EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

131

Risâle-i Nûr’un başta başkâtibi Hâfız Tevfîk’in bu fıkrası Lâhika’ya girsin. Çok ilişemedim. Hâtırını kırmamak için ta‘dîl etmedim.

(216)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek Sevgili ve Fazîlet-mend Üstâdım Efendim Hazretleri,

Had ve hudûdsuz ve nihâyetsiz tahassürlerle selâm-ı âciziyi ba‘de’t-teblîğ mübârek ellerinizi öper ve beş vakit namaz ba‘dında zât-ı fâzılânelerinin sıhhat ve âfiyetlerinin devamı ve ömrünüzün efzûniyetini hizmet-i Kur’ân ve Şerîat-i Ahmediye ve Kur’ân-ı Hakîm’e merbût bulunan Risâle-i Nûr’umuzun ikmâli husûsunda kıtmîriniz ve fakîriniz olan kardeşinizin âciz lisânı döndüğü kadar Cenâb-ı Perverdigâr Hazretleri’ne rûz u şeb yalvarmak virdimdir efendim. Âh hasret, âh hasret Üstâdım Bu hasret ateşi, ârâmsız cism-i âciziyi her an yakmaktadır. Heyhât, ne yapayım efendim Elim ermez, gücüm yetmez. İnşâallâh an-karîbi’z-zamân Hallâk-ı Lemyezel Hazretleri pek yakın vakitte serbest mülâkātlar nasip edecektir. İnşâallâh, sümme İnşâallâh ve sümme İnşâallâh.

132

Nûr-u Muhammedî asm ile nûrlanmış ve bûy-ı Nebevî ile kokulanmış ve Kur’ân-ı Hakîm’de mezkûr olan üzerinde cennet râyihası olan reyhân denilen o çiçeğin cennet râyihasıyla râyihalanmış olan nûrlu Üstâdım efendim hazretleri Cenâb-ı Hakk Celle ve Alâ Hazretleri, Sûre-i A‘râf’ta nass-ı kātı‘ ile Nebiyy-i Zîşân Efendimiz’e asm irsâl buyurulan şu âyet-i celîlede, اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَمُرَادِهٖ rahmet-i İlâhiyenin ne kadar büyük ve yüksek ve son derece büyük her zîrûha nefi‘li ve ölmüş arzı ihyâ edip nâtık ve gayr-ı nâtıkların iâşelerini her cihetle te’mîne medâr olduğunu kullarına bildirmek ve teblîğ etmek üzere Resûl-ü Kibriyâ Efendimiz’e asm Cibrîl Aleyhissalâtu Vesselâm vâsıtasıyla inzâl buyurulmuştur.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَهُوَ الَّذٖی یُرْسِلُ الرِّیَاحَ بُشْرًا بَیْنَ یَدَیْ رَحْمَتِهٖطحَتّٰٓی اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَیِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِهٖ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِطكَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰی لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ

Efendim, şu âyet-i celîlede اَللّٰهُ اَعْلَمُ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ Hallâk-ı Lemyezel Hazretleri evvelâ rahmete işâret olan rüzgârı müjdeci olarak gönderiyor. Arkasından rahmet-i İlâhî olan yağmuru ölmüş arz üzerine gönderip o ölü bulunan arza yağmurla hayat verip, kuvvet ve kudretiyle o ölü arzda her şeyi yetiştirip, kullarını infâk ediyor. Bu ölmüş ve her şeyden

133

uzaklaşmış ve hatta âdetâ hayat ile memât arasında çırpınarak büyük ölüme sürüklenmekte olan ümmet-i merhûmeyi, bu pek korkunç olan dinsizlikten kurtarmak için Cenâb-ı Hakk ölmüş arza yağmur ile hayat verdiği gibi, Hallâk-ı Kerîm bu ümmet-i merhûmenin tahlîsi için Üstâdıma kendi kudret ve azametiyle ihsân buyurduğu ilim ile ve ma‘nevî cedd-i a‘lânız bulunan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri’nin ma‘nen ahfâdı bulunduğunuz cihetle, Nebiyy-i âhirzaman Hazretleri de siz Üstâdıma: Kalk evlâdım, Kur’ân-ı Hakîm’in kırk vech-i i‘câzı üzerine i‘câz edilmek zamanı geldi. İ‘câz et ve ümmetimi kurtar Emr-i Peygamberîsiyle emrolunup bu vazîfeyi aldınız. Cenâb-ı Hakk ve Resûlullâh Efendimiz asm sâyesinde Kur’ân’a, dine ve şerîate çok büyük hizmet ettiniz. Allâh kabûl etsin. Ve sa‘yiniz meşkûr olsun. Âmîn.

Sevgili Üstâdım, hatta değil Müslümanlar, belki umûm gayr-i Müslimler dahi tefsîr buyurmuş olduğunuz Risâle-i Nûr’un ahkâmına cümlesi muhtâç ve müştâktırlar. Ve bilumûm insan tabakātından olanların susamış bulunanları bu Risâle-i Nûr’un nûr nehrinden o şifâlı suyu içmeye son derece şitâb ediyorlar efendim.

Sevgili Üstâdım, sizin bu zaman için lutf-u İlâhîyle gönderilmenizde Cenâb-ı Hakk’ın büyük hikmetleri var. Yolunu kaybeden ümmet-i merhûme, mühlik karanlıkta kalmış. Hiç bir tarafını göremeyip hak ve hakîkat ne olduğunu tamâmen şaşırdığı

134

bir zamanda, Cenâb-ı Hakk’ın siz Üstâdımı bu ümmet-i merhûmeye kaybettiği hakîkat ve şerîat yolunu ve ahkâmını göstermek husûsunda gönderilmeniz, pek büyük ve çok büyük bir kudrettir. Bu mes’elede şek ve şüphe yoktur efendim. Boşa gitmedi efendim İnşâallâh.

Cenâb-ı Hakk arzı yağmurla ihyâ ettiği gibi, âhirette de umûm insanları hayâta ircâ‘ ettiği günde siz, dünyada yolunu ve edyânını unutmuş ve uzaklaşmış bulunan ve ümmet-i merhûmeden olan bîçârelere Geliniz, gafletten gözünüzü açın Şerîat-ı Garrâ-yı Ahmediyenin kitabı bulunan o nûrlu Risâle-i Nûr’u okuyup, hayât-ı ebediyenin yolunu öğrenip, edyânınızı muhâfaza ediniz diye yüz otuz küsûr Risâle-i Nûr’un Sözleri, kezâ ve otuz küsûr Mektûblar ve kezâ Lemeâtları’yla bütün dünyaya Cenâb-ı Hakk’ın emri ve Resûlullâh Efendimizin asm müsâadesiyle o nûr kılıçla mücâhedeye girdiniz. Avn-ı Hakk ve Himmet-i Resûlullâh asm ile cihâdda galebe ettiniz. Rabbim âhirette aynen böyle kabûl buyursun efendim.

Üstâdım, şu Sözler, Resûl-ü Kibriyâ Efendimizin hadîs-i peygamberîsini hutûr ettirdi. Öyle yazdım. Tevfîk bana makam veriyor, demeyiniz. Yalnız fem-i saâdetten çıkıyor, hadîstir efendim, yazmaya da hakkım var zannediyorum: عُلَمَٓاءُ اُمَّتٖی كَاَنْبِیَٓاءِ بَنٖٓی اِسْرَٓائٖیلَ صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ İnşâallâh efendim, Üstâdım da, şeksiz Peygamberimizin ta‘rîf ettiği ulemâdansınız Eğer böyle olmasaydı, size dünyada böyle vazîfeler tahmîl

135

edilmezdi. Cenâb-ı Hakk kitabullâhında ve Resûlullâh Efendimiz de asm diğer hadîslerde buyurmuşlardır: ulemâ-yı hakîkat olanlar da âhirette peygamberlerden sonra şefâat edeceklerini sâhib-i şerîat göstermiş. Ben kıtmîriniz de o günde fakîr ve hakîr kardeşiniz, siz efendimden şefâat beklerim.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

(217)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bin gece kadar kıymetdâr Berât gecenizi, geçen sene müjdeci ve şimdi aynı vakitte yanıma gelen Kuddûs kuşuyla beraber tebrîk ederiz.

Sâniyen: Bu def‘a bana hafîf taarruzları ve bana hizmet eden Mehmed nâmındaki sâdık çocuğu hafiye yapmaya çalışmaları akîm kalması ve başka vilâyetlerden gelen yabânîleri kabûl ettiğimi diye asılsız bahâneleri ise, şimdi hakîkati anlaşıldı. Bana ilişen me’mûrlardan birisi demiş: Nerede dînce bir hareket olsa, en evvel buraya ve Saîd Hoca’ya bakarlar diye ifşâ etmiş. Ve anladık ki, Nûrcu ve hapis arkadaşlarımızdan ve kardeşimiz Şemsî Yeşil, Sultân Ahmed Câmi'inde nûr hakîkatlerinden ders vermesiyle, Re’fet’in yazdığına göre, beş bin âdeme

136

o vaazda toplanmasından nûrların rakîbleri kıskanç adamlar Hâşiye onun derslerini Risâle-i Nûr hesabınadır ve onun talebesidir diye tâ Afyon’a kadar işâa etmeleri, bu def‘aki ehemmiyetsiz taarruza sebeb olmuştur. Fakat taarruz edenler nedâmet ettiler. Bize bir zarar olmadı. Fakat güzel rahmet, her gün gelen yağmur, birden kesildi, daha gelmedi. Siz merâk etmeyiniz, inâyet devam ediyor.

Sâlisen: Nazîf, Re’fet, Mustafâ Usman, Küçük İbrâhîm’in mektûblarındaki mes’ele-i tab‘ ve makine ve bir ay kadar sabretmemiz ve nûrların serbest tab‘ edileceğini ve misyonerlerin yalnız bir müstensihin sehviyle, İncil Yûhannâ’da 1 6 yazılması ve doğrusu 6 1 budur diye, o koca eserde bundan başka kusur bulmamaları, bizi çok mesrûr etti. Fakat çok def‘a söylediğim gibi, yine tekrar ediyorum ki: her şeyden evvel sıhhatine ve yanlış olmamasına çok dikkat etmek lâzımdır. Çünkü Risâle-i Nûr başkalara benzemez. Bazen bir tek kelime ve bir harf ve bir nokta yanlışıyla ehemmiyetli bir mes’ele bozulur. Hakîkat sûreti değişir. Sizin isâbetli re’yinize havâle ediyoruz. Hem herhalde Zülfikār-ı Mu‘cizât, en evvel eski harf ile makine ile

137

ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûası en evvel yeni harfle tecrübe edilse, münâsib görseniz yaparsınız.

Ben bu dört kardeşimize çok minnetdârım. Re’fet’in sıhhatini merâk ediyorum. Küçük İbrâhîm bir tashîhli Zülfikār’ı İnebolu için istiyor. Sonra gönderilecek. Mustafâ Usman’ın bize gönderdiği Asâ-yı Mûsâ’yı çok beğendim. Hem çok dikkatli ve sıhhatli ve güzel. Fakat tevâfuksuz. Bin Mâşâallâh, Nazîf hakîkaten kahramancasına nûrlara çalışıyor. Bin Bârekallâh.

Kardeşlerim, tâ bayrama kadar istirâhate ve sükûnete ve sıhhate ihtiyacım var. Duâlarınızla bana yardım ediniz. Merhûm Hâfız Alî talebelerinden Hasan ve Ahmed’in fıkraları Lâhika’ya girsin. Umûma selâm ve duâ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(218)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Kur’ân’dan çıkan ne güzel kevsersin

Ne büyük eser, ne tatlı kevsersin

Nûrsun çün, sildin kâinâtın sisini

Ey nûr kaldırdın münâfıkların şivesini

138

Topladın etrafında mü’min kāfilesini

Ders veriyorsun, 350 milyon Müslümana sen,

Gelmişsin bu zamanda âcizlere îmân hâzırlığı

İnşâallâh âcizlerden sil dünya pasını

Risâle-i Nûr derdlere dermân, hem merhemsin

Ey Risâle-i Nûr, var senin kapında hikmet

Dolaştıkça zemîni olursun, hem fazla çok

Hakkın rahmetisin, nûr köprüsünü aşarsın

Hikmetinle kıssadan tılsımları açarsın

Nûrların her söz ve sekîne her kelimesi mîzân

Nûrların her nükte ve ihtârı birer ferman

Nûrların açılmış her satırında birer âlem

Nûrların üstüne dökülmüş türlü kokular

Yâ Rab, sen Kâdir-i Kayyûmsun, bize de lutfeyle

Nûrların Mektûbları, Lem‘aları açılmış bir güldür

Ol gülün bülbülü Üstâdımız Hazretleri

Yâ Rabbî yuvası olan cismini sen gizleyesin

Dökülecek yavruları olan talebeleri

139

Risâle-i Nûr dâiren büyük, gezenler bulsun teselli

Risâle-i Nûr’u okuyanlar bulacak emsâlsiz hakîkati

Her birinde konuşturur mevcûdâtı Sâni‘ine

Hep bir ağızdan nutka gelmiş duâ ederler âsânına

Nûrlara âşık olanı nasîb etsin maksûduna

Arzumuz nûr bölgesinde hizmet etmektir

Kapısında çoktur hizmetçileri hademeleri

Hep yolunda eylemektir îmân, can fedâdır

Kapısına gelmişiz biz iki bîçâre âcizler

İnşâallâh kabûl eder, iki serseri kulunu ol İlâhî

Risâle-i Nûr talebelerinden merhûm Hâfız Alî’nin şâkirdlerinden

el-yevm asker bulunan Hasan ve biraderi Ahmed

[219]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Geçen mübârek Leyle-i Berât’inizi ve gelecek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ederiz.

140

Bu seneki Berât gecesinin Nûrcular hakkında çok bereketli ve kerâmetli olduğuna bir emâresini hayretle gördük. Şöyle ki: Ben Berât gecesinden az evvel Asâ-yı Mûsâ’yı tashîhiyle meşgūl iken, bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: Müjde mi getirdin? İçeriye girdi. Güyâ eskiden dost idik gibi, hiç ürkmedi. Asâ-yı Mûsâ üstüne çıktı, Hâşiye üç sâat oturdu. Ekmek, pirinç verdim, yemedi. Tâ akşama kadar kaldı, sonra gitti. Tekrar geldi, Berât gecesinde tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allâh’a ısmarladık nev‘inden başımı okşadı, sonra uçtu, gitti. İkinci gün ben teessüf ederken yine geldi, bir gece daha kaldı. Demek bu mübârek kuş, hem Asâ-yı Mûsâ’yı, hem berâatımızı tebrîk etmek istedi.

Sâniyen: İnebolu’dan gelen bir kısım Asâ-yı Mûsâ’nın Âyete’l-Kürsî tetimmesinin nükte-i tevâfukiyede وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ cümlesi sehven noksân bırakılmış. لَا انْفِصَامَ لَهَا ط وَاللّٰهُ den وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا ye geçmiş. Tashîh edilsin. Umûma selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

141

[220]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Kastamonu Husrev’i ve Süleymân Rüştü’sü olan Mehmed Feyzî ve Emîn’in, Üstâdlarının Kastamonu’daki hayatının bir tarihçesini, hüsn-ü zan ile haddimden çok fazla senâlarını tebdîl etmeyerek kabulümün sebebi şudur ki: Bugünlerde Afyon’un büyük me’mûru, bir çavuşu bana ihânete vâsıta yapıp, güyâ teveccüh-ü âmmeyi hakkımda kırarak, tâ bu vilâyet, Denizli, Isparta gibi nûrlara tam sâhib çıkmasın ve nûrlar parlamasın. Gerçi ben tahammül ettim, fakat buranın yeni şâkirdlerinin teessürlerinden müteessirdim. Düşünürken, Mehmed Feyzî’nin bu samîmâne ve âlimâne, hürmetkârâne mektûbu, o herifin ve o âmirinin ihânetlerini yüzlerine vurup hiçe indirerek, teessürâtımı tam sildi, süpürdü. Binler derece o iki bedbahttan yüksek olan iki Nûrcunun böyle medih ve hürmetleri, onların kanunsuz cebir ve ihânetlerine aynı zamanda tam tamına tevâfuku, Feyzî ve Emîn’in sadâkatlerinin bir kerâmeti olduğunu kanâat ettiğimdir.

سع

142

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi ve çok zaman ser-kâtibi Mehmed Feyzî’nin ve sekiz sene Süleymânlar gibi sadâkatle nûrlara ve bize Mehmed Feyzî ile beraber hizmet eden Emîn’in bir fıkralarıdır. Onların hâtırları için hiç ilişmedim. Üstâdları hakkında çok ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmadım. Aynen Lâhika’ya geçebilir.

(221)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Çok Sevgili, çok Kıymetdâr, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Evvelâ: Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk eder, el ve ayaklarınızdan öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.

Sâniyen: Üstâdımızın tercüme-i hâline merâk edenlere deriz ki: Kur’ân-ı Hakîm otuz üç âyâtının i‘câzkâr işârâtıyla, İmâm-ı Alî radiyallâhü anh Celcelûtiye ve Ercûze’sinde kerâmetkâr delâlâtıyla, Gavs-ı A‘zam kuddise sırruhû beşâretkâr beyânâtıyla, Üstâdımızın hakîkî tercüme-i hâlini ve Risâle-i Nûr’un hakîkî mâhiyetini beyân etmişler. Üstâdımızın şahs-ı ma‘nevîsini bilmek isteyenler, Risâle-i Nûr’un İşârât-ı Kur’âniye ve Kerâmât-ı Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye risâlelerini, eğer mümkün olursa Risâle-i Nûr’un sâir eczâlarını dikkatle tetebbu‘ etmeleri lâzımdır.

143

Yalnız bizim Üstâdımız hakkındaki kanâat-ı kat‘iyemiz şudur ki: İsm-i Nûr ve ism-i Hakîme mazhariyetle Kur’ân-ı Hakîm’in hazînesinden nâil olduğu hakāik ve maârifi, yegâne tahdîs-i ni‘met maksadıyla beşere i‘lân eden bu allâme-i zü-fünûn Bedîüzzamân Hazretleri ahlâk-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyân-ı hayret bir ulüvv-i himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gınâ-yı kalbi, tevekkül ve kanâati hârikulâde, maîşet ve kıyâfeti pek sâde ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde, dünyaya zerre kadar meyl-i muhabbet etmez.

Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatında muhâfaza etmiş ki, aslâ kimseye arz-ı iftikār etmemek hayatının mühim bir düstûrudur. Dünya kendilerine teveccüh etmiş de ondan yüz çevirmiş olan üstâdımız, emr-i maâşta Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle iffet ve nezâhetini dâimâ muhâfaza eder. Sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Biz yakînen biliyoruz ki, Kastamonu’da bulundukları zaman oturdukları evin îcârını vermek için yorganını sattılar da, yine hiç bir sûretle hediye kabûl etmediler.

Hem Üstâdımız tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz. Ve talebelerinin de tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, tekellüf şer‘an ve hikmeten fenâdır. Çünkü tekellüf sevdâsı, insanı hadd-i ma‘rûfu tecâvüze sevk eder. Mütekellif olanlar

144

bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat ve soğuk bir riyâkâr vaz‘iyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.

Hem Üstâdımız gāyet mütevâzi‘, tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyârlara ve çocuklara ve fukarâlara rıfk ve mülâyemetle, uhuvvetkârâne bir muâmele-i hâlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde mehâbet ve beşâşetle karışık bir nûr-u vakār lemeân eder. Heybetle beraber, âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür dâimâ mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın âdetâ dili tutuluyor da, ne demek istediği anlaşılmazdı. Bu âcizler çok def‘a bu hâli müşâhede ettik.

Üstâdımızın az söylemek âdetidir. Fakat söylediği vecîz sözler herhalde düstûr-u hikmet olarak pek ma‘nîdâr, pek şümûllü, birer câmiü‘l-kelimdirler. Üstâdımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setr ederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktirler ki, hatta kendisi hakkında bir nâsezâ söz teblîğ edene, hâşâ bu yalandır, bu sözü söyledi dediğin zât, böyle sözü söylemez buyururlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç