Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 227
Denizli hapsinde hârika bir sebât ve sadâkat ve hizmet gösteren Sâdık Bey’in bu tebrîği Lâhika’ya girsin.
[256]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Üstâdımız Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den sıhhat, âfiyet ve selâmetinizi temennî ederek hulûlüyle müşerref olduğumuz iyd-i saîdinizi tebrîk ederim.
Teveccüh-ü kudsîlerinin bekāsını diler ve vâlidem câriyeniz ve hânemiz efrâdıyla beraber hürmetlerle hâk-i pâyinizden öperiz. Şefkatli Üstâdımız efendimiz hazretleri.
İmdâd-ı ma‘nevîyelerine çok muhtâç, âciz, hakîr ve çok kusûrlu talebeniz M Sâdık
Lâhikaya girsin.
Kastamonu’nun Husrev’i ve Rüşdü’sü olan Feyzî ve Emîn’in bir fıkralarıdır.
[257]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Pek çok Sevgili, Kıymetdâr, Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Evvelâ: Ramazân-ı Şerîf’inizi ve Leyle-i Kadir’inizi ve bayramınızı tebrîk ve el ve ayaklarınızı
SAYFA 228
öper, bu mübârek günlerde ve gecelerde makbûl duâlarınızı ve feyizli teveccühâtınızı bütün rûh u cânımızla istirhâm ve kusurumuzun affını ricâ ediyoruz.
Sâniyen: Hakkında mübârek Üstâdımız hazretlerinin ikinci Isparta buyurmuş olduğu İnebolu’lu kardeşlerimiz, hakîkaten bu teveccühe nâiliyetlerini bilfiil isbat etmekte gayret ediyorlar. Bu yakınlarda Küçük İbrâhîm kardeşimiz buraya geldi. Uzunca görüştük, konuştuk. Ve İstanbul’dan Risâle-i Nûr yazmak için aldıkları acîb makinayı ve yazma keyfiyetini istişâre ettik. Ve Emîn kardeşimizle dedik ki: O makineden bir de buraya lâzımdır. İbrâhîm kardeşimiz diyor ki: Bu makine o kadar acîbdir ki, bir def‘a güzelce tertîb edildi mi, bin nüsha çıkıyor. Burada hâcet yok. Hemân siz bize yardım ediniz. Bu hafta İstanbul’a kâğıt, mürekkeb almaya gideceğiz, dedi. Hâşiye Biz de kabûl ettik. Cenâb-ı Hakk hayırlı selâmetler ve muvaffakiyetler ihsân buyursun. Âmîn.
SAYFA 229
Sevgili Üstâdım İnşâallâh یُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ âyetinin bir hakîkati tecellî eder. Ve İmâm Alî radıyallâhu anhın Risâle-i Nûr’un keyfiyet-i tenevvürüne âit سِرًّا تَنَوَّرَتْ tebşîrinin bir sırrı zuhûra gelir. Ve şemsü’ş-şümûs-u hidâyet olan Kur’ân-ı Hakîm’e bağlı Risâle-i Nûr, her biri birer sirâc-ı vehhâc-ı vahdâniyet olan otuz üç adet Sözler ile hem her biri birer kamer-i münîr-i ma‘rifet olan otuz üç adet Mektûblar ile, hem her biri birer necm-i hidâyet olan otuz üç adet Lem‘alar ile, hem her biri birer كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ hakîkat olan otuz üç adet Şuâ‘lar ile, her biri birer maşrık-ı ma‘nevide tulû‘ edince artık جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ sırrıyla zulümât-ı küfürde boğulanların ma‘zeretleri kalmaz. قَدْتَبَیَّنَ الرُشْدُ مِنَ الْغَیِّ fermân-ı celîlinin bir nüktesi zâhir olur. Ve öyle olmasını rûh u cânımızla Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’in rahmetinden niyâz ediyoruz.
Sevgili Üstâdım, Şevket’e teslîm ettiğimiz nûrları teslîm aldık. Emir Üstâdımızındır. Emrederseniz, emîn bir vâsıta ile gönderelim. Çok arz-ı hürmetle ellerinizden öper, duânızı istirhâm eder.
Sâlisen: Bu âciz, miskîn kusûrlu talebeniz, sevgili Üstâdımızla geçirdiğim Ramazânları ve leyâlî-i mübârekeleri ve bayramları tekrar bu sene Ramazân-ı Şerîf’te hâtırladım. Derinden derine bir mahzûniyet içinde âh ettim. Ve kendi kendime dedim ki, Denizli hapsi musîbetinden pek fazla bir musîbet benim üzerime gelmiş. Bütün
SAYFA 230
kardeşlerimden ziyâde bu mes’elede benim zararım var. Çünkü hayâtımda medâr-ı tesellim, hayâtımın hayatı, rûhumun rûhu, gönlümün sürûru olan sevgili müşfik Üstâdımın her vakit kālî, hâlî, maddî, ma‘nevî, ulvî, kudsî, nûrlu, feyizli dersinden ve irşâdından birdenbire maddî mahrûmiyet hapis musîbetinden bin derece fazla beni sarstı. Hâlâ aklım başıma gelmedi. Bu dehşetli müfârakatdan hâsıl olan elîm hâlime, belki bir teselli bulurum ümîdiyle sevgili Üstâdımızla beraber gittiğimiz ve Risâle-i Nûr ders verdiği ve tashîh ettiği dağlara ve hâlî derelere ara sıra gidip, sevgili Üstâdımın ihtiyâr ettiği mevki‘lere varıp bakıyorum ki, o vücûd-u mes‘ûdu göremiyorum. Birdenbire bana bir hâl oluyor. Güyâ o mevki‘ler, ağaçlar lisân-ı hâl ile diyorlar ki: Buraları ve bizleri nûrlandıran ve bizlere cemâdât nazarıyla değil, belki birer müsebbih ve birer zâkir nazarıyla bakıp bizi hakîkî vazîfemiz başında gören ve bizleri birer kasîde gibi okuyan hakîkî mütâlaacı, kudsî mütefekkir, âlî müfettiş olan Üstâdın nerede? Sen bizleri tam okuyamıyorsun. Tesbîhlerimizi anlamıyorsun, derler gibi bir hâl hissedince hüznüm daha ziyâdelenerek, âh bu maddî müfârakat ne vakte kadar devam edecek diye sersem ve perişan olarak avdet ediyorum. Âh, bu ni‘met-i uzmânın şükrünü tam îfâ edemediğimden bu pek dehşetli firâk cezâsı çektiriliyor. Kusur bendedir. Ne çâre, kader böyle imiş.
SAYFA 231
Hemen sevgili, müşfik Üstâdımızın benimle hakîkî sohbet etmek isteyen, Risâle-i Nûr’la meşgūl olsun buyurduklarını hâtırlayarak nûra mürâcaatla ancak o mahzûniyetim hafifleşiyor. Tesellîyi ancak onda bulabiliyorum.
Evet Üstâdım, feyizli sohbetinize ve iltifâtınıza nâil olduğum dakîkadan i‘tibâren tasarruf-u ma‘nevînizi gaflet anlarım müstesnâ el’ân bütün vakitlerde hissetmekteyim. Kasemle te’mîn ediyorum ki, bu hâle maddî müfârakat ve maddî uzaklık aslâ müdâhale etmiyor. Hatta ne zaman Risâle-i Nûr’un hizmetinde kusurum olsa, şimdi de Üstâdımdan bir mahcûbiyet-i ma‘neviyeyi ayânen huzûrunda gibi hissediyordum. Ne zaman iki kardeş bir araya gelsek, mutlakā sevgili Üstâdımızın zikr-i cemîli ve Risâle-i Nûr’un bir iki risâlesinin mütâlaası olacak ve kalplerimiz nûrlanarak Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ ve Üstâdımızın selâmetine duâ edilecek. Bunu bir vazîfe olarak biliyoruz.
Sevgili Üstâdım, bizim kusurumuza bakma. Bu mübârek günlerde makbûl duâlarınızda yâd ile teveccühâtınızı bizlerden esirgeme. Yakînen biliyoruz ki, sizde sıddîkiyet meşrebi gālibdir. Her husûsta şâkirdlerinizin saâdetini nefsinize tercîh ettiğinizi biliyoruz. Tekrar tekrar ellerinizden öper, bayramınızı tebrîk ediyoruz, sevgili Üstâdımız efendimiz.
Duânıza ve teveccühâtınıza her zaman muhtâç kusûrlu talebeniz Feyzî, Emîn
SAYFA 232
[258]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Sarsılmaz, Kaçmaz ve muârızlara dehâlet edip iltihâk etmez Nûrcu Kardeşlerim ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede Fedâkâr Arkadaşlarım,
Evvelâ: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risâle-i Nûr’a muârız ve muhâlif veya mâhiyetini bilmeyenler pek çok oldukları hâlde, şimdiye kadar târihlerde emsâli bulunmayan bir tarzda, ağır şerâit altında ve aleyhimizde şiddetli propaganda içinde nûrun parlak fütûhâtı ve kudsî te’sîrli hizmeti ve ehl-i dalâlete ve bid‘a tarafdârlarına kuvvetli tokatları olmasına mukābil, her taraftan nûrlar ve şâkirdler aleyhine binler tenkîdler ve i‘tirâzlar gelmek ihtimâli ve imkânı var iken, hiç hükmünde bir iki tenkîd ve ehl-i vukūfun pek hafîf ve cevabları zâhir dört beş i‘tirâzlardan başka i‘tirâz ve tenkîd olmaması büyük bir inâyet ve muvaffakiyettir.
(Hadsiz hamd ü senâ olsun.)
Yalnız bir mes’ele beni düşündürüyor ki, nûrun şâkirdlerinden zayıf ve fakîr ve bir parça hocalık etmiş bir kısmı, çalınmak ve çekinmek ve çekilmek ihtimâli var. Çünkü kendilerine bid‘akârlık cihetinden özür arayan ve bir teselli bulmak isteyen ve millet nazarında mevki‘lerini muhâfaza için ruhsât-ı şer‘iyeye zarûret haysiyetiyle
SAYFA 233
yapışıp ehl-i azîmet-i şer‘iye ve takvâ olan Nûrculara karşı zayıf fetvâlar ile ve Nûrcuların fa‘âl bir kısım hocalarını çalmak ve maâşlarla kendilerine çekmek ve nûrdan çekinmek vaz‘iyetini vermeye çalışan ve kendiler de perde altında nûrun hakîkatlerinden alan ve çalan ve mesleklerini onun ile te’yîd eden resmî makam sâhibi hoca ve âlimler, bize hücûm etmeleri ve beni çürütmekle haysiyetlerini muhâfaza etmesi için esbâb çoğalmış. Şimdi biz ve siz bütün kuvvetimizle demir gibi sebât ve metânet etmemiz lâzımdır ve elzemdir. Ben kendim hapiste dediğim gibi , müflis fakîr ehemmiyetsiz bir dellâlım Elimdeki elmas ve cevherler Kur’ân’ın malıdır. Benim iflâsım ve dehşetli kusurlarım, onların kıymetlerine zarar vermez.
Hem o nûrlarla îmânını kurtaran hâkimler, benim i‘dâmıma hüküm etseler, helâl ederim diye hapiste demiştim. Hem çokların cehennemden kurtulması için cehenneme girmeme lüzûm varsa kabûl ederim demiştim. Ve şimdi de derim. Hem ben i‘tirâf ediyorum ki, Benim o derece kusurlarım ve noksâniyetlerim var. beni gāyet şiddetle mahcûb ve hacîl ve utandırıyor. Hatta bu geçen Ramazân’da mübârek kardeşlerime bir derece arkadaş ve amel-i hayrîde bir derece yoldaş olmak ve dehşetli kusurlarım refâkate mâni‘ olmamak için gāyet şiddetli ve sıkıntılı hastalığımdan gāyet ferahla ve o hastalık, bir saatimi on saate terfî‘le beni mübârek kardeşlerime yoldaş yapmaya sebeb olması için kemâl-i sürûr ile karşıladım.
SAYFA 234
Bir vakit Kastamonu’da Feyzî’ye dedim: Buraya bir kutub gelse, dese ki: Sen on gün yanıma gel. Ve Saîd’in dersini bırak. Tam bir velî olursun. Gelmesen âdî bir talebe kalırsın. Kalbine bak, birkaç gün sonra bana haber ver dedim. O da dedi: Ben nûra talebelik cihetiyle birkaç bîçârenin îmânını kurtarmasını velâyete tercîh ederim.
Ben de âferîn dedim. İnşâallâh yirminci İhlâs Lem‘ası hocaları, âlimleri insafa getirecek. Yirmi birinci İhlâs Lem‘ası, Nûrcuları çekinmekden ve sadâkatsizlikten çekecek, sebât verecek.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûma selâm ve duâ. Zülfikār tamam oluncaya kadar hem ihtiyât, hem tam metânet lâzımdır.
Kardeşiniz س ع
[259]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Re’fet ameliyât oldu mu? Ne hâldedir? Merâk ediyorum. Ona çok duâ edildi. Sava kahramanı Ahmed’in kerîmesi Hatîce’nin yazdığı Asâ-yı Mûsâ
SAYFA 235
Mecmûası’nı, Kahraman Tâhirî İstanbul’da birisine emâneten bırakmış. O nüsha hanımları Nûrculuğa teşvîk ettiği için zâyi‘ olmasın. Muattal kalmışsa, lüzûm kalmamışsa, bana gönderilsin.
Sâniyen: Kardeşlerimizden ve nûrlara devamlı çalışanlardan Kuzca Hatîbi Hüseyin Şükrü’nün tebrîk mektûbunda nâmları bulunan Mehmed Celâl ve pederi ve kardeşleri ve muhterem hanımlar ve hatîbin mahdûmu Saîd ve sâire her birisine selâm ve duâ ederiz. Umûma selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
İstanbul’dan Salâhaddîn İstanbul için birkaç nüsha Zülfikār’dan ve Asâ-yı Mûsâ’dan benden istiyor. Orada çok müştâklar bulunduğunu söylüyor. Ben Asâ-yı Mûsâ’dan gönderdim. Zülfikār bende yoktur. Hazır varsa iki üç nüshayı bana veya kardeşim mübârek Tâhirî’nin münâsib gördüğü zâtlara mütâlaa için vermek üzere İstanbul Nazîf Çelebi’si vâsıtasıyla Salâhaddîn’e gönderilsin. Eğer tam tashîhli ise. tam tashîh olmamış, bana gelsin, sonra oraya gitsin.
SAYFA 236
[260]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve hakîkat yolunda yorulmaz Yoldaşlarım,
Evvelâ: Kanâatım geliyor ki, bu sıralarda biz Zülfikār’ı ve Asâ-yı Mûsâ’yı pek çok teksîr etmeye mecbûr olduğumuz hengâmda ve temiz olmayan matbaacılar dahi çekinmeleri, aynı zamanda bu acîb makine kolayca elimize verilmesi, o iki mecmûanın makbûliyetine bir işâret-i gaybiye ve inâyet-i İlâhiyenin bir hârika ikrâmıdır ve nûrların bir kerâmetidir.
Evet, bir âdî mektûbum için Kim yazmış? diye sekiz def‘a bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekiz yüz sahîfenin bin beş yüz nüshaya ve bir milyon sahîfelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdâdımıza gelmiş Nûrcu ve bin kalemli bir kâtibdir. Onun için bazı sahîfeleri sönük çıksa, zarar yoktur. Parlak kısmı bize şimdilik yeter. İyi okunmayan kısmı ayrı yapılsın. Sonra elmas kalemliler, her biri bir iki nüshayı ıslâh etsin.
Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telâş edip dediler: Bizim san‘atımız bozuldu. Hâlbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette fa‘âliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyâde ihtiyâç olmuş. İnşâallâh onun gibi, nûr yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyâde yazı ile defter-i a‘mâllerine hasenâtı kaydedecekler.
SAYFA 237
Sâniyen: Zülfikār’ın âhirinde Hizb-i Nûriye’nin tâ yirmi iki sahîfe kadar münâsib görmüştük. Fakat şimdi baktım, böyle muvâfık gördüm ki وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی لَمْ یَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ یَكُنْ لَهُ شَرٖیكٌ فِی الْمُلْكِ den başlayıp bu 26 ve 27 ve 28 sahîfeler dahi evvelce size beyân edilen kısma ilâve edilsin. Çünkü bu üç sahîfe sıfât-ı seb‘adan hem ilim, hem irâde, hem kudreti ihâtatlarıyla, gāyet parlak ve kat‘î bir sûrette isbat ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeş ve hemşîrelerimize Zülfikār harfleri adedince
selâm ve selâmetlerine duâ eden Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
Bu fıkra hem yazısı, hem ifâdesi ise, ehemmiyetli ve alâkası çok kuvvetli Ata Beyli Abdullâh’ındır. Bu mübârek kardeşimiz isterse Lâhika’ya girsin
سع
[261]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا وَقَٓائِمًا
Azîz, Şefkat-şiâr, Cihân-değer Üstâd-ı Muhteremimiz Efendimiz Hazretleri, Hulûlüyle müşerref ve feyz-i bî-nihâyesinden ümîdvâr bulunduğumuz İyd-i Fıtr-ı mübârekelerinizi an-samîmü’l-kalb tebrîk ile daha nice emsâl-i kesîresine nâiliyetlerinizi Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak
SAYFA 238
hazerâtından niyâz ve ricâlarda bulunarak, envâr-ı Kur’ân başta ihvân ve yârân pîşde Üstâd-ı muhterememiz Kaş’ta tasnîfât ve tekemmüllât-ı nûriyenin hasîn kalesinde tahassun etmiş, zayıf ve liyâkatsiz ve âciz uzuvlarını alâ kadri’t-tâka teşkîl eden bizleri ara sıra tefekkürât-ı rûhiye gıdâlarımızı gerek Asâ-yı Mûsâ’nın âhirine ilhâk edilen tefekkür ve gerekse ahîren elde eylediğimiz Eski Saîd ve Yeni Saîd muhrik bir bükâlı tefekkürât-ı ulviyye-i üstâdânelerinin bahşeylediği istirâhat-i kalbiyelerimizde pâyânsız, hem maddî, hem ma‘nevî, hem cihâdı bırakdığı şu âyât-ı beyyinâtın tam i‘câzıyla mütenâsib tesellîlere muhtâç bizlere وَالتّٖینِ وَالزَّیْتُونِ وَطُورِ سٖینٖینَ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمٖینِ fermân-ı celîline ma‘nâ-yı zâhirî-i rûhiyemize tam uygun gelmesi i‘tibâriyle ber-vech-i zîr arz-ı keyfiyet eyleriz.
Efendimiz, yirmi küsûr seneyi tecâvüz eden fûtûhât-ı nûriye ve cihâdiyeden herhangi bir çâre-i müşkilpesendliklerinden me’yûsen ve makhûren ve hâlen zehirli bir sıtma illetine mübtelâ musîbetzede gibi hem yanan, hem titreyen münâfıkların fikrine tercüman ve Müslümanlık ile gavurluk ortasında münhall bir mahal var zanneden sâfdil, iğfâl edilen bir kundakçının sûret-i mahsûsada me’mûr edilip meslek-i nûriyemizi muâhezeye cür’et eden bir zavallının mürâcaatına aldığı cevâbın bir buçuk ay te’hîrinden sonra, Ankara’da tasannu‘kâr, geçici, sûrî bir hâdiseyi bir nebze îzâh eden Mustafâ Usman kardeşimizin mektûbunda rastlamış bulunuyoruz.
SAYFA 239
Şöyle ki: Nûrcusunuz, kabûl ettik, fakat cum‘a namazının feyzinden mahrûmiyetinize sebeb nedir? Ve kezâ siyâset-i dîniye manzarasını ve hilâfet-i ulyâ kisve-i muazzamasını tahayyül edip lâ dînîliğini unutarak çıkmaz sokakta gezdiklerini bilmeyen bid‘akâr hocaların aldığı cevâbı ber-vech-i zîr ma‘rûzdur. Şerâit-i müteaddideyi esâsâtıyla ihtivâ etmeyen bugünkü o eyyâm-ı mukaddesesinin feyzinden bizleri mahrûm eden bid‘akâr ve ulemâü’s-sû’un kulakları çınlasın demekle, başta Ezân-ı Muhammedî’nin tebdîlini hangi maslahat iktizâ etmiştir? Şu diyârın Türk ve Türkçülük bilâd-ı terânesiyle Türklüğün izzetine Arapça konuşmak şâyet zıd ise bütün ecânib-i müteaddide lisânlarıyla zümre-i sufehânın tiyatro ve sâir lehviyât pazarlarında ve hatta cihâna karşı ve şu mübârek yurtlarımızda medfûn ervâh-ı neyyirenin merkadlarından uzletle ve sarîh küfürlerine tahammül edemeyip müntesib bulundukları mahâll-i mahsûsalarına ric‘atlerini keşfeden bir kardeşimiz olan Şemseddîn Yeşil kardeşimize aslâ i‘tirâza mecâl bulunmamaktadır. Zîrâ zındıka meşreb-i menhûsasının mahsülünden çırıl çıplak hoplayıp zıplamalarına karşı o Türklük izzeti lekedâr olmuyor mu?
Aslen, fer‘an necîb öz Türklüğün nesli İbrâhîm aleyhisselâma bağlılığı ve kezâ oddan ve berdden necât bulan yine o Halîlü’r-Rahmân nesl-i mübârekinden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm ile öz kardeşliği, beş altı asır evvel o bahâdır Türklük kardeşliğinin memlû bulunduğu şecere-i tûbâ-yı İslâmiyetin çekirdeklerini,
SAYFA 240
tâ Orta Avrupalara kadar mürşidâne ve kahramânâne Kırklareli nâm-ı müsteârını taşıyan ve mahsûlâtı beş altı kavim necât bulmuş ve meydanda iken, o asıl Türklük necâbetini lekedâr edip böyle tahrîbkâr hevesâtlara yeltenen bedbahtların artık mütenebbih ve mütenassıh olmalarını ihtâr ederek, ilzâm ve iskât edilerek, Ankara Hâcı Bayram Câmii’nde ve başka yerlerde bu hâdiselerin ucu görünmeye başlanmış.
Mukallidâne dahi olsa, bizlerce şâyân-ı şükrân ni‘met bilerek bu gibi mahrûm bulunduğumuz pek çok mevâddın tahkîkî ve tevsîini an karîb temennî ve niyâz-mend-i Hudâ bulunduğumuzu arzedip, başta Üstâd-ı a‘zamımız olarak ora kardeşlerimize ve hemşîrelerimize bi’l-umûm selâm ve selâmetlerine duâlar ederiz.
Lütfü vârislerinden Abdullâh
[262]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ ذُو الْفِقَارِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Azîz, Sıddîk, Mübârek Kardeşlerim ve Vârislerim ve Hakîkî Akrabalarım,
Evvelâ: Merhûm Büyük Alî’nin tam vârisi ve tam bir sistemi ve merhûm Abdurrahmân’ın tam mislî ve halefi ve mübâreklerin pehlivânı ve kahramanı Küçük Alî’nin Hâşiyeiki büyük