
SAYFA 360
Bu fıkra Hasan Feyzî’nin nûr hakkındaki uzun mektûbu başında yazılsın. Biz de yazdık.
[311]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Risâle-i Nûr hakkında yazılan bu uzun ve hakîkatli mektûbu yazan merhûm Hasan Feyzî kardeşimiz, aynen Şehîd Hâfız Alî misüllü bir mektûbunda dediği gibi:
Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak
Dediği tasdîken, Üstâdına bedel şehîd olup, kardeşi Büyük Hâfız Alî’nin yanına gitmiş. Bu zât-ı zülcenâheyn, ehl-i kalb ve gāyet yüksek bir ehl-i ilim ve hakîkat, otuz senelik muallimlik perdesi altında îmâna hizmet etmiş. Ve on seneden beri Risâle-i Nûr’u elde edip gizli perde altında çalışmış. Sonra da iki sene zarfında doğrudan doğruya Risâle-i Nûr’un yüksek hakîkatlerini ve kemâlâtını çekinmeyerek rûh u cânıyla herkese i‘lân etmiştir.
Cenâb-ı Hakk Risâle-i Nûr’un her bir harfine mukābil onun ruhuna ve âlem-i berzahtaki Nûrcu arkadaşlarının rûhlarına binler rahmet eylesin. Âmîn. Âmîn. Âmîn.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 361
Azîz, Sıddîk kardeşlerim, bunu Sâlih Yeşil’in uzun bir mektûbuna cevâben yazdığım ve ona gönderdiğim bir mektûbun sûretidir. Yazmaya bir sebeb de bir gün evvel rüyada uzun bir mektûb ile ehemmiyetli meşgūl olmamın aynen ta‘bîri çıkmasıdır.
[312]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşim ve bu fânî dünyada Hamiyetli ve Ciddî bir Arkadaşım,
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlûmiyet hâletimde şefkatkârâne ciddî alâkadârlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım ve âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
Sâniyen: Mesleğime ve Risâle-i Nûr’dan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayâtıma da münâfî olarak, sırf senin hâtırın ve merâk ettiğin ve bu def‘aki uzun mektûbun için vaz‘iyetime ve zâlimlerin işkencelerine âit birkaç maddeyi beyân edeceğim. Birincisi: Otuz sene evvel Dârü’l-Hikmet a‘zâsı iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dârü’l-Hikmet a‘zâsından Seyyid Sa‘deddîn Paşa dedi ki: Kat‘î bir vâsıta ile haber aldım, kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi,
SAYFA 362
senin bir eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi, yani zındıkayı, dinsizliği bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız diye, senin i‘dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et. Ben de تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ ecel birdir, tegayyür etmez dedim.
İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü‘ etti, hem benimle mücâdelede her bir desîseyi isti‘mâl etti. İki def‘a imhâ için hapse ve on bir def‘adır beni zehirlemeye çalışmışlar. Şimdi on dokuz def‘a oldu. En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekîli’ni ve Afyon’un sâbık valisini ve Emirdağı’nın sâbık kaymakam vekîlini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti‘mâl etmeleridir. Benim gibi zayıf, ihtiyâr, merdümgirîz, fakîr, garîb, hizmete çok muhtâç bir bîçâreye o üç resmî me’mûrlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki, bir me’mûr bana selâm etse, haber aldıkları vakit değiştirdikleri için, câsûsluktan başka hiç bir me’mûr bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde, inâyet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehâlete mecbûr etmedi.
İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da dîvân-ı riyâset’te Mustafâ Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hükmü merdûddur. Yüzüne
SAYFA 363
şiddetli mukābele ettiğim hâlde, bana karşı ihânet ve hakārete cesâret edemediği hâlde, burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihâneti ve hakāreti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes’ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet-i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tetkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp Hâşiye bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek, merkezî hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar:
SAYFA 364
Birisi: Eskiden beri ihâneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes’ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet-i İlâhiye ile, nûr şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilaç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve ma‘nevî zehrin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiç bir târihte, hiç bir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde, damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdî tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtâr edildi ki, bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların her birisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve ma‘nevî cehennemlere ma‘rûz kalacaklar. Senin intikāmın, bin def‘a ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı, aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i‘dâm-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allâh ıslâh etsin dedim.
Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgūl olup, yalnız beni ta‘zîb etmeleri, Nûrculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
SAYFA 365
Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise:
Evvelâ: Biz îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmaya Kur’ân’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmetle yâdedilecektiniz dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim Biz, insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza âit hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestliğin câzibedâr bir hodfurûşluk olan, tarihlere şa‘şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur’ân’ın feyzinden gelen ve i‘câz-ı ma‘nevîsinin lemeâtı olan ve hakîkatlerinin tefsîri bulunan ve tılsımlarını açan Risâle-i Nûr’un revâcını ve herkesin ona ihtiyâcını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdîr etmesini ve onun pek zâhir ma‘nevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün
SAYFA 366
dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz.
Şahsıma âit ehemmiyetsiz ve cüz’î bir maddeyi hâşiye olarak beyân ediyorum:
Mâdem Receb Bey, Kara Kâzım seninle dost ve zannımca Eski Saîd’le de münâsebetleri var, onlardan iyilik istemek değil, belki bana karşı selefleri gibi ma‘nâsız, lüzûmsuz tazyîk ve zulme meydan vermesinler. Hakîkaten buranın maddî ve ma‘nevî havasıyla imtizâc edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkāmetgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir hâlde hayâtımı geçiriyorum. Bazen bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter. Zâten iki sene mahkemelerin tetkîkātıyla ve aleyhimdeki münâfıkların plânları akîm kalmasıyla kat‘iyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve nûrlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sâhib olsam, belki tebdîl-i hava için mu‘tedil havası bulunan bu kazânın bazı köylerine gitmeme müsâadekâr bir iş‘âr burada olsa, münâsib olur. Size ve oradaki nûr dostlarına çok selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 367
[313]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Merhûm Şehîd Hasan Feyzî’nin اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ ile başlayan uzun mektûbunu bir parça ihtisâr ettim. Bazı yerlerini çizgiler içine aldım. Sakın etrafına çizgiler çekilen kısım yazılmasın. Mütebâkîsini hem Asâ-yı Mûsâ, hem Zülfikār Mecmûaları’nın âhirlerinde ilhâk edebilirsiniz. Husûsen makine mahsûlâtının âhirlerinde olsa ve münâsib gördüğünüz tarzda veya daha muhtasar olarak ilhâk edersiniz.
Sâniyen: Antalya’daki eski ve yeni Nûrculara çok selâm ediyorum. Ve o şehirle çok alâkadâr olduğum ve harekât-ı nûriye orada böyle başlaması beni çok sevindirdi. Allâh’a çok şükrediyoruz.
Sâlisen: Makine ile çıkan mecmûaların başında yazılacak fıkra şudur: Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli Mahkemeleri ve ehl-i vukūfu tetkîkten sonra hem berâetimize, hem umûm Risâle-i Nûr eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni‘ yoktur. Bana verilen Risâle-i Nûr’dan birisi, bu mecmûanın eczâlarıdır.
SAYFA 368
Râbian: Zülfikār'ın Isparta’da hem mekteplerde, hem câmi‘lerde dîn lehindeki icrââtlar, ma‘nevî fütûhâtı sayılabilir. İnşâallâh Isparta nasıl nûrların medresesi olmuş, başka vilâyetlere de ders veriyor, İnşâallâh şeâir-i İslâmiyede de birinci hüsn-ü misâl ve numûne-i imtisâl olacak.
Bir Hâşiye: Ehl-i siyâsete hiç bakmadığım hâlde bugün tesâdüfen kulağıma girdi ki, câmi‘leri kaldırmak için mecliste, bir kısım meb‘ûslar çalışmışlar. Aynı vakitte beni tesmîm ve Hasan Feyzî’nin ölüm hastalığı tesâdüfe benzemiyor. Bu üç sûikast aynı zamanda birbiriyle alâkadâr görünüyor. İkisi şimdilik akîm kaldı, birisi bir kahraman aldı
Saîdü’n-Nûrsî
Husrev’in mektûbunda bu fıkra Dârü’l-Fünûn ismi üniversiteye tebeddülünden müjdeli bir ma‘nâya dâir olmasından Lâhika’ya girsin.
Üniversite kelimesinin nûr ve nûrsî ismiyle münâsebeti beyân edildiğinden, bu âlî mektep, nazarlarda yükselen bu âlî levhasıyla diyor ki: Şimdi ben bana bakılmayan eski ismimi bıraktım. Çoktan beri âh edip hasretini çektiğim ey nûr, senin ismini aldım. Garbın nûrunu boğan zulmetleri içinde inleyerek seni beklerdim. İşte bugün silkinip o zulmetten işrâk eden nûruna vuslat için şarka koşup geldim. Biraz bana dikkat etsen, ismimin ortasında
SAYFA 369
nûr ismini görürsün. Daha biraz dikkat edip ilerilesen, Nûrsî lakabını çabuk bulursun. O Nûrslu nûrun, nûrlu Üstâdına bana gelen binlerle zekâlı genç ezelden meftûn یَا رَبَّنَا یَا نُورَ النُّورِ یَا خَالِقَ النُّورِ Nûrslu Saîd kulunla verdiğin nûruna beni kandır. Bir parça refâh için âh eden evlâd-ı vatanı nûrunla refâha kandır. diyor.
Çok kusûrlu talebeniz Husrev
[314]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu şiddetli maddî ve ma‘nevî kışın, sıkıntılı maddî ve ma‘nevî hastalığı vaktinde dünyadan müfârakat ve pek çok alâkadâr olduğum Nûrcu kardeşlerimden iftirâk ihtimâlinden gelen elemler beni sıkarken, birden sıddîk Süleymân, nûr santrali Sabrî, umûm o havâlîdeki kardeşlerim nâmına ve nesebî akrabalarımın da hesabına, Abdülmecîd ve Abdurrahmân ma‘nâsında buraya geldiler. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum. Onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilaç oldu. Ben de buradaki âdetime muhâlif olarak ne olursa olsun yanıma da‘vet ettim, geldiler. İki üç
SAYFA 370
sâat kadar tam bütün merâklarımı, husûsen Barla’daki dostlarımın hâllerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrûrâne bir seyâhat-ı ma‘neviyeyi hayâlî yaptık. Ondan bir ferah, bir inşirâhla elîm sıkıntılarım zâil oldu. Onları bir iki gün burada bırakmak isterdim. Fakat bu fenâ zaman ve buranın evhâmlı vaz‘iyeti müsâade etmedi. Bu iki kardeşimizi, umûmunuzun hesabına kabûl ettim. Ve kendime bedel, umûmunuza iki canlı mektûb olarak gönderdim.
Sâniyen: İkinci gün, çok ziyâde merâk ve alâka peydâ ettiğim Dârü’l-Fünûn gençlerinin, üniversite talebelerinin nâmına, şimdiden dokuz tane hakîkî Nûrcu ve küçük Salâhaddînler ve Abdurrahmânlar nev‘inde Dârü’l-Fünûn’un tenvîrine ciddî çalıştıklarını bildiren bir mektûb aldım. O küçük Abdurrahmânlar ise, Mustafâ Oruç, Konyalı Ziyâ ve Sabrî’nin mahdûmları Feyzî ve Mehdî ve Bahâeddîn, Abdurrahîm ve Kastamonulu Ömer ve Azîz ve Şükrü ve Sabrî gibi ciddî genç Nûrcular, nûrlara sâhib olmaları, merhûm biraderzâdelerim Abdurrahmân ve Fuâd yeniden on tane olarak dünyaya gelip vazîfe-i nûriyeye başlaması gibi beni hem sevindirdi, hem hastalığımı da hafifleştirdi.
Sâlisen: Zülfikār’ın muvaffakiyetle makine ile hitâma yakınlaşması, Nûrcular belki bütün memleket için bir saâdettir. Bu saâdeti elden kaçırmamak için, ne kadar ihtiyâtlı tedbîrler varsa yaparsınız. Eğer farz-ı muhâl olarak, İnşâallâh olmaz
SAYFA 371
Âyetü’l-Kübrâ’ya yapılan tecâvüz gibi bir arama olsa, bütün nüshalar tecâvüze ma‘rûz kalmasın. Gerçi şimdi tecâvüz etmezler ve edemezler, belki musâlahaya çalışıyorlar; fakat gizli zındıklar, kendilerini istikbâlin lâ‘netinden kurtarmak için, elbette bahâneler arıyorlar ve hüküm ellerinde bulunanları aldatıyorlar. Onun için, hıfz ve inâyet-i İlâhiyeye tam i‘timâd ederek ihtiyât edilmeli. İnşâallâh Zülfikār kendini tecâvüzden muhâfaza edecek ve mütecâvizlerin başını ya dağıtacak veya îmâna getirecek.
Râbian: Zülfikār’dan sonra, ya ma‘nevî Târîhçe-i Hayât Mecmûası başında Asâ-yı Mûsâ’daki Sekizinci Hüccet-i Îmâniye olan Münâcât ve âhirinde on ikinci notadaki hazîn münâcât olarak; veyâhûd İnebolu, mâdem Asâ-yı Mûsâ’yı yeni hurûfla yazıyorlar, siz de eski hurûfla Asâ-yı Mûsâ’yı makine ile yazarsınız. Tılsım Mecmûası gerçi daha münâsibdir. Fakat o mecmûa tılsımları bütün beyân etmemiş. Daha çok mühim tılsımlar var. Ben de vakit bulamıyorum. Hastalık ârızası şimdilik müsâade etmiyor. İnşâallâh sonra ona da çalışacağım. Her ne ise, siz bu üçünden hangisini münâsib görürseniz ona başlarsınız.
Umûm kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 372
Merhûm muallim Hasan Feyzî’nin bedeline, Dârü’l-fünûn genç talebeleri pek ciddî nûra ihtiyâçlarını hissedip çalışmalarına bir küçük numûne olarak bu mektûblarını size gönderiyoruz.
[315]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Mübârek, çok Müşfik, Üstâdım Efendim Hazretleri,
Lütuf buyurduğunuz kitablarınızı sonsuz sevinçler içinde aldık. Fıkra ve sözleri ihtivâ eden o güzel mecmûayı okuduk. İştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûrunu ve merhûm Hasan Feyzî’nin güzel yazılarını tasdîk ve rûh u cânımızla iştirâk ediyoruz. İnşâallâh a‘mâl-i uhreviye düstûru, ihlâsla çalışan sâdık Risâle-i Nûr şâkirdlerine Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmet kapılarını açmasıyla bu ümmet için رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ âyetinin bir cilvesine mazhar olur. Bu zamanda şerîatin maddî ve ma‘nevî ihtiyâcâtı o kadar artmıştır ki, saâdet-i ebediyesini kazanmak için elinde cüz’î bir sermaye ile dünyaya gönderilen zayıf insan, eğer aczi, fakri ile beraber o sermayeyi ebedî saâdetine medâr olacak ma‘nevî bir şirkete vermez de kendine güvenirse, o ma‘nevî ticârette kazanmak ihtimâli pek azalır. Eğer ihlâs dâiresinde
SAYFA 373
o ma‘nevî şirkete iştirâk etse pek çok kârlıdır. Bilhassa Risâle-i Nûr talebelerinin az olduğu şu zamanda Kur’ân-ı Hakîm ve îmân hakāikinin neşrinde hizmet etmek, herkese müyesser olmayacak bir ma‘nevî kazanç ve fazîlettir.
Risâle-i Nûr’un hizmetinde kullanılmasına mukābil, âtîde nûr fütûhâtını tam yaptığı zaman, bütün ehl-i îmânın hayır duâları a‘mâl defterine işlenebilsin. Bundan böyle Risâle-i Nûr’a hizmette gāye sırf rızâ-yı İlâhî olmalıdır. Hem umûm Risâle-i Nûr şâkirdleri her husûsta duâ ve himmete muhtâç bizim gibi günâhkâr ve fakîr talebelere hizmetlerini tam yapabilmesi için duâları ind-i İlâhîde kabûle şâyân olsun. Risâle-i Nûr, fütûhâtını kendine mahsûs fevkalâde bir tarzda yapıyor Ve yapacaktır. Yalnız biz bu işte âdî bir vâsıta olabiliriz. Risâle-i Nûr hiç bir şeye âlet olamaz ve edilemez. Onun talebeleri ona yaraşacak bir tarzda sâfîliğini muhâfaza etmelidir. Umûm üniversite talebeleri, bilhassa Konyalı Ziyâ, Feyzî, Mehdî, Bahâeddîn Abdurrahîm ve Kastamonulu Azîz ve Ömer vesâire ve bu âciz talebeniz ellerinizden öper, sıhhat ve âfiyetler dileriz.
Üniversite Nûrcuları nâmına duânıza muhtâç Mustafâ Oruç