EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

135

edilmezdi. Cenâb-ı Hakk kitabullâhında ve Resûlullâh Efendimiz de asm diğer hadîslerde buyurmuşlardır: ulemâ-yı hakîkat olanlar da âhirette peygamberlerden sonra şefâat edeceklerini sâhib-i şerîat göstermiş. Ben kıtmîriniz de o günde fakîr ve hakîr kardeşiniz, siz efendimden şefâat beklerim.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

(217)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bin gece kadar kıymetdâr Berât gecenizi, geçen sene müjdeci ve şimdi aynı vakitte yanıma gelen Kuddûs kuşuyla beraber tebrîk ederiz.

Sâniyen: Bu def‘a bana hafîf taarruzları ve bana hizmet eden Mehmed nâmındaki sâdık çocuğu hafiye yapmaya çalışmaları akîm kalması ve başka vilâyetlerden gelen yabânîleri kabûl ettiğimi diye asılsız bahâneleri ise, şimdi hakîkati anlaşıldı. Bana ilişen me’mûrlardan birisi demiş: Nerede dînce bir hareket olsa, en evvel buraya ve Saîd Hoca’ya bakarlar diye ifşâ etmiş. Ve anladık ki, Nûrcu ve hapis arkadaşlarımızdan ve kardeşimiz Şemsî Yeşil, Sultân Ahmed Câmi'inde nûr hakîkatlerinden ders vermesiyle, Re’fet’in yazdığına göre, beş bin âdeme

136

o vaazda toplanmasından nûrların rakîbleri kıskanç adamlar Hâşiye onun derslerini Risâle-i Nûr hesabınadır ve onun talebesidir diye tâ Afyon’a kadar işâa etmeleri, bu def‘aki ehemmiyetsiz taarruza sebeb olmuştur. Fakat taarruz edenler nedâmet ettiler. Bize bir zarar olmadı. Fakat güzel rahmet, her gün gelen yağmur, birden kesildi, daha gelmedi. Siz merâk etmeyiniz, inâyet devam ediyor.

Sâlisen: Nazîf, Re’fet, Mustafâ Usman, Küçük İbrâhîm’in mektûblarındaki mes’ele-i tab‘ ve makine ve bir ay kadar sabretmemiz ve nûrların serbest tab‘ edileceğini ve misyonerlerin yalnız bir müstensihin sehviyle, İncil Yûhannâ’da 1 6 yazılması ve doğrusu 6 1 budur diye, o koca eserde bundan başka kusur bulmamaları, bizi çok mesrûr etti. Fakat çok def‘a söylediğim gibi, yine tekrar ediyorum ki: her şeyden evvel sıhhatine ve yanlış olmamasına çok dikkat etmek lâzımdır. Çünkü Risâle-i Nûr başkalara benzemez. Bazen bir tek kelime ve bir harf ve bir nokta yanlışıyla ehemmiyetli bir mes’ele bozulur. Hakîkat sûreti değişir. Sizin isâbetli re’yinize havâle ediyoruz. Hem herhalde Zülfikār-ı Mu‘cizât, en evvel eski harf ile makine ile

137

ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûası en evvel yeni harfle tecrübe edilse, münâsib görseniz yaparsınız.

Ben bu dört kardeşimize çok minnetdârım. Re’fet’in sıhhatini merâk ediyorum. Küçük İbrâhîm bir tashîhli Zülfikār’ı İnebolu için istiyor. Sonra gönderilecek. Mustafâ Usman’ın bize gönderdiği Asâ-yı Mûsâ’yı çok beğendim. Hem çok dikkatli ve sıhhatli ve güzel. Fakat tevâfuksuz. Bin Mâşâallâh, Nazîf hakîkaten kahramancasına nûrlara çalışıyor. Bin Bârekallâh.

Kardeşlerim, tâ bayrama kadar istirâhate ve sükûnete ve sıhhate ihtiyacım var. Duâlarınızla bana yardım ediniz. Merhûm Hâfız Alî talebelerinden Hasan ve Ahmed’in fıkraları Lâhika’ya girsin. Umûma selâm ve duâ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(218)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Kur’ân’dan çıkan ne güzel kevsersin

Ne büyük eser, ne tatlı kevsersin

Nûrsun çün, sildin kâinâtın sisini

Ey nûr kaldırdın münâfıkların şivesini

138

Topladın etrafında mü’min kāfilesini

Ders veriyorsun, 350 milyon Müslümana sen,

Gelmişsin bu zamanda âcizlere îmân hâzırlığı

İnşâallâh âcizlerden sil dünya pasını

Risâle-i Nûr derdlere dermân, hem merhemsin

Ey Risâle-i Nûr, var senin kapında hikmet

Dolaştıkça zemîni olursun, hem fazla çok

Hakkın rahmetisin, nûr köprüsünü aşarsın

Hikmetinle kıssadan tılsımları açarsın

Nûrların her söz ve sekîne her kelimesi mîzân

Nûrların her nükte ve ihtârı birer ferman

Nûrların açılmış her satırında birer âlem

Nûrların üstüne dökülmüş türlü kokular

Yâ Rab, sen Kâdir-i Kayyûmsun, bize de lutfeyle

Nûrların Mektûbları, Lem‘aları açılmış bir güldür

Ol gülün bülbülü Üstâdımız Hazretleri

Yâ Rabbî yuvası olan cismini sen gizleyesin

Dökülecek yavruları olan talebeleri

139

Risâle-i Nûr dâiren büyük, gezenler bulsun teselli

Risâle-i Nûr’u okuyanlar bulacak emsâlsiz hakîkati

Her birinde konuşturur mevcûdâtı Sâni‘ine

Hep bir ağızdan nutka gelmiş duâ ederler âsânına

Nûrlara âşık olanı nasîb etsin maksûduna

Arzumuz nûr bölgesinde hizmet etmektir

Kapısında çoktur hizmetçileri hademeleri

Hep yolunda eylemektir îmân, can fedâdır

Kapısına gelmişiz biz iki bîçâre âcizler

İnşâallâh kabûl eder, iki serseri kulunu ol İlâhî

Risâle-i Nûr talebelerinden merhûm Hâfız Alî’nin şâkirdlerinden

el-yevm asker bulunan Hasan ve biraderi Ahmed

[219]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Geçen mübârek Leyle-i Berât’inizi ve gelecek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ederiz.

140

Bu seneki Berât gecesinin Nûrcular hakkında çok bereketli ve kerâmetli olduğuna bir emâresini hayretle gördük. Şöyle ki: Ben Berât gecesinden az evvel Asâ-yı Mûsâ’yı tashîhiyle meşgūl iken, bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: Müjde mi getirdin? İçeriye girdi. Güyâ eskiden dost idik gibi, hiç ürkmedi. Asâ-yı Mûsâ üstüne çıktı, Hâşiye üç sâat oturdu. Ekmek, pirinç verdim, yemedi. Tâ akşama kadar kaldı, sonra gitti. Tekrar geldi, Berât gecesinde tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allâh’a ısmarladık nev‘inden başımı okşadı, sonra uçtu, gitti. İkinci gün ben teessüf ederken yine geldi, bir gece daha kaldı. Demek bu mübârek kuş, hem Asâ-yı Mûsâ’yı, hem berâatımızı tebrîk etmek istedi.

Sâniyen: İnebolu’dan gelen bir kısım Asâ-yı Mûsâ’nın Âyete’l-Kürsî tetimmesinin nükte-i tevâfukiyede وَاللّٰهُ سَمٖیعٌ عَلٖیمٌ cümlesi sehven noksân bırakılmış. لَا انْفِصَامَ لَهَا ط وَاللّٰهُ den وَلِیُّ الَّذٖینَ اٰمَنُوا ye geçmiş. Tashîh edilsin. Umûma selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

141

[220]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Kastamonu Husrev’i ve Süleymân Rüştü’sü olan Mehmed Feyzî ve Emîn’in, Üstâdlarının Kastamonu’daki hayatının bir tarihçesini, hüsn-ü zan ile haddimden çok fazla senâlarını tebdîl etmeyerek kabulümün sebebi şudur ki: Bugünlerde Afyon’un büyük me’mûru, bir çavuşu bana ihânete vâsıta yapıp, güyâ teveccüh-ü âmmeyi hakkımda kırarak, tâ bu vilâyet, Denizli, Isparta gibi nûrlara tam sâhib çıkmasın ve nûrlar parlamasın. Gerçi ben tahammül ettim, fakat buranın yeni şâkirdlerinin teessürlerinden müteessirdim. Düşünürken, Mehmed Feyzî’nin bu samîmâne ve âlimâne, hürmetkârâne mektûbu, o herifin ve o âmirinin ihânetlerini yüzlerine vurup hiçe indirerek, teessürâtımı tam sildi, süpürdü. Binler derece o iki bedbahttan yüksek olan iki Nûrcunun böyle medih ve hürmetleri, onların kanunsuz cebir ve ihânetlerine aynı zamanda tam tamına tevâfuku, Feyzî ve Emîn’in sadâkatlerinin bir kerâmeti olduğunu kanâat ettiğimdir.

سع

142

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi ve çok zaman ser-kâtibi Mehmed Feyzî’nin ve sekiz sene Süleymânlar gibi sadâkatle nûrlara ve bize Mehmed Feyzî ile beraber hizmet eden Emîn’in bir fıkralarıdır. Onların hâtırları için hiç ilişmedim. Üstâdları hakkında çok ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmadım. Aynen Lâhika’ya geçebilir.

(221)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Çok Sevgili, çok Kıymetdâr, çok Müşfik Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Evvelâ: Leyle-i Mi‘râcınızı tebrîk eder, el ve ayaklarınızdan öper, kusurumuzun affını ricâ ederiz.

Sâniyen: Üstâdımızın tercüme-i hâline merâk edenlere deriz ki: Kur’ân-ı Hakîm otuz üç âyâtının i‘câzkâr işârâtıyla, İmâm-ı Alî radiyallâhü anh Celcelûtiye ve Ercûze’sinde kerâmetkâr delâlâtıyla, Gavs-ı A‘zam kuddise sırruhû beşâretkâr beyânâtıyla, Üstâdımızın hakîkî tercüme-i hâlini ve Risâle-i Nûr’un hakîkî mâhiyetini beyân etmişler. Üstâdımızın şahs-ı ma‘nevîsini bilmek isteyenler, Risâle-i Nûr’un İşârât-ı Kur’âniye ve Kerâmât-ı Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye risâlelerini, eğer mümkün olursa Risâle-i Nûr’un sâir eczâlarını dikkatle tetebbu‘ etmeleri lâzımdır.

143

Yalnız bizim Üstâdımız hakkındaki kanâat-ı kat‘iyemiz şudur ki: İsm-i Nûr ve ism-i Hakîme mazhariyetle Kur’ân-ı Hakîm’in hazînesinden nâil olduğu hakāik ve maârifi, yegâne tahdîs-i ni‘met maksadıyla beşere i‘lân eden bu allâme-i zü-fünûn Bedîüzzamân Hazretleri ahlâk-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahalluk etmiş, nefis ve hevâ berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtâz ve müstesnâ bir timsâl-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyân-ı hayret bir ulüvv-i himmet ve sekînet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gınâ-yı kalbi, tevekkül ve kanâati hârikulâde, maîşet ve kıyâfeti pek sâde ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde, dünyaya zerre kadar meyl-i muhabbet etmez.

Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatında muhâfaza etmiş ki, aslâ kimseye arz-ı iftikār etmemek hayatının mühim bir düstûrudur. Dünya kendilerine teveccüh etmiş de ondan yüz çevirmiş olan üstâdımız, emr-i maâşta Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle iffet ve nezâhetini dâimâ muhâfaza eder. Sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Biz yakînen biliyoruz ki, Kastamonu’da bulundukları zaman oturdukları evin îcârını vermek için yorganını sattılar da, yine hiç bir sûretle hediye kabûl etmediler.

Hem Üstâdımız tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz. Ve talebelerinin de tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, tekellüf şer‘an ve hikmeten fenâdır. Çünkü tekellüf sevdâsı, insanı hadd-i ma‘rûfu tecâvüze sevk eder. Mütekellif olanlar

144

bazen hodbînâne bir tezâhür ve tefâhur tavrı ve muvakkat ve soğuk bir riyâkâr vaz‘iyeti takınmaktan kurtulmaz. Hâlbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler.

Hem Üstâdımız gāyet mütevâzi‘, tefevvuk ve temeyyüz dâiyelerinden, şöhret sevdâlarından ziyâdesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsûs sâfî meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyârlara ve çocuklara ve fukarâlara rıfk ve mülâyemetle, uhuvvetkârâne bir muâmele-i hâlisânede bulunurlar. Mübârek yüzlerinde mehâbet ve beşâşetle karışık bir nûr-u vakār lemeân eder. Heybetle beraber, âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür dâimâ mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyâtın muktezâsı olarak mehâbet ve celâl nazarı o derece tezâhür eder ki, artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın âdetâ dili tutuluyor da, ne demek istediği anlaşılmazdı. Bu âcizler çok def‘a bu hâli müşâhede ettik.

Üstâdımızın az söylemek âdetidir. Fakat söylediği vecîz sözler herhalde düstûr-u hikmet olarak pek ma‘nîdâr, pek şümûllü, birer câmiü‘l-kelimdirler. Üstâdımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hatâları setr ederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktirler ki, hatta kendisi hakkında bir nâsezâ söz teblîğ edene, hâşâ bu yalandır, bu sözü söyledi dediğin zât, böyle sözü söylemez buyururlar.

145

Üstâdımızın nefisle mücâhedede o derece bir rüsûh ve ihtisâsı vardır ki, aslâ huzûzât-ı nefsâniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfî gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde sabaha kadar câlib-i rikkat bir hâl-i hâşiâne ile ubûdiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu adetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcât ve evrâdlarını aslâ terketmezler. Hatta bir Ramazân-ı Şerîf’de, pek şiddetli hastalıkta, altı gün savm-ı visâl içinde ubûdiyetteki mücâhedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki: Biz sizin Üstâdınızı sekiz sene, yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcât seslerini dinler, böyle fâsılasız devamlı mücâhedesine hayretler içinde kalırdık.

Hem Üstâdımız tahâret ve nezâfet-i şer‘iyeye son derece riâyet eder. Her zaman abdestli olarak bulunur. Aslâ mübârek vaktini boş geçirmez. Ya Risâle-i Nûr te’lîfiyle veya tashîhiyle meşgūl veya Münâcât-ı Cevşeniyeyi kırâat veya secdegâh-ı ubûdiyette kāim veya tefekkür-ü âlâ-i İlâhiye bahrına müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı, Üstâdımızla oraya giderdik. Yolda hem Risâle-i Nûr’u tashîh ederler, hem bu âciz talebelerinin okudukları risâleye dikkat ederler. Tashîh için hatâlarını söylerler. Veyâhûd eski müellefâtından birisinden ders verirler. Bu sûretle yolda bile mübârek vaktini vazîfe ile geçirirlerdi. Evet, biz i‘tirâf ediyoruz ki, Üstâdımızın nutkundaki letâfet ve

146

ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdiki, insan sabahtan akşama kadar o vaz‘iyette ders alsa yol yürüse, aslâ sıkılmak ihtimâli yoktu.

Hem Üstâdımız Risâle-i Nûr’un hizmetini her şeye tercîh ederler ve buyururlardı ki, yirmi senedir Kur’ân-ı Hakîm’den ve Risâle-i Nûr’dan başka bir kitabı ne mütâlaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum. Risâle-i Nûr kâfî geliyor. Evet, feyyâz-ı Mutlak tarafından bütün hakāik-i Kur’âniye kalb-i münevverine ilhâm ve ilkā-yı küllî ile ifâza olunur da Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan başka neye muhtâç olur. Bunda şüphesi olanlar, Risâle-i Nûr’a dikkat etsinler.

Cenâb-ı Hakk Üstâdımıza Risâle-i Nûr’un te’lîfinde öyle bir iktidâr-ı bedi‘ ihsân etmiştir ki, bu herkese nasip olacak hasletlerden değildir. O güzelim Nûr Risâleleri her biri gurbette, hem hastalık içinde, dağda, bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkil gāyet ağır şerâit dâhilinde, zâhirî nice müşkilâtlarla meydana gelmiş de mü’minlerin imdâdına yetişmişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye hârika bir tarzda Üstâdımıza fevkalâde bir muvaffakiyet ihsân etmiştir.

İşte bu sırdandır ki, Cenâb-ı Hakk Üstâdımıza kâinâtı bir kitab, semâ ve arzı birer sahîfe gibi keşf ve şuhûdla bihakkı’l-yakîn okuyacak bir iktidâr vermiş. Mahz-ı inâyetiyle böyle kudsî bir esere sâhib kılmıştır. Evet âyât-ı teşrîiye-yi hâvî

147

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakāik ve maârifini ve âyât-ı tekvîniyeyi şâmil, kitâb-ı kebîr-i kâinâtın vezâif ve maânîsini beyân edip Ma‘rifetullâhın en yüksek derecâtına urûca nev‘-i beşeri teşvîk eden ve bugünkü günde ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlâhî ile ihtizâza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyân-ı serîa olan Risâle-i Nûr’la neşr-i hakāik eden bu vücûd-u mes‘ûdla beşeriyet iftihâr etmek lâzım gelirken, çok gariptir ki, ehl-i şekāvet tarafından zehir verilmeye cesâret, taş attırılmaya bile cür’et ediliyor. Evet, اَشَدُّ الْبَلَٓاءِ عَلَی الْاَنْبِیَٓاءِ ثُمَّ الْاَوْلِیَٓاءِ sırrıyla, enbiyânın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları hikmet-i İlâhiye iktizâsından olmasıyla, o zümre-i mübâreke gibi Üstâdımız dahi nice nice belâlara hedef olmuşlar. Hatta Kastamonu’ya ilk teşrîf ettikleri zaman çocuklar bir bedbaht şakî tarafından teşvîk edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit, taş attırmışlar. Fakat Üstâdımız dâimâ gördüğü ezâ ve cefâlara, ûlü’l-azmâne sabır ve tahammül eder, hem safâ-yı sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: Bana bunlar Sûre-i Yâsîn’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebeb oldular diye onlara duâ ederlerdi. Sonra bu çocuklar Üstâdımızın duâsı berekâtıyla şâyân-ı hayret bir hâl kesbettiler ki, Üstâdımızı uzak yakın nerede görseler koşarak yanına gelirler, mübârek elini öperler, duâsını alırlardı.

148

Hem Üstâdımızın hârika hâlâtı ve şâyân-ı hayret garâib-i ahvâli, başta Risâle-i Nûr olarak pek çoktur. Evet, biz i‘tirâf ediyoruz ki, Üstâdımız bizim hâtırât-ı kalbimizi bizden ziyâde okur, çok def‘a bizi haberimiz olmadığı bir mes’eleden şiddetle telâşla îkāz ederler, bizi hayrette bırakırlar, fakat günler geçtikten sonra aynen Üstâdımızın îkāz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi.

Bazen Üstâdımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönmek zamanı gelmeden birden bire Üstâdımız kalkarlar. bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde, acele gidelim, Risâle-i Nûr hizmeti için bizi bekliyorlar. Hakîkaten şehre avdetimizde mutlakā mühim bir Risâle-i Nûr şâkirdi bizi beklemekte veya birkaç def‘a gelmiş gitmiş, komşular haber verirlerdi.

Yine bir gün Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin Küçük Âşık nâmında bir talebesinin neslinden mübârek bir hanım o hanım Âsiye’dir yanında çok senelerden beri muhâfaza ettiği Mevlânâ Hazretleri’nin cübbesini Ramazân-ı Şerîf’te teberrüken Üstâdın yanında kalsın diye Feyzî ile gönderir. Üstâdımız hemen Emîn kardeşimize yıkamak için emrederek Cenâb-ı Hakk’a şükür etmeye başlar. Feyzî’nin hâtırına gelir ki: Bu hanım benim ile yirmi gün için gönderdi. Üstâdım neden sâhib çıkıyor? Hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür. Feyzî’ye der ki: Üstâdın hediyeleri kabûl etmediğinden bu sûretle belki kabûl eder diye öyle söylemiştim. Fakat emânet onundur.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç