EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

415

Sâdisen: Sabrî kardeşimizin güzel mektûbunun bir parçasıyla, Şinâsî Bey köylü Osmân’ın bir parça mektûbu Lâhika’ya girebilir, diye size leffen gönderiyorum. Sandıklı’da nûrun yeni şâkirdlerinden Hasan Onbaşı samîmî mektûbuna karşı ona ve kendi gibi Nûrcu arkadaşlarına selâm ediyoruz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza selâm ve duâ eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[331]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا بَاقِیًا دَٓائِمًا

Üstâd-ı Eazz-ı Ekremim Efendim Hazretleri,

Ve pek sevgili halâskârımız, bizler şöyle bir kanâate bağlıyız ki, şu zulüm ve zulümât asrında ferâiz-i dînîyeden olan menâsik-i haccı bizzarûre eslem-i tarîk ile îfâ edemeyen ehl-i îmân ve sâhib-i takvâ ve vicdânın her ân mükedder ve muazzebiyetleri arz ve ifadeden vârestedir. Binâenaleyh o sâhib-i şerîat Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerinin ümmetine vedîa olarak bıraktıkları Kur’ân-ı Hakîm ve Fermân-ı Mübîn’in ahkâm-ı celîlesini lâyık-ı vecîhle îfâ ve bihakkın infâzına cansiperâne bezl-i himmet ve ibrâz-ı gayret ve inâyetleriyle arz ve semâvâtı tenvîr ve şenlendiren ve vazîfe-i hilâfet-i İslâmiyeyi bir cihette edâ eden şu zamanda yegâne Risâle-i Nûr bulunduğu, Kur’ân sarâhat derecesinde

416

işâret ve Mübelliğ-i Kur’ân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kuvvetli beşâret ve o Şems-i Cihân Efendimiz’in asm yıldızları mesâbesinde olan ervâh-ı neyyirenin parmakla gösterir derecelerinde ehemmiyetli ta‘rîf ve takdîr ve tebşîr ve tebrîk ve teşcîʻ ve takviye eylemeleri sâbit olduğu hâlde, bu fesâd-ı ümmet zamanında ise mü’minlerin mecrûh ve ma‘lûl kalplerine, o ma‘lûm nûrlar şifâ-yı âcile ve devâ-yı karîbe ve inâyet-i hâssa olarak verilmesi, hakkāniyetine en büyük bir delîl ve cerhedilmez bir sened-i katʻî bulunduğu rayb ü zunûndan beri ve celîdir.

Mâdem şimdi mesdûd bulunan o yola gitmekte niyât ve makāsıd tâib ve müstağfir olmak, o icâbe-i duâya vesîle aramak ve şefâat-i Peygamberiyeden asm hisse-mend olmak قُلْ سٖیرُوا فِی الْاَرْضِ فَسٖیحُوا فِی الْاَرْضِ emr-i celîline mutâvaat ve temessük noktasında neşr-i envâra çalışmak ve ona fedâkârlık yapmak ile husûsiyeti fedâ ile lir-i zâillâh matlûb olan umûm mü’minîn ve mü’minâtın îmânlarını tahkîm ve tarsîn cihetini her şeye tercîh ile sarf-i mesâîyi mahz-ı gāye ve hedef bilmekle aynı sevâp ve ecri kazanmak muvâfık-ı maslahat olmaz mı? Ve öyle hadsiz ecirleri lütuf ve ihsân etmekte مُعْطِی الْمَسْئُولَاتِ olan Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametine ve hazîne-i Rahmet ve ihsânına halel gelir mi? Tarzındaki kanâat-i kemterânemiz mukaārin-i hak olur mu deriz.

Talebeniz Sabrî

417

[332]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Mürşid-i Ekmel ve Rehber-i A‘zam’ım Efendim Hazretleri,

Yâ Rabb, sana nasıl hamd ü senâ edeyim ki, diyârımız ve sâir Diyâr-ı İslâm’da یَدْخُلُونَ فٖی دٖینِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا mantûkunca gözle görülen müntesib-i Kur’ân ve kāfile-i ehl-i îmân, bu zamanda bütün mü’minlerin gözlerini rü’yet-i hakîkatten menʻe çalışan sefîh ehl-i dalâlet ve ahmak mülhidlere ilân-ı muhâlefetle Biz mazlûmlar, nûr istiyoruz. Sen yangın veriyorsun. deyip yıldırım gibi gürleyen, elmas gibi parlayan Müslümanların Allâh, Allâh, Allâh diyerek meydân-ı nûra ve şahîka-i saâdet ve sürûra çıktıklarını görünce intibâha gelen bu bîçâre düşündüm: Câdde-i Kübrâ-yı Nûr bundan başka olamaz. Her gün kerrâtla اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ emr-i celîli ile istediğimiz râh-ı hakîkat, tam inkişâf ve tevazzuh etmiş. Elhamdülillâh deyip ben de o mübârek ve nûrânî kāfileye karıştım. Ve dikkatle bakıp gördüm ki, güyâ asr-ı saâdet-i sâni gelmiş. Zulmet kâbûsu dağılmış, kara kalpler cilâlanmış, parlamış. Hem her bir diyâr-ı İslâm’da اطفال مسلمین saâdet mirkātı olan Kur’ân ve îmân derslerini almaya başlamış olmakla, fikrime bir dikkat, kalbime bir rikkat geldi. Beni bir çok düşünceler aldı. Anladım ki, nûrlu yollarda alâ hâlihî

418

herkes müsâbaka ediyor. Ne yapayım âcizim, tâkatim yettiği kadar tâate devamla beraber, peder ve mâder-i istikbâl olacak olan köyümün çocuklarından bugün yirmi ilâ yirmi beş çocuğa eski yazı ve kıraât-ı Kur’ân’a sa‘y ile ümîd ediyorum ki, şu zamanda can fedâ edercesine çalışan kardeşlerin nezdinde o mübârek hey’etin bir ferdi olabilirmiyim, وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَیُعَلِّمُكُمُ اللّٰهِ sırrına mazhar olabilirmiyim?

Eğirdir Şinâsî Bey köyü Risâle-i Nûr’un en ednâ

ve gāyet hakîr bir talebeliğine nâmzed Osmân

[333]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Merhûm Hasan Feyzî Denizli Kahramanı yerine ve onun fedâkâr ehemmiyetli arkadaşlarının bedeline Ahmed Fuâd’ı ve başta Mustafâ Usman olarak Kastamonu vazîfesini gören Safranbolu havâlîsinde yetişmeye başlayan nûrun fedâkâr ve sebâtkâr kardeşlerimizi, Risâle-i Nûr dâiresi hesabına ve bu memleket nâmına rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Şehîd Hasan Feyzî, kardeşi Büyük Hâfız Alî’nin yanına gidip hayât-ı berzahiyeleri ile nûrun hakîkatleri içinde meʻsûd ve mesrûr oldukları gibi, Şehîd Hâfız Alî’nin

419

hayât-ı dünyeviyesini ve hizmet-i nûriyesini idâme ettiren büyük kıtʻada yazdığı bütün Risâle-i Nûr, onun bedeline Hasan Feyzî sisteminde ve mâhiyetinde olan Ahmet Fuâd’a Mustafâ Usman vâsıtasıyla gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır.

Hakîkaten birden hiç ümîd etmediğimiz hâlde Mustafâ Usman gibi hârika bir sadâkatle ve Hıfzı ve Mustafâ Sungur ve Mustafâ Oruç ve Hatîb İbrâhîm, Abdullâh ve Yalacıklı Emîn Hoca, İbrâhîm, Hüseyin Şükrü, Şevket, Reşâd, Alî gibi ciddî Nûrcuların Ahmed Fuâd ve Mustafâ Usmânla teşrîk-i mesâî etmeleri ve nûrlara sarılmaları güzel bir inâyet-i İlâhiyedir. Ve Denizli Kahramanının vefâtından gelen elemi tamâmen izâle ediyor.

Sâniyen: Size yazmıştım ki, Zülfikār’ın hediyesi on beş olsun. Fakat nûr şâkirdlerinin fazla parası olmayana re’yiniz gibi on banknotla veyâhûd münâsib görseniz bazılara hediyesiz de verebilirsiniz.

Sâlisen: Hulûsî’nin bana gelen mektûbunun birinci yaprağını ve Ahmed Fuâd’ın da işâret olunan kısmını Lâhika’ya geçmek için leffen gönderiyoruz. Hem burada Risâle-i Nûr’un bir talebesi bir hafta sonra bir şâkird, bura şâkirdleri nâmına mübâyaa edilen Risâle-i Nûr ve Zülfikār emânetlerini almak için oraya gelecek. Umûma selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

420

[334]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ

Azîz, Muhterem ve Mübârek Üstâdım,

Buradan yazdığım mektûbuma lütfen ve merhameten cevap verdiğiniz için bu hakîr kardeşinizi o kadar sürûr ve müteşekkir ettiniz ki, ta‘rîfinden âcizim. Hemân Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn gerek zât-ı âlî-i üstâdânelerine ve gerek hânedân-ı nûr ve gerekse ümmet-i Muhammediye için alet-tevâlî yaptığınız duâları ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bu mübârek duâya âmîn demeleri demek olan hidemât-ı nûriyedeki ihlâslı, feyizli ve nûrlu, fiilî duâlarını Nûr ism-i azîmi hürmetine kabûl buyursun, Âmîn derim. Eğer iktidârım olsa, bütün mevcûdât ve zerrât adedince ve onların lisân-ı hâllerini de imdâdıma alıp diyeceğim: Yâ Rab, bizleri nûrlarla nûrlandırmaya vâsıta ettiğin Üstâdımızdan râzı ol. Onun uhrevî kardeşleri olan nûrların şâkirdlerini de Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Mübîn ve o nûrlar hazînesi olan Kur’ân’ın nûrlu tılsımküşâsı olan âsâru’n-nûr ve müellifi hürmetine lütfuna mazhar et. Âmîn.

Kars’taki kardeşlerimiz için yazmakta olduğum Risâle-i Nûr’da tevâfuk çok hayret edilecek hâldedir. Artık şüphe edilemez ki, Risâle-i Nûr’un mümeyyiz bir vasfı ve el ile tutulur, gözle görülür ve yakîn hâsıl edilir bir parlak alâmeti de

421

tevâfuktur. Nûrlara hizmetim, huzûrunuza arza lâyık olacak dereceden çok uzaktır. Gerçi hizmette fütûrum yok, fakat buyurduğunuz vecihle hayırlı şeylerin çok mâni‘leri oluyor.

Nûrlardan bazı mev‘iza tertîp ederek ve hutbenin mev‘iza kısmında cemâate hakāik-i îmâniyeyi iblâğa teşebbüs ettim. Nûrlara müştâk bir hatîb hâfız, fakat çok tekrarlara ve harekelemelere rağmen okuyamıyor. Lillâhilhamd, kemiyet i‘tibâriyle değil fakat keyfiyet i‘tibâriyle inkişâf ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ hükmü tezâhür etmekte. Alâkadârlar ve Risâle-i Nûr müellifinden duâ isteyenler Karadeniz sâhiline kadar vardır. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden aldıklarım mektûblara cevaplarım nûrlardan parçalar ve hulâsalardır.

Uhrevî kardeşiniz duânıza muhtâç Hulûsî

[335]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ مِنَ الرَّسَٓائِلِ النُّورِیَّةِ

Azîz, çok Sevgili, çok Mübârek Üstâdımız Efendimiz,

Nihâyetsiz hamd ü senâ ve şükür olsun ol Allâhu Zü’l-Celâl’e ki, bu karanlık asırda sizin yazdığınız Risâle-i Nûr’u bu mübârek vatan ve bu şerefli millet içinde bulundurmuştur.

422

O nûrlar yalnız bu memleket ve biz Türkler için değil, belki beşeriyyet için de bir hâdî, bir müncî ve bir necm-i münevvirdir.

Evet, Hazret-i Kur’ân’ın en derin esrârını, iʻcâzını, en kör gözlere, en kapalı zihinlere sokan, en katı kalpleri süngerleştiren Risâle-i Nûr’u, bu asırda yaşayan her zîşuûr insanın bir gıdâ-yı rûhî olarak dâimâ beraberinde bulundurması katʻî bir zarûret iken; onu görmemek, duymamak, okumamak, telâfîsi mümkün olmayan büyük bir ziyândır. Okuyup da ruhunu o nûrlara bağlamamak, o nûr sözlere ve o nûrların kaynağı Hazret-i Kur’ân ve onun tercüman ve dellâlına hayrân olmamak kābil değil.

Evet, biz Risâle-i Nûr’u görmeden ve ona şâkird olmadan önce de Elhamdülillâh îmân dolu kalplere sâhip idik. Fakat îmânın zevkini, Allâh kapısına hizmetkâr olmanın saâdetini bize tattıran Risâle-i Nûr’dur. Onun müellifinin hayatını yakînen bilmek ve onun hayatına bakarak hayatımızı ayarlamakla biz îmânımızda kemâl buluyoruz.

Fırtınalı bir mevsimde, bulutlu ve karanlık gecenin zulmetinde, gideceği yolu şaşıran bîçâre hayat yolcusuna şeytanlar da ve şeytânî cinsinden diğer mahlûklar da musallat olursa, onu korkunç uçurumlardan yuvarlayarak esfel-i sâfilîne indirir. İşte o yolcuyu esfel-i sâfilînden kurtaracak, ona ebedî hayatı kazandıracak, onu aʻlâ-yı illiyyîne çıkaracak biricik vâsıta-i necât, bir ucu

423

arş-ı aʻzâma bağlanmış Risâle-i Nûr ipidir. Elhamdülillâh, biz bu nâhiyedeki ehl-i îmân, o nûr ipe sarılmış ve onu son nefese kadar elden bırakmamak azminde bulunuyoruz.

Çok şefkatli Üstâdım efendim, bu defʻa nûra âit mektûblar içerisinde bu hakîr ve bîçâre şâkirdinizden inâyetkârâne elfâz ve ta‘bîrât ile bahseden yazılarınıza baktım. Baktım da, orada kendimi göremedim Ve dedim: Ben kim oluyorum ki, Denizli kahramanı merhûm gibi Üstâdımızın havâssü’l-hâs bir şâkirdinin irtihâl ve zıyâî acısını izâle edebilecek, onun boşluğunu dolduracak derecede Üstâdımız efendimiz’in nazar-ı şefkat ve muhabbetine lâyık olayım.

Evet Üstâdım, nûr hizmetlerinde çok kusûrluyum. ben o mübârek sözlerinizi bir kamçı-i teşvîk ve tahrîk ve hakkımda bir duâ-yı hayır olarak bildim. Nûrun en tembel ve en miskîn bir şâkirdi olmakla da onun hem maddî, hem ma‘nevî hadsiz feyizlerinden hisse-yâb oluşuma milyarlarca, hamd ve şükür ettim. Nûrlara bîgâne kalanlara, o nûr sofralardan nasîbini alamayanlara acıdım. Hele o nûrlara ve onların müellifine karşı hasımâne cebhe tutanların korkunç âkıbetlerinden titredim ve dedim:, Yâ İlâhe’l-Âlemîn, Üstâdımız Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerini bu fânî âlemde sıhhatli, neş’eli ve bereketli ömürle muammer eyle. Âmîn. Müşârun ileyhe zâlimâne ve hasımâne muâmele edenlerin kalblerindeki su-i niyyâtı hüsn-ü niyyâta tebdîl ve tahvîl eyle. Âmîn. Sana ilticâ eden

424

ehl-i nûr ve ehl-i îmândan meded ve inâyet ve nusretini ebede kadar kesme Yâ Rab. Âmîn, âmîn, âmîn. بحرمة سیّد المرسلین. Üstâdım efendim.

Duâlarınıza çok muhtâç duâcınız pek hakîr ve çok kusûrlu şâkirdiniz

Ahmed Fuâd

[336]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Garîb bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma‘lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki: Başım üstündeki sizce maʻlûm levha, nefsimi tam susturduğu hâlde, bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne isti‘mâl eden kör hissiyâtım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkāât ve fıtrî hubb-u hayâttan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyât, benim vefât ihtimâlinden şiddetli bir me’yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs-ı zevk ve lezzetle kalp ve rûhuma tam ilişti. Ne için istirâhat-ı hayâtına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gāyet zevkli ve ma‘sûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür, kendine nûr dâiresinde aramıyorsun;

425

ve ölmeye karar verip râzı oluyorsun? dedi ve dediler. Birden gāyet kuvvetli iki hakîkat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.

Birincisi: Mâdem Risâle-i Nûr’un vazîfe-i kudsiye-i îmâniyesi, benim ölümümle daha ziyâde hâlisâne inkişâf edecek, ve hiç bir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesîlelikle ithâm edilmeyecek, ve rekābeti tahrîk eden hayât-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazîfe devam edecek. Hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdî şahsiyetimin ehemmiyetli rakîbleri ve münekkidleri, o şahsiyeti ithâm edebilir ve Risâle-i Nûr’a ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirirler. Hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire-i nûrâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbetdâr yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.

Hem mâdem nûr şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirâhatini, hem dünya zevklerini, hem lüzûm olsa hayatını nûrun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim, neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?

Hem kat‘iyen bil ki, çok bîçârelerin hayât-ı bâkiyelerini nûrlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyârlık hayatını memnûniyetle bırakmaya lüzûm olsa veya vakti gelse, râzı olmak gāyet lezzetli bir şereftir.

426

İkincisi: Nasıl ki âciz, zayıf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde, on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli za‘fına yardımdan ziyâde, ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyâhûd kendini çok aşağı göstermemek için, gāyet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeye çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi aynen öyle de, ey kör hissiyâtın içine giren nefs-i emmâre Bu âdî şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti‘dâdımın yüz derece fevkinde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda, Kur’ân’ın eczâhâne-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risâle-i Nûr’daki hakîkatlere, o şahıs masdar ve menba‘ ve medâr olamaz. Belki yalnız çok bîçâre ve muhtâç ve Kur’ân kapısında bir sâil ve muhtâçlara yetiştirmeye bir vesîle olduğum hâlde, nûrun muhlis ve hâlis, sıddîk ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyâtlarını incitmemek ve nûrlara karşı şevklerine ilişmemek ve üstâd nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hâtırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu‘lara mecbûr olmamak için ve yirmi sene tecrîdin verdiği tevahhuş için, hatta dostlarla dahi hizmet-i nûriye olmazsa görüşmeyi terkediyorum ve etmeye rûhen

427

mecbûr oluyorum, Ve tekellüfe ve kıymetimden ziyâde kendimi göstermeye ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfî kendini büyük göstermek ve vakār perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim, meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.

Ey nefis Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyât Binler dünyevî zevki alsan, bu vaz‘iyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzîdeki ahbap, âdetâ güyâ beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmaya mecbûr oluyorum. Elbette bu ihtiyârlık ve yalnızlık hayâta, berzah hayât-ı ma‘neviyesi bin derece müreccahtır, diye bu iki hakîkatle hadsiz şükür olsun o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalp ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu. Hatta damarlarımdaki maddî hastalık da gāyet hafifleşti.

Elhâsıl: Ölsem, vazîfe-i nûriye daha ziyâde ihlâs ile rekābetsiz, ithâmsız inkişâf eder. Hem bu zamanda aramadığım cüz’î, muvakkat zevk ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât-ı nûriyeden gelen lezzet bedeline, çok ağır ve soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfurûşluk zahmetlerinden ve tasannu‘ zararlarından kurtulmak vardır.

428

Hem bu senede bir def‘a ey nefs, rûh ve kalp ile beraber çok müştâk olduklarınız, eski zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbapları ve müfârakatlerinden çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için beraber, kısmen hakîkaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzîde gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli ve müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbâbı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaz‘iyet almış. Daha o ahbapsız yerleri görmek istenilmez. Onun için bu hayat ve bu dünya, bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl-i izzetle, Allâh’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden,

hasta fakat tam mesrûr kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Yukarıdaki Elhâsıl ile başlayan kısım beş maddelik levhaya ilâve edilmiş.

[337]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizleri ve umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini ve bilhassa Medrese-i Nûriyenin

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç