Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 439
Senin müdakkikāne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[340]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Cennetü’l-Firdevs’in meyveleri ve Medresetü’z-Zehrâ’nın hey’et-i fa‘alesinin sahâif-i amelleri ve defter-i haseneleri olan Zülfikār ve arkadaşlarını, selâmetle cum'a gecesi serçe kuşunun verdiği müjdeden iki sâat sonra kemâl-i sürûr ile aldık. Sizlere onların harfleri adedince بَارَكَ اللّٰهُ, وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ فِی الدَّارَیْنِ deyip rûh u cânımızla sizi tebrîk ettiğimiz gibi, bu memleketi de tebrîk ederiz. Ve Zülfikār’ın zuhûrunun mukaddimeleri başlaması ile dîn lehinde kuvvetli cereyânların ve aleyhindeki tecâvüzün durması ve bir kısmı rücû‘ edip eski hatâiyâtın ta‘mîrine çalışması işaretiyle, şimdi bilfiil tezâhür ve neşrolması, İnşâallâh memleket için İslâmiyet cihetinde büyük bir fâidesi olacak ve zulmetleri dağıtacak işaretini veriyor.
SAYFA 440
Evet, şimâlden gelen küfr-ü mutlak cereyânını durduracak, yalnız Risâle-i Nûr’dur. Siyâset, diplomatlık, o vazîfeyi göremez. Onun için, vatanperver ve milliyetçi ve siyâsetçiler, nûrlara sarılmaya mecbûriyet var. O Zülfikār’ın zuhûra gelmesi için çalışanların şahs-ı ma‘nevîsinin, belki her birisinin kıyâmetteki defter-i hasenâtına yedi yüz sahîfesiyle bir tek sahîfe-i hasenât olmasını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Mâdem o îmân hakîkatleri yüksek bir ibâdet ve hasenedir; ve onunla çokların îmânını kurtarmak binler hasene hükmündedir; ve onun zuhûruna çalışanların her birisi onu okuyup, dinleyip i‘tikād etmesiyle, aynen işlediği sâir hayrâtın defteri gibi bir uhrevî senedidir. Elbette onların şahs-ı ma‘nevîsinin âhirette defter-i hasenâtından yedi yüz sahîfesiyle bir tek sahîfe olarak Zülfikār aynen neşrolmak ve bir sahîfesi hükmüne geçmek hadsiz bir rahmetin şe’nidir.
Sâniyen: Gerçi nûrlar girdikleri her yerde galebe eder, fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyyûnlar, ellerinden geldiği kadar fütûhâtına fütûr vermek için desîselere ve ehl-i siyâsete evhâm vermeye çabalıyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Fakat ihtiyât, her vakit iyidir. سِرًّا تَنَوَّرَتْ düstûru devam ediyor. Tâ bunun gibi birkaç mecmûa çıkıncaya kadar temkînli ve ihtiyâtlı bulunmak lüzûmu var. Hatta bu defʻa Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın remizli risâlesini on üç seneden beri görmediğim hâlde buraya göndermek, bir derece ihtiyât kāidesine muhâlif olduğu gibi, herkes anlamaz. Hem te’vîl ve tefsîr
SAYFA 441
lâzımdır. Çünkü Lâhika’da bir mektûbda yazmıştım ki, iki hakîkat mücmelen bana ihtâr edilmişti:
Birisi: Bir derece dar bir dâirede bir nûr gösterilmişti. Ben geniş bir dâirede ma‘nâ verip, kırk sene evvel bir nûr göreceğiz diye müjde veriyordum. Hatta hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki, geniş siyâset dâiresinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyâde muhtâç olduğu îmânî ve İslâmî ve hayât-ı ictimâiye-i İslâmiye dâiresinde Risâle-i Nûr’u göreceksiniz diye hakîkatten bana ihtâr edilmiş. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile musırrâne ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakîkatli mes’elenin sûretini değiştiriyordum.
İkincisi: Şeâir-i İslâmiyeye ve siyâset-i İslâmiyeye darbe vuranlar on iki, on üç, on dört, on altı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtâr edildi. Evvelki mes’elenin aksine olarak, geniş dâirede vukūʻ bulacak o hâdisâtı ve büyük cemâatlere gelen o tokatları, küçük bir dâirede şahıslara gelecek tokatlar sûretinde ma‘nâ vermiştim ki, tam aynen iki dâirede, hem küçük, hem büyük, on iki sene sonra en müdhişi dünyayı terkettiği gibi; büyük dâirede de onun gibi dehşetli cemâatler, on iki, on üç, on dört, on altı târihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtâr edildi. Ben te’vîlimle bu büyük dâireyi yalnız küçükte tatbîk ettiğim gibi, evvelki nûr
SAYFA 442
mes’elesinde de bilakis küçük dâireyi ve sırf îmânî hâdise-i Nûriyeyi, pek geniş dâire-i siyâsiyede te’vîlimle ma‘nâ vermiştim. Onun için, Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri, böyle mesâil-i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risâle, hatta on üç seneden beri elime de geçmediğinde isâbet var. Kardeşlerim dahi onu merâk etmesinler. Biri eğer çok merâk etse, o Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın başında şimdiki Sâniyen ile başlayan fıkrayı ve Lâhika’da geçen aynı bu mes’eleye dâir fıkrayı okumak lâzımdır. Yoksa hiç bakmasın. Evet, İkinci Harb-i Umûmî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine dîn lehinde resmen çalışması ve ehl-i îmânın istibdâd-ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir te’vîl ile o risâleciğin verdikleri haber aynı târihlerde vukūʻ bulması, o sûrenin bir lemʻa-i i‘câzıdır. Fakat heyecanlı te’vîllerim perde çekmişti, hakîkat gizlenmiş.
Sâlisen: Râhatsızlığım, hem de meşgalemin çokluğu ile tedkîk edemediğim lugatların tercümesi risâleciği güzeldir. Hurûf-u hecânin tertîbiyle yapılmış. Ben tashîh ve ıslâh ve tekmîline vakit bulamadığımdan yine size havâle ediyorum. Bir iki kardeşimiz benim bedelime beraber baksınlar. Hem Muhlis Hulûsî’nin eski gibi ciddiyetle nûrlara çalışması husûsen hudûd memleketlerde ehemmiyetli hizmet gördüğünü bildiren mektûbunun bir parçasını Lâhika’ya geçmek için melfûfen size gönderildi.
SAYFA 443
Ben yavaş yavaş, makine mahsûlâtı Zülfikār’ın derece-i sıhhatine bakacağım. Tarzı ve sûreti pek güzel ve şirin ve dikkatli ve okunaklıdır. İnşâallâh sıhhati de mükemmeldir. Bazı sönük kelimeler bulunması zarar vermez. İslâmköyü’nde bizim için yazılan iki Zülfikār size lüzûmu yoksa bize gönderebilirsiniz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve selâmetler duâ ederiz
Hasta fakat memnûn ve mesrûr kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[341]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللّٰهِ اٰمٖینَ
Azîz ve Muhterem ve Müşfik Üstâdım,
Bugün derde devâ, maraza şifâ, kalbe nûr ve ziyâ getiren mübârek leal renk hattınızı aldım. İşlerimizde tesâdüf olmadığına bir delîl daha vukū‘a gelmiş oldu. Yirminci Sözün İkinci Makamı’na başlamış وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ âyet-i celîlesinin tefsîrini yazıyorken bu mübârek mektûb geldi. Sanki, mektûbun tamamı yazmakta olduğun mübârek sözdedir, deniliyor. Dün akşam ki mahdûd cemâatime Üçüncü Söz’ü okumuş ve alâ kadri’t-tâka îzâh etmiş, bu sırada
SAYFA 444
latîf bir hâtıranızı zikretmiştim. Eğirdir’de iken ziyâretinizden dönen bir köy imâmına Birinci, İkinci, Üçüncü Sözler’i yazmaklığımı emir buyurmuştunuz. O sâfî zâta bu üç söz kâfî gelmiş, onu nûrlara alâkadâr etmiş, hâdim ve tâliblere ilhâk ettirmiş, ebedî yolunu aydınlatacak nûrânî bir kandîle sâhip etmişti.
Bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerini işhâd ederek derim ki: Nûrların bütün eczâsı bir Tûbâ-yı Cennet olan Kur’ân şecere-i ma‘neviyesinin münevver meyveleridir. Tek bir meyvenin hikmetle takıldığı bu nûrânî şecerenin ufacık dalına bile yapışılsa, yol nûrlanır, hakîkat anlaşılır. Hayat denizinde nihâyetsiz emvâc içinde yüzen vücûd sefînesi sıhhatli ve nûrlu bir pusula, kalp bütün mükevvenâtı ve mevcûdâtı hakîkatleri ile gösteren bir âyîne-i nûr. rûh ve diğer letâif ebede kadar nûrlanan yolculuklarını emniyet ve îmânla yapacak gāyet kuvvetli bir menbaʻ-ı nûr bulurlar. Allâh’ın lütuf ve inâyetiyle hizmet-i nûriyede fütûrsuz ve ihtiyârsız istihdâmım devam ediyor.
Evet, emir buyurduğunuz gibi, bizler ücretimizi peşinen almışız. Böyle Kur’ânî ve îmânî hizmete bütün acz ve noksânımızla beraber, bütün Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Üstâdlarının taht-ı riyâsetindeki sarsılmaz, ihlâslı duâlarının muaccel ücreti olarak Kerîm ve Rahîm Rabbimiz muvaffak etmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Nihâd’a emirlerinizi şimdi yazacağım İnşâallâh. Geçen hafta buranın bir köyünde oturan Kāsım Hoca ile görüştük. Biraz nûrlardan mütâlaa ettik. Bir seneye
SAYFA 445
yakındır görüşmek isteyen, Fârisî ve Arabî bilen bu zât eserlerden yazmak niyetindedir. Allâh muvaffak etsin. Âmîn.
Cenâb-ı Hakk mâni‘leri bertaraf eder İnşâallâh, nûrlardan peyderpey tertîp ettiğim mev‘izaların neşir ve teblîği Lillâhilhamd devam ediyor. Geçen Cum'a günkü mev‘izanın câmiʻde cemâati ağlattığını söyleyebilirim. Azîz ve muhterem Üstâdım, siz hasta değilsiniz. Cenâb-ı Hakk âfiyette dâim etsin. Hasta benim. Çünkü nefsimin ıslâhına muktedir olamadım. İkincisi, maddî uzaklık yalnız başıma zâhir, garîp, ancak başta azîz ve muhterem, mübârek Üstâdım olduğu hâlde bütün uhrevî kardeşlerimin duâları eseri olarak bir dest-i gayb tarafından hidemât-ı nûriyede sevk olunuyorum. مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ hakîkatini ve bu dersinizi çok iyi biliyorum
Hulûsî
[342]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, evvelâ Zülfikār’ınız ümîdimizin fevkinde güzel ve yanlış pek az zannederim. Daha bakamadım, fakat Husrev’in dikkatli kalemi çok yanlışlara meydan vermemiş. İnşâallâh.
SAYFA 446
Buraya arkadaşlara nüshaların her birine on beşer banknot ve Medrese-i Nûriyenin kahramanlarından mübârek Süleymân ve Mustafâ Yıldız tarafından hediye edilen Sözler, Mektûbâtlar, Şuâ‘lar bin lira kadar, arkadaşlar sevindiler. Onlara mukābil bin lira kadar mukābele lâzım geldiğinden, maddî yüz elli liraya indirmemek için hediye olarak umûm Medrese-i Nûriye şâkirdleri nâmına kabûl edildi.
Mübârekler pehlivânı Küçük Alî’nin Lemeâtları, o güzel ve dikkatli hattıyla iki yüz lira kadar makbûl oldu. Onun için altmış lira ona küçücük bir hediye ve fiyatının üçten birisidir diye verilsin, Buradan oraya gönderilen, bâkî kalan yüz kırk liraya mukābil dokuz Zülfikār’ı buradaki arkadaşlara gönderirsiniz. Ben de Zülfikār’a bakacağım, ma‘nâya çok zarar vermeyen yanlışların ehemmiyeti yok. Eğer varsa İnşâallâh yirmi gün sonra yanlışları hâvî bir pusula göndereceğiz.
Sâniyen: Homa taraflarında nûrun kahramanlarından kardeşlerimiz Sâmî Bey ve Mehmed Alî’nin vâsıtasıyla gönderilen İzzeddîn Hoca’nın mektûbunda, isimleri yazılan yedi-sekiz yeni kardeşlerimizi ve on sekiz sene evvel Barla’da gelip benimle görüşen Homalı Mehmed Alî kardeşimizle gönderilen diğer mektûbda dokuz yeni kardeşlerimiz ve Denizli şehir otelinde bulunduğum vakit görüştüğümüz zâtın mektûbunda isimleri yazılı üç-dört Osmân içinde bulunan on dokuz kardeşimiz beraber, bu üç
SAYFA 447
mektûbdaki o isimlerin her biri Risâle-i Nûr şâkirdleri olarak duâmıza dâhil edip kabûl edildi. Cenâb-ı Hakk onları nûrun hizmetinde muvaffak eylesin. Âmîn. Başta Sâmî ve Mehmed Alî ve İzzet ve Haydar olarak umûmuna selâm ve duâ ediyoruz.
Merhûm Hasan Feyzî’nin küçücük bir numûnesi, fa‘âl kardeşimiz Sabrî Bey’in mahdûmu ve üniversitenin bahâdır bir talebesi Feyzî’nin güzel manzûmesini dinledim. Çok güzel Elli def‘a nûr kelimesi ile hâtime verilen nûrânî kasîdesini kahraman pederinin ve Konya Nûrcularının nâmına kabûl ettik. Onları da tebrîk ediyoruz ki, böyle bir kalpte bir genç, şimdi çok bîçâre gençleri nûrla aşılar, kurtarır İnşâallâh.
Eğirdir’den gelen Zülfikār sandığı altında, oradaki ciddî ve hakîkî kardeşlerimizin nûra hizmetleriyle bizi çok minnetdâr eden o kardeşlerimize pek çok selâm ediyoruz. Onların nûra bu zamanda bu hizmetleri kıymetdârdır. Kahraman Tâhirî’nin ve Büyük Rûhlu Küçük Alî’nin makine yazısında Husrev’in yardımına koşmaları, İnşâallâh hem bizi çok mesrûr, hem Âlem-i İslâm’ı memnûn, hem Medresetü’z-Zehrâ’yı, Câmiü’l-ezher gibi şa‘şaalandıracak.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 448
Bu defʻa Sâlih Yeşil’in uzunca yazdığı bir mektûbuna karşı yazılan cevap berây-ı ma‘lûmât size gönderildi. Hâşiye
[343]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Muhterem Kardeşim,
Evvelâ: Zâtınızın ehemmiyetli mektûbunu aldım, fakat gücenmeyiniz. İstediğin gibi uzun cevap yazamıyorum. Çünkü üç aydan beri tesemmüm netîcesi olarak yatak içindeyim. Pek zahmetle zarûrî işlerimi görüyorum. Yalnız bir tek çocuk gelir, sobamı yakar, ekmeğimi getirir. Hem Risâle-i Nûr’a âit pek çok meşgalelerim var ki, bir dakîka vakit bulamıyorum. Meselâ, dört yüz sahîfeli Zülfikārları birkaç gün zarfında tashîh etmeye mecbûr oluyorum. Burada yardımcı, yalnız sobamı yakan, ekmeğimi getiren çocuktur. Sizden başka yalnız bir tarafla muhâbere ediyorum. Hatta yirmi sene talebem
SAYFA 449
ve nûr kardeşim Abdülmecîd’e senede bir-iki mektûb yazamıyorum. Senin gibi ehl-i tedkîk bir âlimle uzun uzadıya konuşmaya vakit bulamıyorum. Gücenmeyiniz.
Sâniyen: Bin üç yüz seneden beri Âlem-i İslâm’ı ağlatan ve bütün ehl-i hakîkate Eyvâhlar Yazıklar olsun dediren, Âlem-i İslâm’ın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek, benim husûsî meşrebimde tahammülüm fevkinde elem veriyor. Husûsen yirmi beş seneden beri ihlâs ile hakîkî hizmet-i îmâniye, beni her nevi‘ siyâsetten çektiğini ve yirmi beş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi, yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayât-ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdâfaât-ı hapsiyeden başka mürâcaat etmeyen; ve vazîfe-i îmâniyeye noksân gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyâsete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb-i umûmîye bakmayan, baktırmayan bir hâlet-i rûhiyeyi taşımaya mecbûriyetim varken; şimdi dehşetli ejderhâlar hakāik-i îmâniye cephesinde ehl-i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl-i îmânı kurtarmak mecbûriyeti Kur’ân’ın emriyle varken; bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl-i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve-i ma‘neviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.
Zâlim siyâsetin gaddârâne bir düstûru olan, cemâat için ferd fedâ edilir diye, çok zâlimâne pek çok vukūâtı, ehvenü’ş-şer diye, bir nevi‘ adâlet-i izâfiye nâmında
SAYFA 450
hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hatta bu asırda, o gaddâr düstûrun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş on adamın, onların siyâsetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder.
İşte eski zamanda bir derece siyâsetin bu gaddâr düstûru İslâmlar içine girdiğinden, siyâsette bu müdhiş düstûrlar karşısında, mecbûriyetle selef-i sâlihîn sükût ile ve Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat’ın imamları o kapıları kapamak, طَهَّرَ اللّٰهُ اَیْدِیَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.
Mâdem Ehl-i Beyt’e zulmedenler, şimdi âhirette cezâsını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücûmla yardımımıza hiç bir ihtiyâç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukābilinde, o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrîk etmek gerektir ki, birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi, dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyâsetine bedel, ma‘nevî birer sultân ve hakîkat âleminde birer şâh, birer ma‘nevî padişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlara, aktâblara kumandan oldular. Kazançları bire bin değil, milyonlardır.
SAYFA 451
İşte bu sır içindir ki, Yeni Saîd’in husûsî üstâdı olan İmâm-ı Rabbânî ra, Gavs-ı A‘zam ra ve İmâm-ı Gazâlî ra, Zeynelâbidîn ra husûsen Cevşenü’l-Kebîr münâcaâtını bu iki imamdan ders almışım ve Hazret-i Hüseyin ra ve İmâm-ı Alî’den kerremâllahü vechehu aldığım ders, otuz seneden beri, husûsen Cevşenü’l-Kebîr’le dâimâ onlara ma‘nevî irtibâtımda, geçmiş hakîkati ve şimdiki Risâle-i Nûr’dan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak, belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını ve mazlûmlar mükâfâtını, aklımızın fevkinde görmüşler. O mes’elelerle meşgūl olmak, şimdiki bu hazır musîbet-i dîniyeye karşı mükellef olduğumuz vazîfe-i Kur’âniyeye zarar verir. Ulemâ-yı İlm-i Kelâmın ve usûlü’d-dîn allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat’ın dâhî muhakkiklerinin İslâmî akîdelere dâir çok tedkîk ve muhâkemâtla ve âyât ve hadîsleri müvâzene ile kabûl ettikleri usûlü’d-dîn düstûrları, şimdiki Risâle-i Nûr’un meşrebini muhâfazaya emrediyor ve kuvvet veriyor. Hatta hiç bir yerde, hatta ehl-i bid‘a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakîkat-i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nevi‘ ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta mutaassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve mutaassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber nûr dâiresine girmeye başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hatta bazı misyonerler de ve dîn-i Îsâ’nın aleyhisselâm hakîkî rûhânîsi o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücûm değil, belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzûmunu hissedip
SAYFA 452
medâr-ı münâkaşa mes’eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm-ı Alî’nin (radıyallâhu anh ve kerremallâhü vecheh) otuz kırk işaretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risâle-i Nûr, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilaçtır. Onun için o dâire bize kâfî gelmiş, hârice çıkmıyoruz.
İmâm-ı Alî’nin (radıyallâhu anh ve kerremallâhü vecheh) şahsına ve hayatına ve adâlet-i hakîkiye üzerine giden siyâsetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayât-ı dünyeviyesinden ve siyâset-i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i ma‘nevîsine ve kemâlât-ı ilmiyesine ve makāmât-ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i îmân ortasında nasıl böyle vukūât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezîd ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm-ı a‘zamı, İmâm-ı Alî’nin radıyallâhu anh hârika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verâsetine ilişmek değil, belki yalnız hayât-ı ictimâiye-i insâniyeye âit idaresine darbe vurmaya çalışmışlar, hatâ etmişler. Bir hâşiyecik