EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

12

Bu ma‘sûm Kâzım’ın babası sekiz sene sadâkatle Saîd Nûrsî’ye hizmet edip birinci safta nûrlara şâkird olmuş. Lâhika’ya girsin.

(166)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek Muhterem Üstâdım Hazretleri, Ced ve Ecdâd, Ana ve Babamdan Sevgili Üstâdım Efendim, Bilhassa arz-ı ta‘zîmlerle mübârek dest ve dâmen-i fâzılânelerini öperim. Azîz Üstâdım, şimdiye kadar noksân bir düşünce, bendenizi şu tarîk-i müstakîm ve münevverden geri bıraktı. O hatâm da şudur ki: Askerliğimin yakınlaşması dolayısıyla hem o hizmeti yapmak, hem vazîfe-i dîniyemi ârızasız bir şekilde edâ edebilmek, hem bir san‘at ile mücehhez olmak âmâlıyla, Ankara’ya öyle bir fabrikaya mukaddimâ gitmiştim. Bizim o hareketimizin yanlış olduğunu, oradan işe nihâyet verdirilmek ve hakîkî maksada şurû‘ etmek için Cenâb-ı Rabb-i Mennân, menba‘-ı nûr olan Barla’mıza gönderdi ve nûrlara kavuşturdu. Şimdi kemâl-i hâhişle deryâ-yı nûra dalıp yüzmeye, hayrı-şerri, hakkı-bâtılı sezmeye Lillâhi’l-hamd başladım. Ve nihâyetsiz füyûzâta müstağrak oldum ki, sabahtan akşama kadar yazıyorum, durmuyorum. Gün begün şevkim tezâyüd ediyor. Hatta açlığımı da hissedemiyorum.

13

Yalnız namaz vakti şu çok ticâretli harmanı bırakıyorum. Askerliğim gelinceye kadar İnşâallâh Asâ-yı Mûsâ’yı da ikmâl etmeye çalışacağım.

Sevgili Üstâdım, ilk matla‘-ı nûr olan memleketimiz şu bir iki sene evvele kadar maalesef devr-i fetrete benzer bir hâle gelmişti. Şimdi ise o zulmetli bulut altında mahkûm ve mağlûb gibi görünen memleketimizde, Nûrculuk şâyân-ı iftihâr bir şekilde parladı ve tecessüm etti. Aleyhdâr gibi görünen bir kısım şahıslar Risâle-i Nûr’a toz bile konduramaz bir hâle geldiler. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Şâyân-ı hayrettir ki, dindârlara, husûsiyle Nûrculara yapılan taarruzlar, yegâne şems-i Kur’ân’ı peyderpey sislendirmek ve söndürmek emeliyle o azîm cinâyet irtikâb edildiği hâlde, Cenâb-ı Kibriyâ kat kat bir şevk ve sarsılmaz bir gayret ile hadsiz tâlipleri ihsân buyurarak, o niyet-i fâside ve makāsıd-ı kerîheyi akîm bıraktı. Bir şem‘a ki, Mevlâ yaka. Üflemekle sönmez. Kıt‘a-i ma‘nîdârını hâtırlattı.

Âciz bir talebeniz, Barla’da Muhâcir Hâfız Ahmed mahdûmu Hâfız Mustafâ Kâzım

Mâşâallâh, Kâzım tam mükemmel konuşuyorsun. Ben merâk ettim, acaba bu güzel yazı ve ifade senin midir? Ben orada iken sen küçük bir çocuk idin. Şimdi elli yaşında, müdakkik, muhâkemeli bir Nûrcu tarzında hissettim.

Saîdü’n-Nûrsî

14

Hanımların bir Husrev’i olan Âsiye’nindir. Lâhika’ya geçsin.

(167)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdım Efendim,

Nûrlu ellerinizden öper, râhatsızlığınızın tamamıyla şifâsını âcizâne niyâz etmekteyim. Mevlâm güzel eyler İnşâallâh. Müsâadenizle, ebedî hayatıma göçmeden yazmaya mecbûr oldum. Dünya çileleri, mâsivâlar dolayısıyla taklîdde kaldım. Lâyıkıyla kul olup ma‘bûdumu bulamadım. Hazret-i Kur’ân’ın nûrlarıyla nûrlanıp, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz’e lâyıkıyla ümmet olamadım. Pîr-i pîrânın bendesi olup, istiğfâr suyuyla pâk olamadım. Maksadım, güzel ömrüm boşa gitmeden yüksek himmetiniz, yüce yüce duâlarınız ile yazdıklarıma nâil olurum ümîdiyle teselli olmaktayım. Sizi Rabbü’l-Âlemîn’e emânet ederim.

Kardeşiniz Âsiye

15

(168)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Mustafâ Usman’ın mektûbunu, çizgiler ortasındaki kısmı, nûrların tevessu‘una dâir olmasından Lâhika’ya girsin. Hem o güzel hattıyla yazdığı Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı bana göndermesine mukābil, benden benim tashîhimden geçmiş bir diğer nüshayı istiyor. O hangi vâsıta ile gönderse, biz de ona göndereceğiz. Hakîkaten o ve rüfekāları nûrlara tam bağlı ve çalışıyorlar. Husûsî mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.

Sâniyen: Yeşil Sâlih buranın kaymakam makāmı vâsıtasıyla bana mektûblar yazdığı sebeble, sorduğu suâller bir parça onları okşamak için, bir kısmı ehemmiyetsiz ve bir kısmı da cevâbı zâhirdir. Bu zât hakîkaten bizimle ziyâde alâkadârdır. Şimdi bu dakîkada çalışkanlardan Hasan’a yazdığı bir mektûbunu gördüm. İçinde diyor: Saîd için ben reîse ve başvekîl'e mektûb yazacağım.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîd Nûrsî

16

Nûrlara az zamanda çok hizmet eden Mustafâ Usman’ın mektûbudur.

(169)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstâdım,

Safranbolu’daki faâliyet-i nûr, nûrun sâha-i intişârının diğer cepheleriyle mukāyese edilirse bir derece de ehemmiyetsiz bir hâlde ise de, Hakkın lütfuna ve bir çekirdekten binler tane vermek inâyet ve hikmetine dayanarak ve nûr sâhasının vaktiyle ilim ve irfân menba‘ı olan bu memleketimizde de tevsî‘ine, kabûlü muhakkak olan duâlarınızı talep niyetiyle bir mikdâr ma‘lûmât veriyoruz.

Evet, azîz Üstâdım. bizler de her taraftaki kardeşlerimiz gibi nûrun ma‘nevî fütûhâtını memleketimizde küllî olarak müşâhede ediyoruz. Bu husûsta talebeler üzerindeki tasarruf, imdâd, inâyet, vikāye, muhâfaza, safvet-i kalb, cem‘iyet-i hâtır, nefy-i havâtır, devâm-ı huzur, mücânebet-i ahlâk-ı seyyie, mukāranet-i a‘mâl-i hasene vesâire vesâire gibi lütuflarından bahsi zâid görüyorum.

Umûmî olarak ise, memleketimiz nûrun dâiresine dâhil olalı herkeste ibâdât ve tââte devamlı bir meyil ve arzu, husûsen çocuk ve büyüklerde ve çocuğuna ilk îmân dersini verecek, İslâm’ın binâsının temelini yavrunun kalbine

17

atacak olan analarda, hatta bizzât gördüğüm torun sâhibi olmuş da Kur’ân’ı öğrenmemiş veyâhûd unutmuş olan nenelerde Kur’ân okumaya ve öğrenmeye bir gayret var ve öğreniyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Azîz Üstâdım, erkeklerin gaflet ve saptığı şu devirde kadınların çobanı oyuna daldığından, sefâhet ve rezâlet nisâ sürüsüne saldırdığı bir hengâmda, henüz kalpleri ölmemiş ve ekseriyeti teşkîl eden mü’minât Ey nisvân Hayât-ı bâkiyenizi öldürmekle kalmıyorsunuz. Allâh’ın fıtrat-ı İslâmiye üzere yedlerinize emânet ettiği ve canınızdan çok sıyânet ettiğiniz, gözbebeğiniz yavrularınızı elinizle öldürüyor, hayât-ı bâkiyelerini mahvediyor, ateşe ellerinizle atıyorsunuz. Bu yüzden ayrıca şiddetli azâba giriftâr olacaksınız nidâ-yı gaybîsini duymuşlar gibi mevlidler vesîlesiyle toplanarak, devamlı sûrette va‘z ve nasîhatler ile birbirlerini intibâha da‘vet etmeleri ne ile te’vîl edilebilir? Kim bunun nûrun fütûhâtı olmadığını şu acîb devirde iddiâ edebilir?

Hatta evlerde Kur’ân hocalığı yapan müteaddid kadınlara ilâveten, bir de resmen bir Kur’ân dershânesi açılmasına bazı ashâb-ı vicdânın gayreti ve bu vazîfenin ehemmiyetli bir nûr talebesine teklîfi ve onun da müsâade edilirse kabûl etmesi, nasıl nûrun fütûhâtı değildir diye inkâr edilir?

Azîz Üstâdım, bu hâller böyle olmakla beraber, Husrev ve Tâhirî Efendiler

18

kardeşlerimizin gayret ve himmetiyle memleketimize hediye edilen Sözler’in tamamını ve Lemʻalar’ı devamlı sûrette müştâklara ve lâyık olan ellere veriyoruz. Hayranlıkla okuyorlar. Bunlar arasında ara ara yazanlar da var. Hatta tekāüde sevk edilmesiyle beraber dâire-i nârdan kurtulup, dâire-i nûra dehâlet eden bir muallim kardeşimiz Mehmed Efendi, Sözler’in on sekizini yazdı. Asâ-yı Mûsâ’da da Dördüncü Hüccet-i Îmâniyelerde çok devam ediyor. Elhamdülillâh, evvelce ziyâretiniz şerefine nâil olanlar, umûmen râbıta ve alâkalarını şiddetle muhâfaza ediyorlar, okuyorlar. Bazısı da ara ara yazıyorlar. Devamlı yazanları da var, Elhamdülillâh.

Sevgili Üstâdım, müştâklar arasında hâlen asker bulunan, Kur’ân hurûfâtı bilmediğinden nûrun derslerinden ancak dinlemekle istifâde edebilen ve sırf bu dersi almak için ara ara izinli gelen Zühdü isminde bir kardeş var. Bu çocuğu memleketimizin bir küçük Alî’si olacağını inanıyorum. Aşk ve şevki ve râbıtası çok kuvvetli ve ziyâdedir. Yazı ve Kur’ân öğrenmesi için duâlarınızı niyâz eylerim. Bu çocuğun babası da okuyor, belki annesi de. Çünkü anası kadınlara va‘z ve nasîhat eden bir sâlihadır. Ara ara bizden kitab alıyorlar. Her hâlde nûr dâiresine tamâmen girmeleri matlûb olan bir âiledir ki, hâneleri memleketimizin bir Medrese-i Nûriyesi olabilir. Bu husûsta duânızı yalvarırım.

Hizmetkârınız, niyâz-mendiniz Mustafâ

19

[170]

Yeşil Sâlih’in Çalışkan Hasan’a Üstâdımız hakkında yazdığı mektûba mukābil Üstâdımızın yazdığı mektûbudur.

Azîz Kardeşim Hasan Efendi Sen benim tarafımdan kıymetli kardeşimiz Mehmet Sâlih Efendi’ye yaz ki, ben ölünceye kadar onun bu insaniyetini unutmayacağım. Ve ona çok minnettârım ve çok selâm ve duâ ederim. Fakat ben her sıkıntıya karşı tahammüle karar vermişim. Hem ben iyiliği o reîslerden beklemiyorum. Hem İstanbul’a giden Tâhirî, benim tarafımdan Yeşil Sâlih’e canlı bir mektûbdur.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[171]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Tâhirî’nin İstanbul’a gitmesi, İnşâallâh hayırdır. Ve Husrev’in pek çok vazîfelerini tamâmen yapması, kanâatim geldi ki, Barla’da bulunduğum zaman bütün yazanların tashîhâtını ve te’lîf hizmetini yapmakta tahakkuk eden büyük inâyet ve hârika muvaffakiyet, aynen Husrev’de ve yardımcılarında dahi numûnesi var.

20

Sâniyen: Tâhirî’nin Hâşiyecik Denizli hapsinde unutulmaz, hâlisâne hizmeti ile ve nûrlara sarsılmaz sadâkatiyle ve yanılmaz zekâvetiyle ve çekilmez bahâdırlığıyla, dâire-i nûrda ehemmiyetli makāmı için, bütün bu def‘aki mektûbunu Lâhika’ya geçirdik. Başta nûrun şâkirdlerinden vâlidesi Zübeyde olarak, akrabasına ve rüfekāsına selâm ederim. Cenâb-ı Hakk onlardan ebeden râzı olsun. Âmîn.

Sâlisen: Neslen Kureyşîlerden Ahmed Kureyşî, muhterem pederiyle ve ammi-zâdesi Ahmed ile nûrların hâs nâşir ve talebelerinden olması, o havâlî şâkirdlerinin nâmına nûrlar hakkında güzel manzûm fıkraları Lâhika’ya girdi. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin. Âmîn.

Râbian: Eğirdir kasabasında, isimlerini yazmadığım gāyet ehemmiyetli kardeşlerimiz var. Onlara ve Mehmed Sabrî gibi büyük santrale istinâden ve Sabrî’nin yazısına benzettiğim dikkatli ve güzel ifâdeli bir mektûbu çalışkan ve ciddî kardeşlerimizden Çilingir Alî’den aldım. Onun arzusuyla aynını Lâhika’ya geçirdik. Ona ve onu çalıştırana Mâşâallâh ve Veffekakumullâh deriz.

Hâmisen: Bu def‘a tekrar Yeşil Sâlih, Târihçe-i Hayât’ıma âit eski ve yeni hapsimize ve te’lîf olunan nûrlara dâir on ehemmiyetli suâlleri soruyor. Tâ yazmakta

21

olduğu bu asrın târihçe-i ulemâsının içinde yazsın. Ben ise şimdi başımı kaşıyacak kadar vakit bulamıyorum. Sizler ve Feyzî ve Abdülmecîd ve Salâhaddîn gibi nûrlar noktasında hayâtımı bilen ve tedkîk edenler; ve İhtiyâr ve Âyet-i Hasbiye ve Târîhçe-i Hayât ve eski ve yeni Müdâfaât risâleleri cevâb versinler. Yeşil Sâlih’e karşı sahîfedekini yazdım. Siz de ayrı bir cevâb yazarsınız. Umûma selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Şehîd Merhûm Hâfız Alî’nin mübârek refîka-i ebediyesi Ümm-i Hânî’nin kendi yazdığı ve bize hediye ettiği Onuncu Söz’ün zeyilleriyle her bir harfine mukābil, hem ona, hem o şehîde binler rahmet ve hasenât defterlerine yazılsın. Âmîn. Yeşil Sâlih’in suâllerini size gönderdik.

Üstâdımızın Yeşil Sâlih’e yazdığı mektûbdur.

[172]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk, Âlîcenap Eski ve Yeni Kardeş Yeşil Sâlih,

Benden, sergüzeşt-i hayatıma âit sorduğun maddelere gāyet kısa ve mücmel

22

işâret edilecek. Bir zaman sonra İnşâallâh başkalar îzâhla cevâb verecekler. Fakat târîhe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdî şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek, ne isterim ve ne de liyâkatim var. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrederim ki, beni bana beğendirmemiş. Dehşetli kusurlarımı bana göstermiş.

Hem insanlara kendini bildirmek, bir şöhretperestlik olmasından; bir enâniyet, bir hodfurûşluk, bir riyâkârlık ihtimâli var. Bu ise bizim gibilere tam zarardır.

Hem ben, mâdem bu asırda maddeten ve ma‘nen münferid yaşamaya ve hayât-ı ictimâiyeden çekilmeye mecbûr olmuşum; elbette hakkım yoktur ki, hayât-ı ictimâiyeyi geçirenler içinde târîhe binip istikbâldekilere görüneyim. Yalnız bu cihet var ki, Risâle-i Nûr’un, bu vatana ve bu millete pek büyük menfaati, mahkemelerin ve ehl-i vukūfların müttefikan kararlarıyla tahakkuk etmiş. Bu nokta-i nazarda, benim ehemmiyetsiz, bîçâre, perişan, çok kusûrlu şahsiyetim değil, belki yalnız Kur’ân’ın malı ve meâli olan Risâle-i Nûr nâmına, sizin suâllerinize cevâb için ben işaretler ederim, sonra da Risâle-i Nûr ve şâkirdleri îzâhla cevâb versinler.

Evvelâ: Otuz sene evvelki hayâtımın tarihçesini merhûm Abdurrahmân yazmış, tab‘edilmiş.

23

Sâniyen: Risâle-i Nûr’un zuhûr zamanının bir nevi‘ tarihçesi, Eskişehir hapsi’nin müdâfaanâmesiyle Denizli hapsindeki müdâfaa risâleleriyle İhtiyârlar Lemʻası ve Âyet-i Hasbiye Risâlesi ve On altıncı Mektûb la Hücûmât-ı Sitte ve İşârât-ı Selâse ve İşârât-ı Seb‘a risâleleri gibi nûr eczâları, suâllerinize tafsîlen cevâb vermek için mahkeme bana iâde ettiği ve şimdi elimde bulunmayan risâleler, bir zaman elinize gelecek. İnşâallâh sizi hiç unutmayacağım. Bu hâlimde bu alâkadârlığınız, benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi. Allâh senden râzı olsun, Âmîn

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(173)

Yeşil Sâlih’in Üstâdımızdan sorduğu on bir suâlidir.

Muhterem Üstâd,

Sizin hakkınızda Şâir Merhûm Mehmed Âkif Bey ile Dârü’l-Hikmetü’l-İslâmiye a‘zâlığında bulunmuş olan Merhûm Şevket Efendi’den dinlediğim kıymetli notlarım vardır. Hâl tercümenizi o zâtlardan duyduklarımı yazmak mecbûriyetinde kaldığım için lütfen suâllerime kısa kısa cevâb yazınız. Kendi nâmına yazacağın hâl vasiyetnâmenizi arzu ettiğin kadar mufassal yazmakta emir sizindir

Mehmed Sâlih Yeşiloğlu

24

Suâl: 1Hangi târihte ve nerede Cenâb-ı Hakk sizi dünyaya getirdi?

2Baba ve büyükbabanızın adı ve mesleklerini lütfen yazınız?

3Kimlerden, nerede ders okudunuz? Ve nerede kimlere ders okuttunuz?

4Van’da, Van Vâlîsi Tâhir Paşa’nın evinde ne kadar kaldınız? Ve o zâta ne okuttunuz? Meşrûtiyet’in ikinci senesinde Erzurûm’a vâli olarak gelen Tâhir Paşa merhûm, bir ramazân iftârında, sofra başında sizin mezâyânızdan uzun uzadıya bir şeyler anlatmıştı.

5Meşrûtiyet’in i‘lânından kaç ay evvel İstanbul’a geldiniz? İttihâdcılar, halka nasihat için sizi Selânik’e götürmüşlerdi. Selânik’ten sonra sizi Rumeli’de hangi şehirleri gezdirdiler?

6Balkan Harbi’ne iştirâk ettiniz mi?

7 Umûmî harpte nerede esîr oldunuz? Ruslar size hangi şehirlerini gezdirdiler? Hakkınızda ne gibi muâmele yaptılar? Tazyîkte, hakārette bulundular mı

8 Esâretten hangi târihte İstanbul’a geldiniz? Hangi târihte, Dârü’l-Hikmetü’l-İslâmiye aliyesine a‘zâ oldunuz?

9Millet Meclisi’nin ilk devresinde Ankara’ya geldiğiniz zaman evvelâ hürmete, bir hafta sonra da meclisin teneffüs salonunda ve soba başında abdest, namaz, Cenâb-ı Hakk’tan yardım isteyiniz, sözlerinizden dolayı reîs-i cumhûrla

25

münâkaşadan sonra, Ankara’dan uzaklaştığınızdan ne kadar sonra ilk olarak nereden nereye nefyedildiniz? Ve ol vakit diyânet riyâseti tarafından, bir emre müsteniden size vâizlik nâmıyla elli lira maaş tahsîs edilmiş iken, bu maaşı neden kabûl etmediniz?

10Hangi şehir veya kasabada menfî iken, yazdığınız kitablar bahânesiyle Eskişehir’e sevk ve mahkûm edildiniz? Ve kaç sene hapiste kaldınız? Ve hapisten çıkarıldıktan sonra nereye nefyolundunuz?

11Kastamonu’dan kimin ihbârıyla hükûmet sizi Denizli cezâevine sevketti? Kaç ay hapishânede kaldınız? Hapsinize sebeb olan kitablar tedkîk olunup, muzır olmadıkları anlaşılmakla, hükmen serbest bırakıldıktan sonra, o hayatınızın mahsûlü olan âsârınız size iâde edildi mi?

Lütfen pek kısaca bu suâllerin cevâbını yazınız.

Nûrların bir kahramanı ve bir Husrev’i olan Sâdık’ın bu fıkrası, gerçi haddimden pek çok ziyâde makām vermiş, fakat onun fevkalâde tavsîfâtı hem duâ-yı ma‘nevî, hem hakîkî üstâdı olan Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl edip, Lâhika’ya geçirdik.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç