak hasletlerden değildir. O güzelim Nûr Risâleleri her biri gurbette, hem hastalık içinde, dağda, bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkil gāyet ağır şerâit dâhilinde, zâhirî nice müşkilâtlarla meydana gelmiş de mü’minlerin imdâdına yetişmişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye hârika bir tarzda Üstâdımıza fevkalâde bir muvaffakiyet ihsân etmiştir.

İşte bu sırdandır ki, Cenâb-ı Hakk Üstâdımıza kâinâtı bir kitab, semâ ve arzı birer sahîfe gibi keşf ve şuhûdla bihakkı’l-yakîn okuyacak bir iktidâr vermiş. Mahz-ı inâyetiyle böyle kudsî bir esere sâhib kılmıştır. Evet âyât-ı teşrîiye-yi hâvî

147

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakāik ve maârifini ve âyât-ı tekvîniyeyi şâmil, kitâb-ı kebîr-i kâinâtın vezâif ve maânîsini beyân edip Ma‘rifetullâhın en yüksek derecâtına urûca nev‘-i beşeri teşvîk eden ve bugünkü günde ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlâhî ile ihtizâza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyân-ı serîa olan Risâle-i Nûr’la neşr-i hakāik eden bu vücûd-u mes‘ûdla beşeriyet iftihâr etmek lâzım gelirken, çok gariptir ki, ehl-i şekāvet tarafından zehir verilmeye cesâret, taş attırılmaya bile cür’et ediliyor. Evet, اَشَدُّ الْبَلَٓاءِ عَلَی الْاَنْبِیَٓاءِ ثُمَّ الْاَوْلِیَٓاءِ sırrıyla, enbiyânın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları hikmet-i İlâhiye iktizâsından olmasıyla, o zümre-i mübâreke gibi Üstâdımız dahi nice nice belâlara hedef olmuşlar. Hatta Kastamonu’ya ilk teşrîf ettikleri zaman çocuklar bir bedbaht şakî tarafından teşvîk edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit, taş attırmışlar. Fakat Üstâdımız dâimâ gördüğü ezâ ve cefâlara, ûlü’l-azmâne sabır ve tahammül eder, hem safâ-yı sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: Bana bunlar Sûre-i Yâsîn’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebeb oldular diye onlara duâ ederlerdi. Sonra bu çocuklar Üstâdımızın duâsı berekâtıyla şâyân-ı hayret bir hâl kesbettiler ki, Üstâdımızı uzak yakın nerede görseler koşarak yanına gelirler, mübârek elini öperler, duâsını alırlardı.

148

Hem Üstâdımızın hârika hâlâtı ve şâyân-ı hayret garâib-i ahvâli, başta Risâle-i Nûr olarak pek çoktur. Evet, biz i‘tirâf ediyoruz ki, Üstâdımız bizim hâtırât-ı kalbimizi bizden ziyâde okur, çok def‘a bizi haberimiz olmadığı bir mes’eleden şiddetle telâşla îkāz ederler, bizi hayrette bırakırlar, fakat günler geçtikten sonra aynen Üstâdımızın îkāz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi.

Bazen Üstâdımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönmek zamanı gelmeden birden bire Üstâdımız kalkarlar. bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde, acele gidelim, Risâle-i Nûr hizmeti için bizi bekliyorlar. Hakîkaten şehre avdetimizde mutlakā mühim bir Risâle-i Nûr şâkirdi bizi beklemekte veya birkaç def‘a gelmiş gitmiş, komşular haber verirlerdi.

Yine bir gün Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin Küçük Âşık nâmında bir talebesinin neslinden mübârek bir hanım o hanım Âsiye’dir yanında çok senelerden beri muhâfaza ettiği Mevlânâ Hazretleri’nin cübbesini Ramazân-ı Şerîf’te teberrüken Üstâdın yanında kalsın diye Feyzî ile gönderir. Üstâdımız hemen Emîn kardeşimize yıkamak için emrederek Cenâb-ı Hakk’a şükür etmeye başlar. Feyzî’nin hâtırına gelir ki: Bu hanım benim ile yirmi gün için gönderdi. Üstâdım neden sâhib çıkıyor? Hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür. Feyzî’ye der ki: Üstâdın hediyeleri kabûl etmediğinden bu sûretle belki kabûl eder diye öyle söylemiştim. Fakat emânet onundur.

149

Canımız dahi fedâ olsun der. O kardeşimizi de hayretten kurtarır. Evet, mübârek Üstâdımız, o cübbeyi Mevlânâ Hâlid’den sonra vazîfe-i tecdîd-i dîn kendilerine intikāline zâhir bir alâmet telakkî ederek bilâ-tereddüd sâhib çıkmış olmalıdırlar. Hem öyle olmak lâzım. Çünkü hadîs-i sahîhde اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا buyurulmuş. Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin velâdeti bin yüz doksan üç, Üstâdımız Hazretleri’nin ise bin iki yüz doksan üçtür. Bu hadîsin tam îzâhı Risâle-i Gavsiyede vardır.

Yine bir zaman Feyzî, İstanbul’da gāyet câzibedâr bir âlimin dersine kapılarak orada kalmak niyet etmiş. Fakat acaba Üstâdım müsâade eder mi? diye mütereddid iken, o günlerde buradan bir Risâle-i Nûr şâkirdinin Feyzî’ye yazdığı mektûbunu Üstâdımız görürler. Ve o mektûbun zeyline İstanbul Eski Saîd’i bilir. Yeni Saîd’in kardeşi Feyzî’yi aldatıp kendine çekmesin. Risâle-i Nûr râzı değil yazmışlar. Feyzî İstanbul’da bu mektûbu alınca birden ayılır. aklı başına gelir. Üstâdından kusûrunun affını ister. Yine Denizli hapsi vak‘asından evvel ara sıra latîfe tarzında bizlere, husûsen Feyzî’ye latîfe tarzında Üstâdımız buyururlardı ki: Cezânız var. Tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz, diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip, hem bizi îkāz, hem kable’l-vukū‘ bu mühim hâdiseyi keşfini beyân ediyorlardı. Hakîkaten çok geçmedi, Üstâdımızın dediği gibi çıktı.

150

Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefât edeceğim veya başka bir yere nakledeceğim diye Kastamonu’dan teşrîfini haber veriyorlardı. Hem Denizli hapsi musîbetinden evvel Üstâdımız buyuruyorlardı ki: Kardeşlerim, Risâle-i Nûr’a birkaç cihette hücûm hissediyorum. Ziyâde ihtiyât ediniz. Hakîkaten çok geçmedi. İstanbul’da bir ihtiyâr hoca bilmeyerek bir risâlenin bir mes’elesine i‘tirâz ediyor. Sonra eski fetvâ emîni merhûm Alî Rızâ Efendi Hazretleri o hocanın i‘tirâzını red ve Risâle-i Nûr’un hakkāniyetini tam tasdîk ediyor. Bir müddet sonra birden hayvan ürküp Üstâdımızın mübârek bacağı incitti. Aylarca ızdırâblar içinde vazîfe-i ubûdiyetini ve Risâle-i Nûr’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkilâtlarla îfâ edebildi. Sonra tekrar dağda müdhiş bir zehirlemeden gāyet ağır sûrette hasta iken Denizli hapsi tevkîfi meydana çıktı. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkil bu dehşetli hâlde hem hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyedeki azm-i metînini, hem ubûdiyetteki vezâifini îfâya son derece gayret edip aslâ fütûr getirmeden ûlü’l-azmâne bir sabır ile isbat ediyordu.

Yine Üstâdımız tevkîfimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: Ehl-i dünyâ Risâle-i Nûr’a ilişmesinler. Eğer ilişirlerse âfetlerin hücûmuna sebeb olurlar. Hakîkaten herkesçe de

151

ma‘lûmdur ki: Risâle-i Nûr şâkirdleri tevkîf edilir edilmez, her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başladı. Tâ Risâle-i Nûr’un hakkāniyeti tasdîk olunup vatana fâideli olduğu i‘tirâf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hatta Kastamonu’nun târîhî yüksek kalesi ki, bazı risâlelerin medresesi hükmüne geçmişti. Risâle-i Nûr’a ve müellifi olan Üstâdımıza iştiyâk ve hasretinden mâtem tutup, en sağlam köklü taşlarını aşağı atarak Üstâdımızın ihbâr-ı gaybîsini maddeten tasdîk etmiştir.

Üstâdımız tevkîfimizden mukaddem buyurdular ki: Risâle-i Nûr’a müdhiş bir hücûm plânı var. Fakat merâk etmeyiniz. Müjde ve inâyet-i İlâhiye imdâdımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün okumak için Hizb-i A‘zam-ı Nûrî’yi açmıştım. Birden karşıma وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Ma‘nen, bana bak dedi ben de baktım, gördüm ki: Ma‘nâsının çok tabakalarından husûsen ma‘nâ-yı işârîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musîbetine, hem necâtımıza işâret ve bize beşâret ediyor buyurdular. İşte Denizli Mahkemesi berâet kararını vermezden dokuz ay evvel, bilâtereddüd bu âyetin defînesinden aldığı cevheri izhâr edip hem âyet-i kerîmenin mühim bir nükte-i i’câzını keşf, hem de bu kuvve-i ma‘neviyeye muhtâc, zayıf talebelerini tebşîr etmekle bizi mesrûr eylemişlerdir. Bu âyetin tam îzâhı Denizli müdâfaasında ve Lâhika’dadır.

152

Nüsha-i nâdire-i zamân olan Üstâdımız, gāyet şecî‘ ve metîn ve ûlü’l-azmâne bir cesâret-i fevkalâdeye mâlik bir lisânü’l-haktır ki, Hak yolunda söz söylemekten çekinmez. Levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün İsmullâh yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine korken görürler. Orada dünyaca mühim zâtlar da hazır oldukları hâlde, kimsenin söyleyemediği haklı ve fakat gāyet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka müdhiş haksız işlere sedd-i sedîd olmuşlardır.

Hem memleketimizde her kim Üstâdımızı rencîde etmeye cesâret etmişse, Risâle-i Nûr’a zarar getirmişse, mutlakā sû’-i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehâlet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları cezâlarını çekmişlerdir. Bu vak‘aların bazıları Lâhika’da yazılmıştır.

Elhâsıl: Mübârek Üstâdımızın evsâf-ı kemâlini ve mehâsin-i ahvâlini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvîr ve ta‘rîf edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı zü’l-Celâl-i ve’l-Cemâl, Üstâdımızı bir vücûd-u müstesnâ olarak yaratmış. Ve tevfîk-i İlâhîsine mazhar kılmıştır. Ne saâdet ona ki, hayır duâsına ve feyz-i teveccühüne arz-ı ihtiyâç eder. Mübârek Üstâdımız memleketimizde bulundukça fâsılasız neşr-i hakāik eylemiş. Ve bizim saâdetimiz için feyiz bahşeden mübârek nefesini sarfetmiştir. Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün rûh u cânımızla niyâz ederiz ki, mahşer gününde dahi اَلسَّعٖیدُ سَعٖیدٌ فٖی بَطْنِ اُمِّهٖ hadîs-i şerîfine mazhar olan Üstâdımız, defîne-i ulûm ve fünûn-u bedîü’l-beyân,

153

allâme-i Bedîüzzaman Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri’yle birlikte haşretsin. Tâ ki: O korkulu günde, nûrlu, müşfik, mübârek eliyle elimizi tutsun. Huzûr-u Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâma bizi götürsün İnşâallâhu Teâlâ.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Feyzî, Emîn

[222]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Kardeşlerim,

Şimdi tebeyyün etti ki, beni karakola çağırmak, lüzûmsuz bahânelerle beni hükûmete celb etmekteki maksad, ihânet ve halkın nazarında ehemmiyetsizliğim ve bana müttehem vaz‘iyeti vermek için idi. Şimdi tahammülüm kalmadı. Mümkün oldukça oraya beni çağırmamak lâzımdır. Cezâ hâkimini görünüz. Bana bir da‘vâ vekîli tarzında bir adamı bulunuz. Benim bedelime lüzûm olsa karakola gitsin. Yirmi beş sene münzevî bir adam, böyle ihânetkâr insanlarla görüşmek, işkenceli bir azâbdır. Ben sekiz sene, Kastamonu’da bir tek def‘a vâlinin ısrâr ile yanına ve iki def‘a da polishâneye gittim. Burada sebebsiz on def‘adan geçti. Ben daha gidemem. Hem doktordan bir rapor alınız, yoksa bu şehre maddî ma‘nevî zarardır. Hâşiye

سع

154

[223]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Şimdi tam tahakkuk etti ki, zelzele Risâle-i Nûr ile alâkadârdır. Husrev’in, müdâfaâtımda yazılan dört zelzele mes’elesini tasdîk eden bu geceki şiddetli dört def‘a olan zelzeledir. Bana ve nûrlara ve bu memlekete kat‘î bir sûikast eseri olarak, hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak, şahsıma tahkîrkârâne ihânet ve şetmedip Git, ona söyle diyen ve kaymakamın emr-i cebrîsi ile, Hasta da olsa buraya getiriniz diye bekçilere ve jandarmalara emir veren; ve perde altında Afyon’un büyük me’mûruna dayanan Emirdağ zâbıtası, hem burada nûr şâkirdlerinin şevklerine, hem nûrların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı verdiği aynı vakitte, burada böyle hiç görülmemiş bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki, Risâle-i Nûr, bir vesîle-i def‘-i belâdır. Ta‘tîle uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.

Sâniyen: Nûrlara az zamanda çok hizmet eden Mustafâ Usman’ın gāyet tevâzu‘kârâne ve mahviyetkârâne mektûbu, tam onun hâlisâne sadâkatını ve ihlâsını isbat edip on beş senelik hâslara omuz omuza geldiğini gösterir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç