EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

453

Hâricî ve büyük bir düşmanın hücûmu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücûm eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire-i İslâmiyede eskiden beri tarafgîrâne birbirine mukābil, muârız vaz‘iyetini alan ehl-i İslâm, o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak, maslahat-ı İslâmiye muktezâsıdır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Hasta Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[344]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Makine ile yazdığınız Zülfikār’da yanlış pek azdır. Mu‘cizât-ı Ahmediye asm makamıyla, Haşir makamının yarısını dikkatle baktım. Ma‘nâya zarar verecek bir tek sehiv buldum. Binler Mâşâallâh sizlere Husrev’in şirin ve parlak kalemi sönük yerleri de okutturuyor. Bugün yetmiş beş sahîfe Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm tedkîk ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, pek az sehivler var. Hem dikkatle onların ma‘nâsı anlaşılır. Yalnız Mu‘cizât-ı Ahmediye’yi asm Dördüncü İşâreti’nin Dördüncü Esası’nda, dokuzuncu sahîfenin birinci satırında asıl Mehdî’nin kelimesi yerinde sehven asılmış Mehdî’nin yazılmış. asılmış kelimesini asıl kelimesine tebdîl ediniz.

454

Sâniyen: Bu def‘a beşinci Şuâ‘ı tedkîk ettim. Dedim ki: Mâdem iki mahkemeler, beraber çok tedkîk ettiler. Bizi onunla mes’ûl etmediler. Ve müdâfaâtımda da gāyet kat‘î ve reddedilmez bir tarzda o risâleye dâir beyânât var. Elbette onun neşrinde zarar olmaz. Eğer siz münâsib görseniz, ma‘nevî Târîhçe-i Hayât mecmûasının âhirinde müdâfaâttan sonra ilhâk edilmesini meşveretinizle karar vermenize havâle ediyorum.

Mübâreklerin kahramanları ve nûrun bahâdırları olan Tâhirî ile Küçük Ali, İnşâallâh iki Husrev, iki Hâfız Alî hükmünde, nûrun bu tarzdaki en mühim hizmetini de eskide yaptığı hizmet gibi fevkalâde bir sûrette yapacaklar. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

455

[345]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Fedâkâr Kardeşlerim,

Evvelâ: Fahr-i Âlem Hâtemü’n-Nebiyyîn Şefîü‘l-müznibîn, Rasûl-ü Rabbü’l-âlemîn, Seyyidinâ Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın velâdet-i şerîfesinin mübârek gecenizi bütün canımızla tebrîk ederiz.

Sâniyen: Zülfikār’a tamâmen baktım. Mâşâallâh hatâları pek azdır. Yalnız bazı nüshalarda sönük kelimeler var. Okunmayan kısmını ben işaretler koydum. Bir defterde hangi makam, hangi sahîfe, hangi satırlarda sehivli ve sönükler var diye rakamla yazdırıp size göndereceğim.

456

Sâlisen: Kardeşimiz Nazîf, Asâ-yı Mûsâ’dan şimdilik yeni harfle yazsın. Bitirdiği meyve kısmını makine ile otuz kırk nüshasını ihtiyâç varsa acele çıkarmasını benden soruyor. Hadsiz şükür olsun ki, elmas kalemleri ihtiyâç bırakmamışlar. Hem Asâ-yı Mûsâ parça parça olmasın. Mecmûunda başka bir kuvvet var. Bu dakîkada hâtırıma Küre Medrese-i Nûriyesi geldi. Saatçi Nûrî ve Muallim Abdurrahmân, İhsân ve evvelce İstanbul’da nûrlar nâşiri Hâfız Emîn hayâlimin karşısında göründüler. Ve lisân-ı hâlleri dedi: Biz nûrlara ebedî bağlıyız. Eski alâkamızı tamâmen muhâfaza ediyoruz. Hiç merâk etme. Ben de onlara hem selâm edip, hem eski makamlarını nazarımızda muhâfaza ettiklerini tebşîr ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûmunuza binler selâm hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[346]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Zülfikār’ın savâb-hatâ cetvelini gönderdim. Fakat pek acele ve râhatsızlık zamanında yaptığımdan, hem tekrar mukābele etmediğimden, belki içinde sehvim de var.

457

Siz dikkat edersiniz, ma‘nâyı bozmayan noktaları siz tebdîl edebilirsiniz. Hem bu cetveli de ıslâh edebilirsiniz. Hem bu cetvele göre nüshalar tashîh edilse daha münâsibdir. Hem Zülfikār’ın pek yüksek yazmak sevâbına hissedâr olmak için, mübârek kardeşler her biri bazı nüshalarını tashîh etsin. Veyâhûd cetveli yirmi otuz adet nüsha makine ile çıkarıp, sâir yerlerdeki arkadaşlara gönderirsiniz. Her ne ise, siz daha iyi bilirsiniz. Vazîfenize karışmam. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizin gibi sarsılmaz, çekilmez, pişman olmaz, çok telâş etmez, demir gibi metîn şâkirdleri Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir ihsân eylemiş.

Sâniyen: Ben de bundan evvelki hafta mektûbunuzu almadığımdan sizin gibi telâş ettim. Acaba onlara bir ilişmek mi var diye beklerken, ferahlı mektûblarınızı aldım. Fakat o komiserin cildciden bir yazma Zülfikār’ı alması, hem size, hem bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile bana burada bir bulantı verdi. Birden zâil oldu. Vazîfemiz, ihlâs ile ve sebât ve tesânüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyât ile, sırran tenevverât irşâd-ı ulvîyi fiilen tasdîk etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muârızlara mukābele etmek ve onların hücûmundan telâş etmek değil. Muvaffakiyet ve fütûhât-ı nûriye ve revâc ile intişârı ise, vazîfe-i İlâhiyedir. Vazîfemizi yapıp, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize teselli buldum.

458

Evet kardeşlerim, kırk seneden beri hem hakîkat-i İslâmiye ile, hem benimle mücâdele edilen perde altındaki zındıklar, münâfıklar elbette Zülfikār’ın fütûhâtına ve şâkirdlerinin şevklerini kırmak için, bazı böyle ehemmiyetsiz iliştirmek için, ya bazı me’mûrları veya bazı zâbıtayı iğfâl edip evhâm veriyorlar. İnşâallâh bir zarar olmaz. Siz hem ihtiyât ediniz, hem telâş etmeyiniz.

Sâlisen: Bu defʻa beşi Ahmed nâmında on tane nûr şâkirdlerinin ehemmiyetli ve güzel ve samîmî mektûblarını aldım. Her birisine husûsî mektûb yazmak hakları varken, maatteessüf birkaç cihette vaktim müsâade etmiyor, Gücenmesinler. Hem râhatsızlık, hem meşgalem pek ziyâde, o beş Ahmed’den Denizli Ahmedleri ve arkadaşlarının hey’et-i mecmûası hakîkaten merhûm Hasan Feyzî’nin vazîfe-i nûriyesini gāyet ciddiyetle ve sebât ile yapacaklarına kanâatimiz geliyor. Onlara bin Bârekallâh Ve bize mektûb yazan Kâtip Tevfîk ve mahdûmu Şevket gibi daha çok şâkirdler iltihâk edeceklerini mektûbuyla gösteriyor. Milâs’ta nûrun erkân-ı mühimmesinden Halîl İbrâhîm’in mübârek ve tatlı emânetini aldım. O ve arkadaşları, Mehmed’ler ve Ahmed Feyzî orayı Denizli gibi nûrlara hizmet ettikleri gibi daha ziyâde çalışacaklarını ümîd ediyoruz.

Râbian: O beş Ahmed’den Safranbolu’da Hasan Feyzî’nin tam yerine geçmiş ve Hâfız Alî’nin tam vârisi Safranbolu’lu Ahmed Fuâd’ın gāyet samîmî ve fedâkârâne mektûbunda, benim bedelime aynen Hasan Feyzî, Hâfız Alî gibi, bâkî kalan hayatını bana verip benden

459

evvel berzaha gitmek için duâ ediyor. Hâlbuki şimdi nûrlara hizmette onun hayatı daha ziyâde fâidelidir. Bana nisbeten genç, fa‘âl bir kardeşim, benden sonra hâs kardeşlerim gibi vazîfe-i nûriyemi yapıyorlar diye kemâl-i istirâhat-ı kalp ile ecelimi beklerim. Cenâb-ı Hakk, onun gibi çok fedâkârları daha nûrlara kavuştursun. Ve onun ve Mustafâ Usman’ın sisteminde o havâlîdeki yeni çıkmaya başlayan fedâkârları nûrlara bağışlasın. Ve merhûm Hasan Feyzî’nin sisteminde ikinci bir Hasan Feyzî olan Mustafâ Usman’ın uzun mektûbu, onun nûrlara şiddet-i alâkasını ve hârika sadâkatini göstermekle beraber, ehemmiyetsiz benim şahsiyetime de ve hayatıma da ziyâde ehemmiyet veriyor Münâzara-i nefsiye mektûbum münâsebetiyle güzel mektûbuna Bârekallâh derim. Ve nûrun hâlis ve çalışkan ve mahdûmları ile beraber, nûra tam bağlanan kardeşimiz Hıfzî’nın, nûr şâkirdlerinin duâmıza dâimâ girmiş beş altı hâsların vâlideleri Ayşe nâmlarında olduğu gibi, o da Ayşe nâmında o seher Ayşeler içinde o duâ dâiresine girdi. Cenâb-ı Hakk o Ayşe’nin rûhuna da binler rahmet eylesin. Âmîn.

Hâmisen: Konya’lı kardeşimiz Sabrî’nin mevlid-i şerîf tebrîkine dâir mektûbunda nûrların orada, hocalar içinde olduğu gibi, mektebli gençlerde ehemmiyetle tevessu‘ eder. Talebeliğe peyderpey giriyorlar. Mübârek mahdûmları gibi ehemmiyetli zâtların lisedeki mahdûmları dahi nûrlara şevk ile talebe oluyorlar, diye yazıyor. Evvelce yazdığım gibi tekrar

460

umûm kardeşlerimizin mevlid-i şerîflerini tebrîk ile beraber bu defʻaki hem Denizli, hem Konya, hem Safranbolu’lu kardeşlerimin tebrîk mektûblarına mukābil, hem mevlidini tebrîk, hem çok selâm ve duâ, bilhassa başta Müfessir Hoca Vehbî ve beni sâir memleketlerdeki hocalarla musâlahaya sebebiyet veren insaflı Konya hocalarına selâm ediyorum.

Sâdisen: Hem çok eski, hem çok sâdık, hem çok muktedir, sebâtkâr Medrese-i Nûriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in o medresenin üstâdı olan merhûm Hacı Hâfız’ın kerâmetli vefâtına dâir güzel ve hazîn mektûbunda, o Medrese-i Nûriyenin şâkirdlerinin, o merhûm üstâdlarına karşı gösterdikleri dindârâne vaz‘iyet; ve yağmurun zahmet vermemek ve onları ıslatmamak ve üşütmemek için durması, iş bittikten sonra başlaması, o merhûm zâtın ruhuna büyük rahmetler nüzûlüne emâredir. Cenâb-ı Hakk o rahmet katreleri adedince ona ve onlara rahmet etsin. Âmîn.

Hem Ahmedlerden Sandıklı’dan Ahmed Çavuş’un, oradaki nûr şâkirdleri nâmına ciddî mektûbuna karşı وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ duâsıyla cevap veriyorum. Daha yazacaktım, bir dakîka vaktimiz müsâade etmedi, kısa kestim. Tebyîze vakit bulamadık. Umûmunuza binler selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

461

[347]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Bahtiyar Kardeşim Süleymân Rüşdü, Seni ve kardeşin kahraman Burhân’ı ve senin iki mübârek, ma‘sûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risâle-i Nûr nâmına ve umûm şâkirdleri hesabına, rûh u cânımızla sizi tebrîk ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâp kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakiyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde çok alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikār gibi daha çok emsâline de muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakiyet, hem Zülfikār’ın, hem sadâkatınızın bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rü’yân ki, emr-i İlâhî ile Kur’ân’ı Hazret-i Peygamber’e asm vermen, Hazret-i Cebrâîl’in vazîfesinin bir cilvesidir. İşarettir ki, bu hizmetiniz, hem rızâ-yı İlâhî’ye, hem rızâ-yı Peygamberîye asm muvâfıktır. Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm vâsıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye asm teblîğ etmek ma‘nâsıyla senin rüyan ta‘bîr edilir.

Nasıl bir küçük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur, bir nevi‘ muhâbere eder. Öyle de husûsî bir tecellî ile, rü’yâlar da selef-i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret-i Peygamber’in asm yanında gördüğün adam da, Risâle-i Nûr ve Risâle-i Nûr

462

şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsidir. Umûmunuza selâm ve hâne halkınıza çok duâ ve bilfiil Zülfikār’ın tabʻına çalışanlara binler Bârekallâh ve Mâşâallâh deriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[348]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz Üstâdım, Hâşiye

Bu hafta zâtınıza mahsûs iken, terahhumen, telattufen biz zavâllı ve bîçâre şâkirdlerinize hediye ettiğiniz garîp bir münâzara-i nefsiyeyi aldık. Bizlere nûrlar yolunda en kuvvetli,

463

en fâideli hakîkat dersini veren bu kıymetli lütufnâmeniz, bizi nûrlara gark etmekle beraber kābil-i iltiyâm olmayan dehşetli yaralarımızı yine deşti. Izdırâb ve kederlerimizi kat kat artırdı. Âh, nasıl müteessir olmayalım, nasıl âh u figān etmeyelim? O azîz nûr Üstâd, nûrların fütûhâtlar devresini Allâh’ın bu zafer-i nihâîsini dünya gözüyle seyrediyorken vazîfesinin hitâma erdiğini bütün mesâî ve teşebbüsât-ı ma‘neviyesinin meyvelerinin sünbüllenerek inkişâfta olduğunu müşâhede ederek âhirzamanda deruhde ettiği vazîfe-i ıslâhı îfâ ettiğinden gelen kudsî ve İlâhî bir zevk ile, bu hayât-ı fâniyeden kat‘iyen çekilerek âlem-i berzahdaki milyonlar sevgilileri olan hânedân-ı nûra iltihâk etmek istiyorlar. Ve böyle bir mevzû‘ ile bizim yaralarımıza en şâfî merhemi şimdiden sürerek bir teselli kapısını merhametle bize açıyorlar. Ve bu vesîle ile de en kudsî ve mesleğimizin esasından olan ihlâsı ders veriyorlar.

Evet Üstâdım, takdîr ve tebrîke lâyık ulvî ve kudsî hizmetlerinize bir mükâfât olarak zehirler verilen, izzet-i ilmiyeyi muhâfaza edip, ilmi medâr-ı maîşet ittihâz etmediğinizden, zavâllı rakîbler, menfaatperest, hodperest rakîbler tarafından çürütülmek istenilen, resmen muhâfaza vazîfesini üzerine alanlar tarafından dahi en cânîyâne işkence ve tahkîrlere ma‘rûz kalan bir şahsın âlem-i nûra intikāli, elbette ve elbette zâtı için en arzu edilen bir hâlettir.

464

Fakat Azîz Üstâdım, biz senin bu kadar ızdırâb ve meşakkatlerden, bu kadar cefâ ve sûikastlerden, bu kadar ezâ ve işkencelerden sonra, azıcık olsun bu hayât-ı fâniyede her cihetten râhat ve saâdetini arzuluyoruz. Ve rahmet-i İlâhiyeden binler dillerle niyâz ederek bekliyoruz. Nefsin arzusuna olmayan, sırf misâfiri olacağın talebelerinin hâtırı için kabûl edeceğin bu saâdetin, saâdet-i bâkiyeye ne zararı var.

Evet Azîz Üstâdım, siz fırsat buldukça Benim şahsıma ehemmiyet vermeyiniz. Nûrlar size kâfîdir buyuruyorsunuz. Evet, emirlerinize itâat ediyoruz. Fakat sözden anlamayan, kayıt altına girmeyen letâifimize nasıl haber anlatalım? Onların ma‘nevî gözyaşlarını nasıl teskîn edelim? Onların yaralarına nasıl merhem sürelim?

Evet Üstâdım, biz sana bağlı olduğumuz kadar ve aynı alâka ile nûrlara da bağlıyız. Biz sana meftûn olduğumuz kadar, nûrların da meftûnuyuz. Biz sana hayrân olduğumuz kadar, nûrlara da hayrânız. Kur’ân’ın semâ-yı ma‘nevîsinden tulûʻ eden o âfitâb-ı ma‘nevî ve şems-i hakîkat olan nûrların mahâll-i in‘ikâsı, kalb-i şerîfiniz değil midir? O bahr-ı hakîkat her ne kadar cennet-i Kur’ân’dan nebeân ediyorsa da, senin o vâsi‘ kalb-i azîzine dökülüp orada cûş u hurûşa gelerek bir âb-ı Kevser, bir âb-ı hayât hâlinde kalem kanalıyla kalplerimize akmıyor mu? O kararmış kalplerden, zulmet-i küfrü ihrâc ve o ölmüş kalp ve rûhları âb-ı hayâtıyla ihyâ eden nûrlar değil de nedir?

465

Biz nûrları senin mübârek elinle bulduk. Nûru ve nûrları sevdiğimiz gibi, seni de seveceğiz. Buna kimse bir ad takamaz. Bir ayıp bulamaz. Sana en ağır ve dinsizce ta‘bîrlerle iftirâ eden ve kendilerini âlim sanan feylesoflar, ehl-i dalâletin başına indirdiğin en ağır darbeler karşısında bile nûrların hakîkatini inkâra cür’et edebildiler mi? Netîcesinde âsâ-yı inkârlarını kırarak Asâ-yı Mûsâ’ya teslîm olmadılar mı? Nûrun müellifinin ve onun kahraman hâdimlerinin ve nûrların yok edilmek istenildiği bir hengâmda, inâyet-i İlâhiyenin imdâdıyla hıfz ve hırâsetiyle çürütülemeyen, mağlûb edilemeyen nûrları çürütmek artık kimin haddine düşmüş? Bizi yoldan çevirmek, bizi şüphelere düşürmek, inâyet-i İlâhiye bizim ile olduktan sonra hangi münkirin, hangi mülhidin haddidir? Hayatınızda da, âlem-i nûra irtihâlinizde de nûrlar yolundan dönmeyeceğiz. Hizmette kusur etmeyeceğiz. Tasarruf-u ma‘neviyeniz sâyesi altında, ömrümüz oldukça nûrları neşre devam edeceğiz. Dâimâ Risâle-i Nûr’u pîşvâmız edinip her umûrumuzda iktidâ ve her hâlimizde ilticâ edeceğiz. Sözümüz yemînimizdir. Fakat Allâh’ım sizi başımızdan çok uzun seneler eksik etmesin. Rahmet-i İlâhiyeden niyâz-mend olduğumuz noksânlarımızı da tamamlayalım.

Azîz Üstâdım, hem bu münâzara-i nefsiye diye isim verdiğin mevzû‘, senin nefsânî arzuların sebebiyle değil, biz bîçârelere ders vermek için, bizim en korkunç ve derin yaralarımıza merhem sürmek için kalpte tulû‘ etmiştir. Zîrâ ki, Hazret-i Kur’ân’ın

466

meşrık-ı ma‘nevîsinden işrâk eden hakîkat güneşinin maʻkesi olan bir kalbe zulmet duhûl edemez. Nûrların menbaʻ-ı feyzî olan bir bahr-i bî-pâyâna bulanık su akamaz.

Azîz Üstâdım, tekellüf ve hodfurûşluk, tasannu‘ ve riyâ, seni çürütmek isteyen bîçâre rakîblerinin hâl ve şânıdır. Eğer bu da‘vâda sâdık olmasaydım ve iddiâmda isâbet bulunmasaydı, nûrlardaki katʻî te’sîr olur mu idi? Bu kadar hak ve hakîkat yolcusu hayatını vakfederek, her an lüzûm görülürse canını da fedâya söz vererek, o nûrlara sarılırlar mı idi? Bu kadar küstâh ve zâlim düşmanlar karşısında hizmet-i nûriyede sebât ederler mi idi? Hayır Ya niçin her felâketi göz önünde tutarak, başlarını koltuk altına alarak, hizmette kusur etmemeye çalışıyorlar? Bu yola bunları sevkeden sâik ne? Evet, o sâik o ki: Bütün talebelerin, nûrlarda en ulvî, en kudsî hakîkati îmân ve îkānın yine nûrlarla verdiği nûr-u ferâsetle görüyorlar. Senelerce tarîkat berzahlarında alamadıkları feyiz ve nûru, zevk ve sürûru Risâle-i Nûr’dan alıyorlar. Hazret-i Fahr-i Âlem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz’den verâset-i nübüvvet tarîkiyle gelen nûr-u nübüvveti Risâle-i Nûr’dan aldıkları bir nûr-u îmânla, senin nâsiye-i kudsiyende ve dolayısıyla da Risâle-i Nûr’da görüyorlar. İşte Nûrcuların nûrlardan, nûr hizmetinden bütün zulümlere rağmen ayrılamamalarının yegâne sâiki budur.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç