Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 259
[271]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bir mes’eleyi, çoktan beri size söylemek lâzım iken unutmuştum. O da şudur: Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’ndeki ekser âyetler, her biri ya mülhidler tarafından medâr-ı tenkîd olmuş; veya ehl-i fen tarafından i‘tirâza uğramış; veya cinnî, insî şeytanların vesvese ve şüphelerine ma‘rûz olmuş âyetlerdir. İşte Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakîkatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhâd ve fennin kusur zannettikleri noktalar, i‘câzın lemeâtı ve belâgat-ı Kur’âniyenin kemâlâtının menşe’leri olduğunu, ilmî kāideleri ile isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevâb-ı kat‘î verilmiş. وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا وَالشَّمْسُ تَجْرٖی gibi. yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.
Hem o Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi de, gerçi gāyet muhtasar, acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâgat ve ulûm-ı arabiye noktasında âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyân edilmiş. Gerçi her bahsini, her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifâde etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var.
SAYFA 260
Pek acele ve müşevveş hâletler içinde te’lîf edildiğinden, ifade ve ibâresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli mes’elelerin hakîkatini beyân etmiş.
Sâniyen: Bu zamanda Müslümanlar, husûsen gençler ve bilhassa fen dersini görenler ve siyâsete bulaşanlar, ma‘nevî tehlikelere çok ma‘rûzdurlar. Risâle-i Nûr’dan Gençlik Rehberi ve Meyve ve Küçük Sözler ve Huccetullâhi’l-bâliğa gibi parçalar, şimdiki gençlere ekmek ve ilaç gibi lâzımdır. Yoksa hevesâtları ve şiddetli hissiyâtları ve şimâlden gelen şimdiki zamanın ilcââtları, onları hem helâket-i ebediyyeye, hem dünyevî hasâretlere sevketmeye zemîn hazırlanmış. Onun için Nûrcuların böyle zamanda az hizmetleri çok kıymetdârdır. Ve bir saati, belki yirmi sâat kadar makbûldür.
Kuvve-i ma‘neviyeniz kırılmasın. Nokta-i istinâdınız gāyet muhkemdir. Çünkü şimdiye kadar hiç bir eser yoktur ki, böyle ağır şerâit içinde ve aleyhinde bu derece propaganda ile ürkütmekle beraber, bu derece rağbet-i umûmiyeye mazhar ve kendi kendine intişâr ve muârızlarına teslîm etmeye mecbûr etmiş bir eser, hiç bir târîh bize göstermiyor.
Mâdem Cenâb-ı Hakk bu zamanda Nûrculara îmân kurtarması hizmetini ihsân etmiş, elbette bu ni‘met-i azîmeye karşı dâimâ şükür ve şevk ve gayretle fütûrsuz çalışmak
SAYFA 261
vazîfeleridir. Bir tek adamın îmânını kurtarmak, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlı olduğunu hadîs müjde veriyor.
Elbette şimdi fütûr verecek ve şevklerimizi kıracak pek çok esbâb var olmakla beraber, Lillâhi’l-hamd, yine nûr şâkirdlerinin kahramancasına, sebâtkârâne çalışmaları, bu hadîsin mazharıdırlar diye kanâatimiz var Hâşiye Hâşiye
SAYFA 262
[272]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: On seneden beri siyâset ve harb vaz‘iyetlerine çok ehemmiyet verip, merâk edip bakmadığım hâlde, bugünlerde nûr makinesinin fa‘âliyeti azalmasından, yalnız bir tek sâat dünya siyâsetine baktım. İnsanın en geniş dâire-i gafleti, bu harb ve mücâdele dâiresini gördüm. Ehl-i îmâna lüzûmsuz böyle gaflet dâirelerine girmek çok zararlıdır hissettim.
İnsanın hissiyât-ı uhrevîyesini boğuyor. Ve huzûr ve ma‘rifet-i îmâniyenin lem‘alarını söndürüyor. Çünkü kendi şahsında ve en zâhir şahsî fiillerinde îcâdsız bir cüz’-i ihtiyârîden ve gāyet cüz’î bir kesbden başka elinde bulunmayan bu âciz insanlara, o dâire-i siyâset içinde öyle acîb ef‘âli ve iktidârı veriyor ki, Neûzübillâh, firavunâne bir nevi‘ hallâkiyeti, o âciz insanlarda ve adem âlemleri hesabına çalışan o tahrîbcilerde tevehhüm edip, Hâlık-ı Zülcelâl’in tasarrufât-ı rubûbiyyetini ve şuûnât-ı ulûhiyyetini daha göremiyor. O hâlde Hazret-i Ömer ra ve sahâbîler gibi zemîn yüzünde o geniş dâire-i siyâseti dolduracak derecede bir ma‘rifet-i îmâniye taşımak lâzımdır ki, kalbini bozmasın. Gaflette boğulmasın. Veya eski
SAYFA 263
mücâhidler gibi, yalnız cihâd için baksın. Veya sırf dîn nâmına her şeyi Kudret-i İlâhiyeden bilip, beşer üstüne bir tecellî-i gadab veya adâlet sûretinde mukadderât-ı beşerde kader kaleminin harekâtını görsün. Yoksa boğulur. Fâidesiz, zararlı, sermâye-i ömrünü mahveder.
Bu hakîkate binâen, bu asırda vukū‘a gelen acîb tehlikelerden ve tahrîbâttan nev‘-i beşer, dine, îmâna, Allâh’a, âhirete kaçmaları ve ilticâ etmeleri lâzım iken ve dünya hayatı tam fânî ve belâlı ve tam bekāsız, temelsiz, muvakkat olduğunu bilmeleri zarûrî iken, bütün bütün aksine olarak, ölmez bir demir vücûdu var ve dünyada ebedî kalacak gibi dinden ve îmândan sıyrılıyorlar. Dinsizlikte çırpınıyorlar. Daha ziyâde tokatlara müstahak olup, en acınacak hâllerinde merhametlere liyâkatlerini kaybediyorlar. Risâle-i Nûr’un Hâşiye şâkirdleri siyâsetten çekilmeleri, karışmamaları çok isâbetlidir. Ve vazîfe i‘tibâriyle, vazîfeli bir kısım Nûrcular siyâsete bakmaları, elbette Selef-i sâlihîn mücâhidînleri nazarıyla bakıyorlar. Mahrem bir hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza binler selâm Kardeşiniz Saîdü’n Nûrsî
SAYFA 264
Üstâdımızın Mektûbuna Bir Hâşiye, Latîf ve Ma‘nîdâr Bir Vâkıa
Üstâdımız bu son hastalıkta ziyâde üşüyordu. Tahtalardan çabuk yanacak odunlar lâzımdı. Hiç münâsebet yok iken, Âyetü’l-Kübrâ’nın kerâmetiyle yangından kurtulan çalışkanların müşterek dükkânı, bir maslahata binâen tahta yerinde tuğladan yapılmak îcâb etti. Aynı tahtalar hâtırımızda yok iken, Üstâdın küçücük Medrese-i Nûriyesi’nde yakmak için fikrimizde yok iken, bütününü oraya verdik. Boş boşuna fırıncılara verilecekti. Demek Âyetü’l-Kübrâ bu odunları kendi medresesinde yakmak için hârika bir sûrette muhâfaza etmiş, kanâatimiz geldi.
Ceylan Mehmed Hasan
SAYFA 265
[273]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: اَلْخَیْرُ فٖی مَااخْتَارَهُ اللّٰهُ Denizli makinesi şimdilik işlemediğinde bir hayır var. Hem birden üç makinenin üç mühim merkezde fa‘âliyetleri سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırrına göre maslahat değildi. Hem Isparta, İnebolu gibi daha Denizli şâkirdleri mübârek kalemleriyle çok iş görmediklerinden, onların kalemini nûr hizmetinde çalıştırmak için muvakkaten makineleri işlemedi. Şimdilik Isparta ve İnebolu makinelerinin mahsûlü muhtâç müştâklara yeter ki, inâyet böyle tecellî ediyor.
Sâniyen: Gülnûr fabrikasının demirbaş kâtiblerinden Husrev ve Kâtib Osmân’ın, o civârdaki nûr şâkirdleri nâmına benim bu def‘aki şiddetli hastalığıma, şiddetli teesürleri ve ölümden gelen iftirâktan teellümleri Nûrcularının hesabına onlara teşekkür ve memnûniyetimle beraber derim ki: Sizler gibi hakîkî kardeşin pek fevkinde vârislerim ve vekîllerim ve haleflerim bulunduğundan, ben kemâl-i sürûr ve ferahla ecelimi bekliyorum. Ölümü sevinçle karşılıyorum. Yalnız Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi birkaç mecmûa-i nûriyenin makine ile intişârına kadar bu dünyevî hayatında kalmamı, belki tashîh gibi şeylerde de yardım ederim diye isterdim.
Bir küçücük hissiyâtımı beyân ediyorum. Bu def‘a ölümü pek yakın zannettim.
SAYFA 266
Hatta sekerât tahmîn eyledim. Birden çok sevdiğim kardeşlerimden ve nûr risâlelerinden dünyevî müfârakat, beni müteessir etmeye başladı. Hem o nûrlar mecmûalarının intişârında her tarafta muhtâç insanların îmânî bir sürûr ve umûmî teselli vermesinin bayramını göremeyeceğim diye derince bir hüzün hissettim. Hizb-i Nûriye’nin hulâsasını okudum. Birden kalbime geldi. Nûrun güneş gibi hakîkati hakka’l-yakîn derecesinde göstermiş ki, ölüm bizim için bir terhîstir. Ve ayne’l-yakîn hissettim ki, îmân hem beni, hem bütün alâkadâr olduğum dostlarımı ve kardeşlerimi ve husûsî dünyamı i‘dâmdan ve ademden ve hiçlikten ve zulümâttan kurtarıyor. Ve ilme’l-yakîn, kat‘iyen bildim ki: Ölüm beni ahbâbımdan ayırmıyor. Belki yüzde doksan dokuz ahbaplarım bulunduğu güzel bir âleme götürüyor.
Sonra buradaki ahbabım da ve müfârekatlarından müteellim olduğum dostlarım da oraya gelecekler. Benden sonra dünyada kaldıkları müddetçe bana hasenât kazandıracaklar. Ben onları yine göreceğim. Ve sâir dünyevî güzel manzaralarını ve beni alâkadâr eden hayâtımın levhalarını âlem-i misâl sinemasında temâşâ edeceğim. Hem izn-i Rahmânîyle bu dünyayı dahi berzahî bir göz ile daha ziyâde seyredebilirim, diye sarsılmaz bir kanâat geldi. Ben de mümkün olsa idi, husûsî dünyamdaki bütün mevcûdâtın dilleriyle اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ diyecektim. Hem onların adedince tasavvuren ve niyeten ve fikren اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim.