Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 461
[347]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Bahtiyar Kardeşim Süleymân Rüşdü, Seni ve kardeşin kahraman Burhân’ı ve senin iki mübârek, ma‘sûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risâle-i Nûr nâmına ve umûm şâkirdleri hesabına, rûh u cânımızla sizi tebrîk ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâp kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakiyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde çok alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikār gibi daha çok emsâline de muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakiyet, hem Zülfikār’ın, hem sadâkatınızın bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rü’yân ki, emr-i İlâhî ile Kur’ân’ı Hazret-i Peygamber’e asm vermen, Hazret-i Cebrâîl’in vazîfesinin bir cilvesidir. İşarettir ki, bu hizmetiniz, hem rızâ-yı İlâhî’ye, hem rızâ-yı Peygamberîye asm muvâfıktır. Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm vâsıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye asm teblîğ etmek ma‘nâsıyla senin rüyan ta‘bîr edilir.
Nasıl bir küçük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur, bir nevi‘ muhâbere eder. Öyle de husûsî bir tecellî ile, rü’yâlar da selef-i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret-i Peygamber’in asm yanında gördüğün adam da, Risâle-i Nûr ve Risâle-i Nûr
SAYFA 462
şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsidir. Umûmunuza selâm ve hâne halkınıza çok duâ ve bilfiil Zülfikār’ın tabʻına çalışanlara binler Bârekallâh ve Mâşâallâh deriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[348]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz Üstâdım, Hâşiye
Bu hafta zâtınıza mahsûs iken, terahhumen, telattufen biz zavâllı ve bîçâre şâkirdlerinize hediye ettiğiniz garîp bir münâzara-i nefsiyeyi aldık. Bizlere nûrlar yolunda en kuvvetli,
SAYFA 463
en fâideli hakîkat dersini veren bu kıymetli lütufnâmeniz, bizi nûrlara gark etmekle beraber kābil-i iltiyâm olmayan dehşetli yaralarımızı yine deşti. Izdırâb ve kederlerimizi kat kat artırdı. Âh, nasıl müteessir olmayalım, nasıl âh u figān etmeyelim? O azîz nûr Üstâd, nûrların fütûhâtlar devresini Allâh’ın bu zafer-i nihâîsini dünya gözüyle seyrediyorken vazîfesinin hitâma erdiğini bütün mesâî ve teşebbüsât-ı ma‘neviyesinin meyvelerinin sünbüllenerek inkişâfta olduğunu müşâhede ederek âhirzamanda deruhde ettiği vazîfe-i ıslâhı îfâ ettiğinden gelen kudsî ve İlâhî bir zevk ile, bu hayât-ı fâniyeden kat‘iyen çekilerek âlem-i berzahdaki milyonlar sevgilileri olan hânedân-ı nûra iltihâk etmek istiyorlar. Ve böyle bir mevzû‘ ile bizim yaralarımıza en şâfî merhemi şimdiden sürerek bir teselli kapısını merhametle bize açıyorlar. Ve bu vesîle ile de en kudsî ve mesleğimizin esasından olan ihlâsı ders veriyorlar.
Evet Üstâdım, takdîr ve tebrîke lâyık ulvî ve kudsî hizmetlerinize bir mükâfât olarak zehirler verilen, izzet-i ilmiyeyi muhâfaza edip, ilmi medâr-ı maîşet ittihâz etmediğinizden, zavâllı rakîbler, menfaatperest, hodperest rakîbler tarafından çürütülmek istenilen, resmen muhâfaza vazîfesini üzerine alanlar tarafından dahi en cânîyâne işkence ve tahkîrlere ma‘rûz kalan bir şahsın âlem-i nûra intikāli, elbette ve elbette zâtı için en arzu edilen bir hâlettir.
SAYFA 464
Fakat Azîz Üstâdım, biz senin bu kadar ızdırâb ve meşakkatlerden, bu kadar cefâ ve sûikastlerden, bu kadar ezâ ve işkencelerden sonra, azıcık olsun bu hayât-ı fâniyede her cihetten râhat ve saâdetini arzuluyoruz. Ve rahmet-i İlâhiyeden binler dillerle niyâz ederek bekliyoruz. Nefsin arzusuna olmayan, sırf misâfiri olacağın talebelerinin hâtırı için kabûl edeceğin bu saâdetin, saâdet-i bâkiyeye ne zararı var.
Evet Azîz Üstâdım, siz fırsat buldukça Benim şahsıma ehemmiyet vermeyiniz. Nûrlar size kâfîdir buyuruyorsunuz. Evet, emirlerinize itâat ediyoruz. Fakat sözden anlamayan, kayıt altına girmeyen letâifimize nasıl haber anlatalım? Onların ma‘nevî gözyaşlarını nasıl teskîn edelim? Onların yaralarına nasıl merhem sürelim?
Evet Üstâdım, biz sana bağlı olduğumuz kadar ve aynı alâka ile nûrlara da bağlıyız. Biz sana meftûn olduğumuz kadar, nûrların da meftûnuyuz. Biz sana hayrân olduğumuz kadar, nûrlara da hayrânız. Kur’ân’ın semâ-yı ma‘nevîsinden tulûʻ eden o âfitâb-ı ma‘nevî ve şems-i hakîkat olan nûrların mahâll-i in‘ikâsı, kalb-i şerîfiniz değil midir? O bahr-ı hakîkat her ne kadar cennet-i Kur’ân’dan nebeân ediyorsa da, senin o vâsi‘ kalb-i azîzine dökülüp orada cûş u hurûşa gelerek bir âb-ı Kevser, bir âb-ı hayât hâlinde kalem kanalıyla kalplerimize akmıyor mu? O kararmış kalplerden, zulmet-i küfrü ihrâc ve o ölmüş kalp ve rûhları âb-ı hayâtıyla ihyâ eden nûrlar değil de nedir?
SAYFA 465
Biz nûrları senin mübârek elinle bulduk. Nûru ve nûrları sevdiğimiz gibi, seni de seveceğiz. Buna kimse bir ad takamaz. Bir ayıp bulamaz. Sana en ağır ve dinsizce ta‘bîrlerle iftirâ eden ve kendilerini âlim sanan feylesoflar, ehl-i dalâletin başına indirdiğin en ağır darbeler karşısında bile nûrların hakîkatini inkâra cür’et edebildiler mi? Netîcesinde âsâ-yı inkârlarını kırarak Asâ-yı Mûsâ’ya teslîm olmadılar mı? Nûrun müellifinin ve onun kahraman hâdimlerinin ve nûrların yok edilmek istenildiği bir hengâmda, inâyet-i İlâhiyenin imdâdıyla hıfz ve hırâsetiyle çürütülemeyen, mağlûb edilemeyen nûrları çürütmek artık kimin haddine düşmüş? Bizi yoldan çevirmek, bizi şüphelere düşürmek, inâyet-i İlâhiye bizim ile olduktan sonra hangi münkirin, hangi mülhidin haddidir? Hayatınızda da, âlem-i nûra irtihâlinizde de nûrlar yolundan dönmeyeceğiz. Hizmette kusur etmeyeceğiz. Tasarruf-u ma‘neviyeniz sâyesi altında, ömrümüz oldukça nûrları neşre devam edeceğiz. Dâimâ Risâle-i Nûr’u pîşvâmız edinip her umûrumuzda iktidâ ve her hâlimizde ilticâ edeceğiz. Sözümüz yemînimizdir. Fakat Allâh’ım sizi başımızdan çok uzun seneler eksik etmesin. Rahmet-i İlâhiyeden niyâz-mend olduğumuz noksânlarımızı da tamamlayalım.
Azîz Üstâdım, hem bu münâzara-i nefsiye diye isim verdiğin mevzû‘, senin nefsânî arzuların sebebiyle değil, biz bîçârelere ders vermek için, bizim en korkunç ve derin yaralarımıza merhem sürmek için kalpte tulû‘ etmiştir. Zîrâ ki, Hazret-i Kur’ân’ın
SAYFA 466
meşrık-ı ma‘nevîsinden işrâk eden hakîkat güneşinin maʻkesi olan bir kalbe zulmet duhûl edemez. Nûrların menbaʻ-ı feyzî olan bir bahr-i bî-pâyâna bulanık su akamaz.
Azîz Üstâdım, tekellüf ve hodfurûşluk, tasannu‘ ve riyâ, seni çürütmek isteyen bîçâre rakîblerinin hâl ve şânıdır. Eğer bu da‘vâda sâdık olmasaydım ve iddiâmda isâbet bulunmasaydı, nûrlardaki katʻî te’sîr olur mu idi? Bu kadar hak ve hakîkat yolcusu hayatını vakfederek, her an lüzûm görülürse canını da fedâya söz vererek, o nûrlara sarılırlar mı idi? Bu kadar küstâh ve zâlim düşmanlar karşısında hizmet-i nûriyede sebât ederler mi idi? Hayır Ya niçin her felâketi göz önünde tutarak, başlarını koltuk altına alarak, hizmette kusur etmemeye çalışıyorlar? Bu yola bunları sevkeden sâik ne? Evet, o sâik o ki: Bütün talebelerin, nûrlarda en ulvî, en kudsî hakîkati îmân ve îkānın yine nûrlarla verdiği nûr-u ferâsetle görüyorlar. Senelerce tarîkat berzahlarında alamadıkları feyiz ve nûru, zevk ve sürûru Risâle-i Nûr’dan alıyorlar. Hazret-i Fahr-i Âlem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz’den verâset-i nübüvvet tarîkiyle gelen nûr-u nübüvveti Risâle-i Nûr’dan aldıkları bir nûr-u îmânla, senin nâsiye-i kudsiyende ve dolayısıyla da Risâle-i Nûr’da görüyorlar. İşte Nûrcuların nûrlardan, nûr hizmetinden bütün zulümlere rağmen ayrılamamalarının yegâne sâiki budur.
SAYFA 467
Azîz Üstâdımızın en ufak emirlerine itâat etmekliğimiz şart iken, bizleri rızânız hilâfında bu vâdîde dolaştıran bir sâik de, yine nûrların kudsî kamçılamasıdır. Çünkü sizin hakîkat-i ihlâsı ders veren bu mütevâziâne mektûblarınızı okuyan insafsız kimseler sathî görüş, düşünceleriyle nûrları piyasa-i âlemden kaldırmaya çalışacaklar. İşte bu ahmakāne fikir sâhibleri bugünden bize çürüttürülüyor. Rızânız hilâfına hareketi nûrlar hizmetinde en büyük cinâyet addeden bizler, bu yolda tahammül edemeyip rızânız hilâfına müessir bir kuvvetin te’sîr ve tahrîkiyle harekete mecbûr oluyoruz. İşte bunun için bizleri affet Üstâdım.
Azîz Üstâdım, rûh ve kalbini nûrlara teslîm ve hayatını hizmet-i nûriye-i kudsiyeye vakfeden ve nûrlar yolunda yegâne sâhibini, seyyidini nûrlar kabûl eden ve nûrları dîn-i mübîn-i İslâm’da bir İmâm-ı Sânî ve bir numûne-i iktidâ tanıyan, aynı rûh, aynı hissiyâtı taşıyan şâkirdlerini kusurlarından dolayı afv buyur. Dâire-i nûriyeden, dâire-i tedrîsinden uzaklaştırma. Hatâlarından dolayı gelmesi çok muhtemel şefkat tokatlarına şefîʻ olup merhameten siper ol. Rahmet-i İlâhiye’den de bu mübârek gecede niyâz ederiz ki, gerek nûrların tevassu‘ ve intişârı, gerek ümmet-i Muhammed ve Nûrcuların saâdet-i bâkiyeleri ve i‘dâm-ı ebedîden kurtulmaları ve husûsen Nûrcu kardeşlerimizin ihlâs-ı tâmme muvaffak olmaları için alet-tevâlî devam eden külliyet kesbetmiş duâlarınızı İsm-i A‘zam hakkı için, Nûr-u Kur’ân hürmeti için, habîb-i Rahmân ve O’nun
SAYFA 468
doğduğu bu mübârek gecenin şerefi için kabûl buyursun. Âmîn âmîn âmîn.
Bilvesîle mübârek ellerinizden, mübârek ayaklarınızdan öperek kusurlarımın affını tekrâren niyâz ve kardeşlerimin selâm ve hürmetlerini arz ederim, sevgili efendim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Nûrlar hizmetinde, nûrlar yolunda çok kusûrlu şâkirdiniz
çok hakîr ve zelîl niyâz-mendiniz Mustafâ
Lâhika’ya. 349
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz ve Kıymetli, Müşfik, Sıddîk, çok Sevgili Üstâdımıza,
Hakîm-i Zü’l-Cemâl, Rahîm-i zü’l-Kemâl, Mukîm-i zü’l-Celâl-i ve’l-İkrâm Hazretleri’ne hesabsız ve ta‘dâdsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi dalâlet çukuruna hemen hemen düşmüş ve tâife-i insâniyeden uzaklaşmış gibi olan bîçârelere kardeş ve talebe kelimesiyle hitâp ediyorsunuz.
1350 seneden beri hiç misli görülmeyen ve ehl-i hakkı hayrete düşürüp titreten bu karanlıklı, zulümâtlı asr-ı fesâdîde ve medeniyet-i Avrupaîye ve tabîiyyûnun senelerden beri fırsat beklerken, asr-ı mezkûrden istifâde ederek, belde-i İslâmiyeyi istîlâ edip
SAYFA 469
bazısını evhâmla ve bazısını zevkini okşayan ihtişâm ve açıklığıyla ve kendilerine bend ettikleriyle de kalmayarak, beşikteki çocuktan tâ en ihtiyâr, çocuk hâline gelen zavâllıları bile aşılayıp sarhoş ettikleri bir sırada, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-beyân’ın eczâhâne-i kudsîsinden çıkan şifâ-yı nûriye fabrikasının tezgâhında bir hizmetçi olarak bulunup, süfyân komitesinin o taaffün etmiş aşısından kurtulduğumuz bizim için ne büyük saâdet, ne yüksek izzet, ne tatlı lezzet, ne üstün bir ni‘met, ne azîm fahr, ne a‘lâ sürûr, ne âlî bir şeref olduğundan, o mübârek fabrika-i nûriyenin müdürüne meftûn ve tezgâhında bir hizmetçi olduğumuza da memnûn ve medyûnuz. Çünkü asırlardan beri misli görülmeyen bu güzel eser, şimdiye kadar nûş edilmeyen bu mübârek kevsere cümle Nûrcu kardeşlerimizle, Denizli kahramanı Hasan Feyzî’nin vârisi sıfatıyla, bilhassa cemiyet-i mübâreke mal ve canımızı fedâya hazırız.
Büyük Üstâdımız, o büyük rehber ve şefîʻmiz olan Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ fermanında buyurduğu gibi, böyle bir zamanda temessük uğrunda böyle bir şehâdetlik her insana müyesser olabilir mi? Üstâdımız, biz bîçâreler, hayır, hayır, her insana müyesser değildir diyoruz. Çünkü bu mertebe-i âliyeyi kazanmak, görünüşte o kadar tehlikeli ve o kadar karanlıklı ki, herkes bunu idrâkten âcizdir. Lâyıkıyla yapışan, bu sevâbı alacağı
SAYFA 470
âşikâr. Fakat bu uğurda dönmemek için de fedâ-yı cân etmek نور علی نور değil mi Üstâdımız? Zaman-ı câhiliyette, şefîʻmiz, seyidimiz Resûl-i Ekrem Efendimiz asm Hazretlerinin dîn-i İslâm’ı sür‘atle meydana getirmek üzere Zülfikār’ı İmâm-ı Alî keremallâhü vechehu Hazretlerinin eline vererek, o mübârek zât dahi îmâna gelmeyenlere saldırdığında, sahîhen rivâyet edildiği gibi, şimdi de aynı ismi taşıyan ve ilim güzergâhı olan Risâle-i Nûr’un güzîde-i hulâsâsı Zülfikār ismine mutâbakatı için bir yazılışında beş yüz Risâle-i Zülfikār-ı Nûriye yazdığı da bir hârika değil midir? Bu hârika ki, o zamanda ma‘nen yetmiş arşın uzayan mübârek Zülfikār’ın şimdi en son Zülfikār olan Risâle-i Nûr’un zübde-i hulâsası bu mübârek ise, beş yüz arşın ve hatta bütün dünyayı istîlâ ettiğini görüyoruz. Bu hakîkat değil midir? Üstâdımız, Elhamdülillâh ve Bârekallâh deriz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Nûr şâkirdleri nâmına Ahmedler
[350]
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Eskişehir ve İstanbul için bana yirmi tane onar banknot fiyatında gönderiniz. Ben bazı zâtlara hediye vermeye mecbûr olduğumdan, on beş fiyatını tedârik edemem.
سع
SAYFA 471
[351]
1
Soyun gaflet libâsını
Yıka kalbin kirli pasını
Bulayım dersin Hakk rızâsını
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u
2
Bu sözler nûra gufrândır
Bu sözler kalbe îmândır
Bu sözler derde dermândır
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u
3
Belâlara perde olur
Kamu derde şifâ olur
Şefâat eder mahşerde
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u
4
Ararsın derdine dermân
Umarsın Tanrı’dan îmân
Olursun mahşerde sultân
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u
5
Cennet sana Rezzâk ola
Bineceğin Burâk ola
İki cihânda yüzün ak ola
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u,
6
Risâle-i Nûr’u yazan kula
Dahi hem okuyan dile
Kabrine nûrlar ine
Oku sıdk ile Risâle-i Nûr’u
7
Bu manzûme burada oldu tamam
Üstâdıma olsun hadsiz selâm
Yâ Rab, Üstâdımızı selâmetlere çıkar yâ Rab sen
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âciz, fakîr talebeniz
Marangoz Ahmed
SAYFA 472
[352]
Bu ikinci Hasan Feyzî, Ahmed Fuâd’ın bu samîmî mektûbu, gerçi ehemmiyetsiz şahsiyetime fazla ehemmiyet, fakat onun fevkalâde kendini fedâ etmek arzusu Lâhika’ya girmeye hak kazandı.
Şefkatli Üstâdımız, çok Merhametli Efendimiz,
Nûr hizmetlerinde çok geride kalan bir tenbel ve miskîn ve çok âciz, liyâkatsiz şâkirdlerinizi ileri saftaki kahraman kardeşlerimize yetiştirerek, mücâhede-i ma‘neviyeye katılabilmemiz için Isparta kahramanlar hey’âtının tensîb ve teklîfi ve siz Üstâdımız efendimizin de tasvîbi ile, büyük ve şânlı şehîd merhûm Hâfız Alî, gibi nûrâniyeti, mübârekiyeti ve kudsiyeti hem büyük nûr âilesinin tarihçesine, hem İslâm büyükleri târîhine altın satırlarla yazılmaya elyak bir zâtın nûrlu elleriyle yazdığı Risâle-i Nûr külliyâtının ve bütün nûr hazînelerinin biz bîçârelere teberûu kalplerimize nâmütenâhî bir ferah ve sürûru bahşetmiştir. Hadsiz minnetdârlıklarımızı, kalplerimizden taşan şükrân hislerimizi huzûr-u fâzılânelerinize arz ederek mübârek el ve ayaklarınızdan ta‘zîmle öperiz. Kerîm ve Rahîm olan Hâlık’ımız bizlerdeki bu ferah ve sürûrun binler kat fazlasını çok şefkatli ve merhametli kalb-i mübârekinize ihsân buyursun. Âmîn. Ondaki dâimî sıkıntıları dâimî meserretlere tebdîl ve tahvîl eylesin. Âmîn âmîn âmîn.
SAYFA 473
Azîz Üstâdımız efendimiz, Sıddîk Süleymân ve Mübârek Sabrî’nin ziyâretinize gelişlerinden bahsederken, maddî ve ma‘nevî kışın verdiği elîm sıkıntıları münâsebetiyle dünyadan müfârakat ve büyük nûr âilesinden iftirâk ihtimâline işaretle, bütün âileniz mensûblarının kalbinde kıyılanmış ve kabuklanmış bir yarayı tekrar deşiyor ve kanatıyorsunuz. Âh, bu öyle bir yara, öyle bir ızdırâb ki, bir yanardağ gibi zaman zaman feverân ederek kıvılcımları dökülen, kalpleri dâğlıyor.
Evet, sizin maddî ve ma‘nevî varlığınızdan, sahâbet ve himâyet kanatlarınız altında ayrılmış olmanın gönüllerimize düşüreceği firâk ateşinin şiddetini tasvîr edici kelimeler bulamıyoruz. Buna tahammül ve sabrımız olmadığından bedelinize üçüncü bir kurban olarak bu miskîn şâkirdinizi fedâ etmenizi, ayaklarınızı öperek yalvarırım.
Evet, zât-ı fâzılânelerinizin şu fenâ âleminde bir sâat fazla kalmanız, Âlem-i İslâm için ve bilhassa azîz milletimiz ve memleketimiz için hadsiz bir rahmet ve bereket olduğu kadar, buradan bir sâat önce müfârakatınız da telâfîsi imkânsız büyük bir ziyân ve bir ziyâʻdır. Bu ziyâı bir müddet daha geciktirmek bedeline bir kurban ve ikinci bir Hasan Feyzî olarak onun cânibine bu hakîr şâkirdinizin gönderilmesinde hiç bir zarar görülmez.
SAYFA 474
Yâ İlâhe’l-Âlemîn dünyadan müfârakat ihtimâlinden bahseden Üstâdımız efendimiz’in mektûblarını okuduğum anda kalbe doğan bir hâlisâne dileği dergâh-ı ulûhiyetine arzediyorum. Hazret-i Kur’ân’dan feyezân eyleyen nûr-u ilm-i İlâhî’ni, Risâle-i Nûr ve onun müellifi lisânıyla kulûb-u mü’minîne akan mecrâsını kesme. Îmâna ve Kur’ân’a çok şümûllü hizmet eden o mübârek lisânı, daha uzun müddet susturma. O nûrlu kalbi, daha çok yıllar işletmek ve yaşatmak ivazına lâzımsa, bu miskîn ve ahkaru’l-hakîr kulunu fidye olarak kabûl et. Âmîn. Âmîn. Âmîn.
Yâ Erhame’r-Râhimîn, âhirzamanda sevgili Habîbi’nin asm şerefini ihyâ yolunda fânî ve cismânî hayatını fedâ eden Üstâdımız Saîdü’n-Nûrsî Hazretlerini bu fenâ âleminde ihyâ eyle ki, o mübârek vücûd, yeryüzündeki zümre-i muvahhidîn için bâis-i rahmet ve bâdî-i mağfirettir. Sidre-i arş-ı muallâ hürmetine bu âcizâne duâlarımızı müstecâb eyle, yâ Rab Âmîn âmîn âmîn.
بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
Hürmet ve ta‘zîmle el ve ayaklarınızdan tekrar öperim Üstâdımız efendimiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Eflâni nâhiyesi Nûrcuları nâmına
çok kusûrlu şâkirdiniz Ahmed Fuâd