EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

64

[188]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ ذُو الْفِقَارِ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu şuhûr-u mübârekede, Nûrcuların şirket-i ma‘neviyesine İnşâallâh pek çok kudsî servet girecek. Her bir Nûrcu, binler lisânla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübârek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibâdet sayılabilen kalemle Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûası’na hizmet edenler, tam bahtiyârdırlar. Fakat yazıdan ziyâde, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir.

Sâniyen: Bugün de tatlı iki ma‘nîdâr tevâfuku gördüm. Kanâatim geldi ki, benim bugünlerde zahmetler içinde Asâ-yı Mûsâ tashîhinde sıkıntılarıma mukābil, inâyet-i İlâhiye ücretimi ve ta‘yînâtımı şirin bir sûrette veriyor.

Birisi: Kahraman Tâhirî’nin teberrük olarak getirdiği tatlı lokmalar, acîb bir bereketle, her gün ikişer üçer yediğim hâlde bitmiyordu. Hayret ederdim. Bugün âdetimle iki alacaktım, baktım yalnız iki tane kalmış. İktisâd için birisini aldım. Aynı saatte, Hıfzı’nın iki ma‘sûm evlâdının, bir kutu içinde yazdıkları nüshalar altında şekerden ve ekmekten, aynen Tâhirî’nin lokmaları gibi, hem onun mikdârında elime verildi. Ben bu tatlı tevâfuktan zevk alırken, dünkü gün aynı saatte çok harâretim vardı, çok su içiyordum.

65

Canım, üryânî erik hoşafı istedi. Ben bilmiyordum, unutmuştum, şiddetli bir arzu ile harâretimi teskîn edecek eskide alıştığım ve çok isti‘mâl ettiğim üryânî erik, bir kutu içinde ve Âsiye’nin hâs arkadaşlarından Nûrcu Şerîfe Hanım’ın şekeriyle elime verildi. Ben de bu çok tatlı iki tevâfukun hâtırı için hem ma‘sûmların, hem onların teberrüklerini yüz misli kadar kabûl ettim. Umûma binler selâm.

Kardeşiniz Duânıza muhtâç Saîd

Mu‘cizeli Kur’ân’ın kâtibi mübârek Husrev’in mektûbundan bu güzel parçayı Lâhika’ya geçirdik. Mâşâallâh, Zülfikār-ı Mu‘cizât Mecmûası’nı tam lâyık bir tarzda ta‘rîf etmiş.

(189)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Sevgili Üstâdımızın Lâhika’ya kaydettiğimiz mübârek mektûblarından birisi, kahraman Tâhirî ile gönderilen ve Asâ-yı Mûsâ’nın bir zeyli ve müellifinin bir tercüme-i hayâtı nâmını alan mecmûanın musahhah olarak tab‘ edilmesine ve Isparta Medresetü’z-Zehrâsı

66

talebelerinin nûra âit hizmetlerinden kıymetdâr Üstâdımızın memnûniyetlerine ve sûreten görüşülmediğinden kahraman Tâhirî’nin müteessir olmamasına dâirdir.

İkinci mübârek mektûbunuz, firavunlaşmakta taş ve demir gibi sert maddeleri hiçe sayan ve karanlıklı ve zulmetli gecelerden daha ziyâde zulumlü zulmetlere gömülen ve fazîlet ve insaniyet duygularından bîbehre olan kalplere elindeki vahdâniyet-i İlâhiye asâsıyla indirdiği darbelerle, o bârid ve zulmânî kalplerden tasdîk-i ulûhiyet ve kabûl-ü İslâmiyet gibi nûrlar fışkırtan ve ehl-i îmânın nûrânî kalplerini güneş misâl nûrlarıyla dolduran Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’na denk olmak üzere, İlâhî ve semâvî bürhânlarla mâlâmâl ve bu rûhlarıyla mütemâdiyen deverânını gösteren münevver ve azametli semâ ve yaşadığı asırlar boyunca mütemâdiyen tazelenmekte bulunan ve koca zemîn mevcûdâtını Hâlık-ı zü’l-Celâl nâmına zabt ve teshîr ederek inkâr-ı ulûhiyetle tuğyân eden zâlim beşerin tâğî nefislerinin hudûdsuz taşkınlıklarını sonsuz bir nedâmete çeviren ve bütün seyyiâtını nihâyetsiz bir istiğfâr ile temizletmeye koşturan ve ehl-i îmâna, İşte cennet-i bâkiye, haydi girmeye çalış diyen ve nihâyetsiz bürhânlarının çok tatlı, çok şirin iz‘ân lisânları üstünde o fazl-ı İlâhî eseri olan cennetin en son ve en güzel ve en büyük ve en latîf meyvesi olan rü’yetin bir nevi‘ azametli lezzetini şu hayât-ı fâniyede veren ve mes‘ûd ve müsterih yaşatmaya vesîle olan nûrun Mu‘cizâtlar Mecmûası’na Zülfikâr-ı

67

Mu‘cizât-ı Ahmediye ve Kur’âniye ismi verilmesi bizleri pek çok sevinçlere garketti.

Hem sevgili mübârek Üstâdımızın Medresetü’z-Zehrâ’nın hizmet-i nûriyelerinden memnûniyetini izhâra vesîle olan hakîr ve kusûrlu, liyâkatsiz Nûrcu Husrev’in mektûbunun, hem Sava kahramanlarından müteveffâ Nûrcu Hâfız Mehmed’in kahraman kardeşleri Nûrcu Mustafâ ve Alî’nin hâlis güzel mektûblarını, hem Nûrcu mübârek kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in hoş mektûbunun Lâhikalarımıza kaydedilmek üzere gönderildiğine dâirdir.

Üçüncü mübârek mektûbunuz, okudukça, yazdıkça zevkimizin tezyîdine sebeb olan ve bir duâ-yı Nebevî’deki pek yüksek sevâb ve pek büyük fazîleti kabûl etmekte vesveseye düşen ve benim gibi zaîf aklının şuûrsuzluğundan ve azalmış rü’yetinin idrâksizliğinden istifâde ederek kalbine giren vesvese ve şüpheleri, dört ehemmiyetli ve kıymetli cevablarıyla serâb gibi eritip yok eden ve âyîne-i Samed olan o güzel kalbi o gibi vesveselerden temizleyen o güzel mektûbunuz, o şirin ifadeleriniz, cidden medhe çok sezâ, tahsîne çok lâyık zikr-i cemîl ile Üstâdımızı tebrîke çok şâyestedir gördük.

Dördüncü mübârek mektûbunuz, hâslara mahsûs bir derece mahremdir, yazılmış. Hakîkî himâyekârları, ciddî sâhibleri ve avâm-ı mü’minînin mu‘temedleri olan müderrisûnun

68

kaçmalarından dolayı, yirmi senedir telâş ve tehâşî perdesi altındaki hizmetle ve hârika ve mu‘cizevârî bir hâletle intişâr eden ve Lillâhi’l-hamd bugünde سِرًّا تَنَوَّرَتْ perdesinden çıkan Risâle-i Nûr’a el’ân dehâlet etmeyen hocaların bu dehşetli hatâları yüzünden müstehak oldukları dehşetli ve şiddetli tokatları yüzlerine ve başlarına karınlar boyunca indiren nûrun nûrlu Zülfikārları olan İşârât-ı Seb‘a, Sekizinci Lemʻa, Vehhâbîlik hakkındaki risâle ile ulemâü’s-sû’a olan şiddetli ve dehşetli tevbîhleri içinde İstanbul ulemâsına nazar-ı şefkatle bakan ve perde altında Nûrcuların kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak için vâsıta olan bazı hocalara aldanmayarak, sarsılmayarak, münâkaşasız, dostâne muâmele etmemizi emreden o güzel misilsiz yazılarınız, nûrun havz-ı kebîrinden gelen ve Nûrcuları sîrâb eden ve hârikalarıyla cin ve şeytanları hayretlere düşüren bu medeniyet asrında allâme-i asır olan büyük Üstâdımızın arş-ı a‘zam’la bağlı olan Kur’ân’dan süzülen ve beşeri saâdete sürükleyen hoş ve bedî‘ sözleridirler.

Cenâb-ı Hakk sevgili mübârek Üstâdımızdan ebediyen hoşnût ve râzı olsun. Âmîn, Âmîn, Âmîn.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Kusûrlu talebeniz Husrev

69

(190)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Hâfız Alî’nin tam vârisi Hasan Feyzî’nin bu güzel mersiyesini bir sene evvel taharrîden sakınmak için kitablarım içinde bir yere saklamıştım ve unutmuştum. İki gün evvel kitabları aldım, bu çıktı. Kaç def‘a şehîd merhûmun mezarına hayâlen gittim, bunu okudum. Size de Lâhika’ya girmek için gönderdim.

Saîdü’n-Nûrsî

Şehîd mağfûr Hâfız Alî Efendi’nin kabrini ziyâret ederken;

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdım Efendim Hazretleri, geçen cum'a günü sabahı kardeşlerimle beraber şehîd mağfûr Hâfız Alî Efendi’yi ziyâret ve selâmınızı teblîğ ederken rûh-u şerîfine hitâben orada söylemiş olduğum bu ebyâtı size de takdîm ediyorum. Kabûl buyurmanızı ricâ eder ve mübârek ellerinizi öperim efendim.

Ey nûr yolunun yolcusu, ey rûh-u münevver

Bu medfen-i pâkin ola rûhun gibi enver

Ey ölmeyen, ey fidye-i Üstâd-ı mübârek

Râzı ola Allâhü Teâlâ ve tebârek

70

Gönderdi selâm bak sana ol Hazret-i Üstâd

Hem rûh-u azîzi dedi her dem ola dilşâd

Kur’ân-ı Kerîm uğruna fânîdeki hizmet

Bahşeyledi şimdi sana sonsuz ebediyet

Bu makbereler fahredecek haşre kadar hep

Emvâta okut nüsha-i nûr aç yine mektep

Yerlerde beşer gökte bütün nûrlu melekler

Hergün sunuyor rûhun için arşa dilekler

Ey menba‘-ı envâr ve ey hâfız-ı esrâr

Ey canını cânâna veren zât-ı fedâkâr

Hâfız diye ben nâmını duydum o huzurda

Medhin okunur hem de bugün meclis-i nûrda

Sun Kevser-i sâfî bize sensin yine sâkî

Bahşeylemiş Allâh sana bir âlem-i bâkî

Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden

Bir nokta okut sen bize esrâr-ı ledünden

Âh çok mu uzak doğması bir şevk-i şedîdin

Gitsem yoluna sen gibi bir şânlı şehîdin

71

Feyzî Yürü sen Hazret-i Üstâd’a yakın ol

Hâfız gibi firdevse bulursun oradan yol

Şâkirdiniz Hasan Feyzî

Milâslı Halîl İbrâhîm’in, Tavaslı Molla Mehmed’e yazdığı mektûbdur.

(191)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Bu garîp mektûb, mâdem nûrların şahs-ı ma‘nevîsini mu‘terizlere karşı müdâfaa ediyor ve Husrev’e yazmış, Lâhika’ya geçmek için Husrev’in ve rüfekāsının re’ylerine havâledir

Saîdü’n-Nûrsî

Kardeşim Molla Mehmed Efendi,

Sizi müteesir eden o vâizin nâhoş sözleri uzaktan uzağa benim de kulağıma geldi. O zât demiş ki: Saîd, İmâm-ı Alî’den çok bahsediyor, o münâsebetle Alevî’dir. Yani Alevîlik ile ithâm eyliyormuş. Bendeniz bunu işitince dedim ki: Eğer Alevîlik böyle ise, bizler ezelden Alevîyiz. Ve bu gibi Alevîliğe candan tarafdârız. Nûr-u Muhammed’in asm zıllî, Kur’ân-ı azîmü’ş-şân’ın dellâlı, Cihâr-i Yâr-i Güzîn’in sâyesi, Ebu Bekir’in ra sıdkıyyeti, Ömerü’l-Fârûk’un ra hakla bâtılı farkta adâleti, Zinnûreyn’in ra hayâsıyla

72

nûr-u rahmiyeti, Alî Kerremallâhü Veche’nin ra şâh-ı velâyetle mümtâz fazîleti, İmâm-ı Hasan’ın ra ferâgati, İmâm-ı Hüseyin’in ra şecâati, o ehl-i sünnet’in müctehidi ve hak mezheblerin muhib tarafdârı, İmâm-ı A‘zam’ın ve İmâm-ı Şâfiî’nin, İmâm-ı Mâlik’in ve İmâm-ı Ahmed Hanbel’in nûr-u firâsetleri, isâbetleri, ittikāları; İslâmiyet’in ûlü'l-ilmi, îmânın sirâcı, nûr denizinin dalgıcı, insaniyetin rehberi, şecere-i velâyetin ukde-i hayâtiyesi, aktâb-ı velâyetin âlî kadri, elvân-ı tarîkatin menşûru ve hakîkatin meyvesi ve âhirzamanın imamı ve dürr-i yektâsı olan muhibb-i sübhânî üstâdımız olan Risâle-i Nûr’u ve şahs-ı ma‘nevîsini bilmeyenler varsa, bilmiş olsunlar ki, o bizim gözümüzün nûru, gönlümüzün sürûru, âhirzamanın müceddid imamı, hem Kâdirî’dir hem Nakşî, hem Şâzelî’dir hem Alevî, hem Rufâî’dir hem Mevlevî, hem Muhyiddîn’dir hem Dehlevî, hem Hâlidî’dir hem Ziyâî, hem müceddiddir. Hem Risâle-i Nûr; Bâyezîd’in, Celâleddîn-i Rûmî’nin, İmâm-ı Rabbânî’nin, Ahmed Bedevî’nin, İbrâhîm Desûkî’nin, Harakânî’nin, İmâm-ı Sühreverdî’nin, Necmeddîn-i Kübrâ’nın, Muhammed Hanefî’nin قَدَّسَ اللّٰهُ اَسْرَارَهُمْ وَنَوَّرَ قُلُوبَهُمْ بِبَرَكَاتِهِمْ hazerâtının meşreblerini ve âsâr-ı cemîlelerini kendisinde tecemmu‘ etmiş kitab şeklinde bir nûr-u mücessemdir.

Bununla beraber bu mâhiyetteki Risâle-i Nûr’un tercümanı olan kardeşimiz, bu gibi şahsı hakkındaki tavsîfleri kabûl etmeyip, bu gibi evsâfa liyâkate hâiz bulunmadığını ve alelâde efrâd-ı ümmetten bir ferd olduğunu söyler. Lâkin dikkat edilirse görülür ki,

73

yetmiş yaşında, zaîf, nahîf ve garîp, kimsesiz olduğu hâlde, kendisinde Hakkın nûru düşmanların gözüne o kadar büyük ve ehemmiyetli görünüyor ki, bir tek zaîf ve dünyadan mütecerrid ve garîb ve nahîf vücûd-u şerîflerine karşı âdetâ ordular tahşîd ediliyor. Acaba ne için böyle kimsesiz ihtiyâr bir insandan tevahhuş ediliyor?

Ne ise azîz kardeşim, müteessir olma Bu imtihân sofrasında bulunan bir çeşid ni‘metlerden kimisi baklava yer, kimi börek, kimisi çorba içer, kimi bakıp geçer. Hem kardeşim, mesmûâta nazaran o vâiz zât sonradan ya bir ma‘nevî tokat yedi veyâhûd insafa gelmiş olmalı ki, gittiği yerden bizim hâfızın amcasına mektûbla beyân-ı i‘tizâr edip demiş ki: Benim size evvelce o zât-ı âlî kadar hakkındaki tefevvühâtıma kıymet vermeyin. Ben o sözlerde çok hatâ etmiş olduğumu anladım, meâlinde beyân-ı nedâmet ve ma‘zeret eylemiştir. Ve sizin göstermiş olduğunuz ciddî alâkadan dolayı sizi tebrîk eylerim.

Hem bak İmâm-ı Alî radıyallâhü anh ve Kerremallâhü Vecheh Kasîde-i Celcelûtiye’sinde فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖی جَلَّ قَدْرُهُ تَوَقّٰی بِهٖ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ وَدُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ وَاَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ وَخَاصِمْ مَنْ تَشَٓاءُ وَلَا تَخْشَ بَاْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ فَلَا حَیَّةٌ تَخْشٰی وَلَا عَقْرَبٌ تَرٰی وَلَٓا اَسَدٌ یَأْتٖٓی اِلَیْكَ بِهَمْهَمَتْ وَلَا تَخْشَ مِنْ سَیْفٍ

74

وَلَا طَعْنَ خَنْجَرٍ وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ kelâm-ı insicâm-ı âlîlerinde وَلَا تَخْشَ وَلَا تَخْشٰی وَلَا تَهْرَبْ ler ile müeyyed olduğunu ve تَوَقّٰی بِهٖ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ Kerâmet-i Aleviyesinde bu gibi ta‘nlara ehemmiyet verme, müteessir olma diye işâret ediyor, denilse sezâdır. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Milâslı Halîl İbrâhîm

Safranbolu Risâle-i Nûr talebelerinin mektûbudur. Lâhika’ya geçebilir. Bu kardeşimiz Risâle-i Nûr’a hitâb ediyor. Yoksa tercüman, bu tavsîfâtı kendine hiç kabûl etmez ve kendini lâyık görmez

Saîdü’n-Nûrsî

(192)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ اَبَدًا دَٓائِمًا

Ey Risâle-i Nûr Ey mazhar-ı ismü’l-Bedî‘ ve’n-Nûr Ve ey mu‘cize-i kelâm-ı Mâlikü’l-Mülk ve’d-duhûr Ve ey melâzi’l-cumhûr şifâü’s-sudûr Ve ey râfi‘-i iʻlâmü’s-sünne Ve ey kāmı‘-ı eddâlîlü’l-bid‘a Ve ey menşe’-i füyûzât-ı Rabbânî Ve ey menba‘-ı fütûhât-ı Samedânî Ve ey devâ-yı dâi-i fevâid Ve ey iksîr-i neyl-i murâd Ve ey ferd-i ferîd-i âvân Ve ey Üstâd-ı küll

75

ve yegâne-i zamân Ve ey feryâdres-i dermânde-gân Ve ey melce’-i bîçâregân Ve ey nâşir-i envâr-ı hakîkat Ve ey vâkıf-ı esrâr-ı ubûdiyet Ve ey vâhîdü’l-asr-ı ferîdüzzamân Ve ey yegâne-i vakt-i Bedîüzzamân Ve ey yegâne-i hasm-ı Deccâl-i Süfyân Ve ey muhâfız-ı şerîat-i garrâ-yı Ahmedî ve Hazret-i Kur’ân Ve ey münâdî-i Kur’ân ve hakāik-i îmân Ve ey hâmî-i ehl-i sünnet ve ehl-i îmân Ve ey mücâhid-i fîsebîlillâh Ve ey kātilü’z-zındık Ve ey nûruyla şâkirdlerini izn-i İlâhî’yle bugünün en müşfik, en merhametli, en cesâretli, en sabûr, en râzı, en şekûr, en halîm, en refîk, en afîf, en alîm, en hüşyâr, en beşâş, en heşâş, en sadûku’l-lisân, en kalîlü’l-füzûl, en kalîlü’z-zelel, en kesîrü’l-amel birer hakîkî Müslüman yapan Risâle-i Nûr Ve ey şâkir şâkirdleri Safranbolu talebelerinin fakîrâne, âcizâne, zelîlâne bir hürmetnâmesi ve tebrîknâmesi Başta Mübârek efendimiz hazretleri olmak üzere her birerlerinizin pâk ve nûr saçan mübârek ellerinizden hasret ve hürmetle öperiz.

Bu sene her birerlerimize bugün için idrâki nasîb ve müyesser olan ve dört leyle-i muazzama-i mübâreke ile vâyedâr-ı kudsiyet bulunan mübârek şuhûr-u selâsenin azîz ve sevgili Üstâdımız ve onun kabûlü muhakkak ve mev‘ûd olan duâları berekâtıyla mes‘ûd bulunan umûm Risâle-i Nûr şâkirdleri ve ehl-i îmân için nûrlu feyizli ve hayırlı olmasını Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den niyâz eyler, tekrar tekrar hürmetle ellerinizden öperiz.

1 Receb-i Şerîf 1365 Safranbolu Risâle-i Nûr talebeleri

76

Lâhika’ya girsin

Husrev’in mektûbudur.

(193)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Bu def‘aki şuhûr-u selâsemizi tebrîk eden bu mübârek mektûbunuzla birlikte gönderilen ve baş harfi ب olan besmele ile başlayan Risâle-i Nûr’un ve baş harfi ب olan ve şâkirdleri onunla kemâle ulaşan bedî‘ bir Üstâdın Ve baş harfi ب ile başlayan ilk meskenleri olan Barla’nın; hem talebe-i nûrun baş kahramanları nâmına isminin başı ب harfi ile başlayan Barlalı Nûrcu Bahrî ile, o mübârek köyün mübârek rüfekālarından ve ismi ile yâd edilen san‘atının baş harfi ب ile başlayan Berber Mehmed’in ve diğer kardeşlerinin Risâle-i Nûr’a fevkalâde hizmetlerinin bir kerâmeti olarak, sevgili mübârek Üstâdımız sabahda bize yazdıkları mektûbun orta kısmını boş bırakarak nihâyet kısmını tamamlamışlar. Akşamda aldıkları bu iki mübârek kardeşlerimizin biri manzûm, diğeri mensûr mektûblarında yazdıkları hâlisâne hizmet ve sadâkatlerini parlak bir sûrette gösteren güzel ve sevimli yazıları ve sevimli ve güzel Üstâdımızın

77

o büyük kudsî rûhlarına bu mektûbların gelmekte oldukları i‘lâm edilmekle kerâmetini göstermiş ve bize yazılmış. Bu mektûbun boş bırakılan orta kısmını o mübârek karyenin eski ve yeni mübârek Nûrcuları nâmına bu iki mübârek Nûrcunun, bu iki mübârek mektûbları, mübârek nûrların sahîfeleri arasına girmesine emir verilmekle tamamlanmış.

Hem merhûm Abdurrahmân’dan münhal kalan vazîfeye en başta Sarı Bıçaklı Elmâs Kalemli Mustafâ’nın ma‘nen tesâhub ettiği hâlde ma‘zeretinden tam yapamaması ve hem çok senelerle sevgili Üstâdımıza ciddî hizmet eden Barla'lı Muhâcir Hâfız Ahmed’in nûrların baş talebelerinden olduğunu sevgili Üstâdımız hissettiği hâlde kendinde gözükmemesi, bu hakîkatin çok seneler sonra bu iki mübârek zâtın müteallikātında çok bâriz bir şekilde zuhûru, bizi çok kereler düşüncelerimizde mahcûb eden Hakîkatlerin derkinde sevgili mübârek Üstâdımızı aldatmayan bir hâtıraya Risâle-i Nûr’un nâiliyetinden dolayı en başta sevgili mübârek Üstâdımızı, hem Risâle-i Nûr’u, hem bütün Nûrcuları bütün zamanlarda bütün rûhumuzla tebrîk ediyoruz. Ve bizi böyle şaşmaz ve şaşırtmaz bir hakîkatle maddî ve ma‘nevî merzûk eden Rabbimize nihâyetsiz şükürler ediyoruz. Ve diyoruz ki: Bizler düşüncelerimizde dâimâ mahcûb olsak da, bu hakîkatler daha çok tezâhür etse, daha çok istifâde etsek.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç