EMİRDAĞ LÂHİKASI 2. CİLD

389

[322]

Denizli ehl-i vukūfunun raporudur.

Bu parça hem Lâhika’ya, hem Üstâdımızın müdâfaâtının nihâyetine yazılacaktır.

[Bu rapor ibret için Lâhika’ya yazılsın.]

Birinci ehl-i vukūfun raporudur ki, bütün kuvvetiyle bizi mahkûm etmek için çalışmışlar, fakat İnâyet-i İlâhiye onların hücûmlarını nûrların parlak fütûhâtına vesîle eyledi.

İşte İnâyet-i İlâhiyenin parlak bir nümûnesi. Bütün kuvvetleriyle mahkûmiyetimize çalışan birinci ehl-i vukūfun bu raporları, Risâle-i Nûr’a takdîrkârâne bir medhiye hükmüne geçti. Biz dahi o ehl-i vukūfu helâl ettik, dost olduk.

Aleyhimde çok çalışan ehl-i vukūfun raporundandır. Ankara ehl-i vukūfu bunlardan ayrıdır. Bir derece insaflı raporlar da ayrıdır.

Suçlulardan Saîdü’n-Nûrsî, nâm-ı diğer Bedîüzzamân, kendi ifâdesi vechile, mukaddemâ şark harekâtında ilgili görülen; ve o târihte Van vilâyetinde ikāmet etmekte iken, Isparta’da ikāmete me’mûr edildiği sırada, başta tavsîf edilen aynı suçu işlediğinden ötürü, Eskişehir Ağır Cezâ Mahkemesi’nde 27 4 935 târîhinde tevkîf edilerek kendisine uydurduğu birkaç şahısla

390

birlikte yapılan duruşmalarından sonra, Bedîüzzamân’ın bir sene müddetle hapse konulmasına ve şerîklerinin de muhtelif cezâlara çarptırıldığı, Eskişehir Cumhûriyet müddeî-i umûmîliğinden celbolunan dosya meyânında mevcûd 8 11 943 târihli kayd-ı resmîden anlaşılmaktadır.

Bu sûretle müddet-i mahkûmiyetlerini ikmâlden sonra Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîdü’n-Nûrsî, şurada burada yine kendisine yakın hissettiği bazı kimselerin de iştirâk ve yardımlarıyla ve bunlarla sâf ve bîçâre denilecek derecede bulunanları kendine uydurmak sûretiyle, yazı ile ve bizzât görüşmelerle bazı fikir neşriyâtına devama başladıkları ve bu fa‘âliyetleri 1943 Temmûz ve Ağustos ayları târîhinde, Çivril’in Homa nâhiyesinde bazı ufak tefek fiilî hareketleri göze çarpması üzerine köyün ileri gelenleri ve halk tarafından ta'kib edilerek işin hakîkatine vukūf peydâ etmek emeliyle çıban gibi meydana çıkanların mâhiyetini araştırırken, alâkalı idare me’mûrları tarafından şüpheli görülen kimselerin ev ve dükkânlarında aramalar yapılarak netîcede Risâle-i Nûr isimli müteaddid cüz'den ibâret kitablarla, birkaç mektûb ele geçmesi üzerine, bu bâbdaki tahkîkāt derinleştirilerek, bu meyânda Kastamonu’da ikāmete me’mûr edilen Saîd’in evinde yapılan 14 8 943 ve 18 9 943 târihlerinde aramalarda evinin odun kömür dolabının içerisinde ve odunların altında, çivili bulunan bir dolabın içinde ve soba üzerinde su

391

ısıtmak için kullanılan teneke içinden Hâşiyebazı kitab ve el yazması mektûb vesâirenin meydana çıkarıldığı; ve bunların bîtaraf ehl-i vukūf tarafından tedkîkinde, risâlelerden, Risâle-i Nûr’un 24. Lem‘a’sı tesettür hakkında olduğu ve üzerinde mahrem işareti bulunduğu ve bu risâlenin baş sahîfesinde dört hikmetten bahsolunmakta ve muhtelif sûretlerle tesettürün kalkmasına hücûm etmekte; ve bu risâlenin sonlarına doğru kadın bacaklarının teşhîri dolayısıyla bunların cehennemde yakılacağı;

ve 29. Mektûb’un altıncı kısmında ise mahremdir işaretleriyle Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine Altı öğüt vermekte; ve birincisinde Hubb-u câha aldanmamak ve o kudsî hizmetlerinden, o ma‘nevî ve ulvî cihâdlarından vazgeçmemelerine, bunun için servet hırsına ve şân ve şerefe ve avâm nazarında mevki‘ sâhibi olmaya hiç ehemmiyet verilmemesi istenmektedir. Ve bunların ehl-i âhiret için çok zararı var denilmekte

392

ve ehl-i ilhâd hafiyelerine ve ehl-i dalâletin propagandacılarına âlet olmamaları tavsiye edilmektedir.

İkinci öğüt Risâle-i Nûr’un neşrinde ve buna âit fikirlerin ta‘mîminde aslâ korkulmaması ve bu cihâd-ı ma‘nevîden vazgeçilmemesi tavsiye olunmakta; ve kendilerine bu işlerden vazgeçilmesini söyleyenlere Hizbü’l-Kur’ân etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Hayât-ı ebediyemize yüzde yüz zarar veren bir yola bizi ihtiyârımızla sevkedemezsiniz. Ustabaşımız olan Saîdü’n-Nûrsî’nin yüzünden bizim gibi ona dost olanlardan kim zarar görmüş, kim belâ görmüş ki, biz göreceğiz Denilmekte; ve üçüncü öğüt olarak tama‘ yüzünden aldanmamak için telkînler yapılmaktadır.

Ve yine şâkirdlerine hitâben Saîd’e neden bu kadar hürmet edip arkasına düşüyorsunuz diyenlere karşı dördüncü öğüt ile cevâb vermek istenilmektedir ki, bu da kendisinin İslâm dininin neşrine çalışan ve Hizmet-i Kur’âniyede bulunan bir şahıs olup, kendisi yok olsa dahi bir çok merkezlerde çalışanlar bulunacağını söylemektedir. Beşinci ve altıncı öğütlerle daha bir takım şâkirdleri i‘timâd ve i‘tikāda da‘vet etmektedir.

Bu kitabın zeylinde kırmızı mürekkeble ve üç ay işaretiyle mahremdir diye yazılı olan kısmında, istikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyli, yazdığı; ve kendilerine musallat olan insafsız, zâlim ve gaddârlara karşı bir arzuhâl

393

olduğunu; ve kendi ta‘mîr ettiği husûsî ma‘bedinde husûsî ibâdetine, ezân ve kāmetten dolayı müdâhale edildiği için sabrının tükendiği; milletin mukadderâtıyla keyfî oynayan firavun meşrep komitenin başlarına hitâb ettiğini; ve bu ehl-i bid‘adan altı suâline cevâb istediğini; tecâvüzün kanunsuz olduğu; husûsî ibâdete kanun yapılamayacağını; hürriyet-i vicdân düstûrunu kırmak cür’etiyle lâ dînî siyâset ta'kib edildiği hâlde, dîn ehline yapılan bu tecâvüzün sorgusuz kalmayacağını; kendisi gibi Şâfiî olanlara hangi usûlle müdâhale edildiğini; kendisi gibi başka milletten olanlara Türkçe kāmet mecbûriyetinin hangi usûl ile teklîf edildiğini; ve en nihâyet Ey dîn ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz. İlişirseniz intikāmım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz ve titreyiniz. Cesâretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa göreceğiniz vardır. diye hücûm edilmektedir.

29. Mektûb’un yedinci kısmında Şimdilik hâs ve emîn talebelere mahsûstur ve mahremdir. işaretleriyle, ehl-i bid‘anın ecnebî inkılâbcılardan mevhûm bir fikir alarak Hristiyanlıktaki Protestanlık gibi, İslâmiyet’te dînî bir inkılâb yapmak istediklerini; Hristiyanlıkta ahkâm-ı ictimâiye Îsâ as tarafından değil, Havârîler tarafından vaz‘ edildiğine göre inkılâbın câiz olabileceğini; Müslümanlıkta böyle şeylerin câiz olamayacağını; milliyetin, İslâmiyet fikri yerine geçmeyeceğini; sosyalizm ve

394

bolşevizm gibi asrî fikirlerin unsuriyeti ve milletperverliği kırdığını; binâenaleyh Türklük fikrinin İslâmlık fikri içinde erimesi îcâb ettiğini; âhirzamanda gelecek en büyük müctehidîn fesât zamanında hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, hem hatîb-i a‘zam olan ve ehl-i beyt’e mensûb olan bir zât-ı nûrânî olacağını; Avrupâî düstûrlarıyla mücâdele usûlünü Eski Saîd iken yaptığını; ve bu tarzda galebenin İslâmiyet’in kıymetini azaltmak gibi bir mahzûr bulunması yüzünden bu mesleği terkettiğini; İslâmiyet esaslarını 30. ve 24. ve 29. Sözler ve Mektûblarla bürhânlarıyla isbat ettiğini beyân etmektedir.

Eskişehir hapishânesinin saklanacak bir meyvesidir diye el yazması diğer bir risâlede, bir âlem-i ma‘nâda İmâm-ı Alî’ye ra sorduğu suâle cevâben عُجْمٍ den maksad, şekilsiz harflerdir ki, lâik hükümet zamanında taammüm eden Latin harfleridir Yolunda bir cevâb aldığını; cifir ve ebced hesablarıyla bu kelimeyi ihtivâ eden fıkranın Latin harflerinin resmen kabûl târîhî olan 1348 târîhine tevâfuk ettiğini, Risâle-i Nûr’un bir musîbet netîcesinde gizlenerek, gizli perde altında parlaması, İmâm-ı Alî’nin ra bir kerâmeti olduğunu; Risâle-i Nûr’un sebeb-i tesmiyesi, Esmâ-yı Hüsnâ içindeki İsm-i Bedî‘in mazharı olduğunu, ve İmâm-ı Alî’nin ra Yâ Rab benim yıldızımı nûr ile âhirzamana kadar bedî‘ ışıklandır yolundaki duâsının, bu zamanda Risâle-i Nûr ile kabûl edildiğini beyân etmektedir.

395

Yeni harflerle ve daktilo ile yazılan bir risâlede, eski harfi okumasını bilmeyen gençleri Risâle-i Nûr dâiresine almaya gayret olarak yazılmış olduğu beyân edilmektedir.

Yine Saîd Nûrsî tarafından yazılan Eskişehir hapishânesinin bir meyvesi olup, Ahmed Nazîf tarafından el yazısıyla hediye edilmiş. Otuz birinci Lem‘a’nın Birinci Şuâ‘yı isimli risâle olup, başta İş bu İşârât-ı Kur’âniye kitabına mahrem tâife-i nisâ el süremez, bu tâifeye memnû‘dur. Gāyet ihtirâz olunması tavsiye olunur Hâşiyediye başlayıp, bu risâle sahîfeleri içinde Risâle-i Nûr müellifinin ismi ve doğumu üzerinde cifir ve ebced hesablarıyla yapılan istihrâclar görülmektedir.

Eski harflerle yazılı Risâle-i Nûr’un 31. Mektûb’unun 15. Lem‘a’sı olan Fihrist isimli risâledeki âhir kısmı, Husrev, Sabrî, Hâfız Alî, Rüştü, Hâfız Hüseyin tarafından te’lîf edildiği; ve bunların içinde Husrev te’lîfinin daha çok olduğu; ve bunlara duâ edildiği; diğer bir cildde Risâle-i Nûr’un küçük şâkirdleri ve yazanları içinde ve Sav köyünde Marangoz Ahmed, Eğirdir’in Gökdere köyünde Ömer Hoca oğullarından Abdullâh oğlu Ömer ve hocası, çocuğu Mustafâ ve hocası Ahmed ve Ahmed Zekî, Hacı Hâfız oğlu Hâfız Mehmed, Hâfız Mehmed

396

oğlu Bekir gibi 9 ilâ 13 yaşlarındaki çocukların, bu Hâfız Mehmed’in evinde toplanarak eski yazı öğrenip Risâle-i Nûr’u yazdıklarını; nûr fabrikasının İslâm köyünde olduğunu anlatmaktadır.

Risâle-i Nûr’un 31. Mektûb’unun 28. Lem‘ası’nın nihâyetine, Risâle-i Nûr talebelerinin Keçeci Mustafâ, Mustafâ, Alî, Süleymân, Rüştü, Abdullâh, Husrev, Re’fet, diğer Süleymân, Sabrî, Hulûsî, Bekir Bey, Âsım, Hâfız Alî, Gālib, Küçük Lütfü, Zekâî, Abdülbâkî, Şâm'lı Hâfız Tevfîk isimleri yazılmıştır.

Yine bu risâlenin ikinci kısmının dördüncü sahîfesinde, hapishânenin kendileri için bir İnâyet-i Rabbâniye olduğunu; âhirzamanda en feyizli bir çilehâne olup düşmanlarına karşı ihtiyâtlı davranmak lâzım geldiğini; bu yerin yani hapsin en hassâs bir imtihân meydanı olduğunu telkîn etmektedir.

Bu risâlenin sonlarına doğru Bir düstûr başlığı altında, Risâle-i Nûr talebelerinin, nûru hâriçte aramamaları; ve eğer ararlarsa nûrun penceresinden ışık bularak ma‘nevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulacaklarını, belki de güneşi kaybedeceklerini; dâireye girmeden evvel her ferd şeyhini muhâfaza edebileceğini; ve fakat dâireye girdikten sonra ancak orada mürşid aranacağını; dâire hâricindeki tarîkatlere ihtiyâç bırakmayacağını ve Risâle-i Nûr dâiresinin çok geniş olup şâkirdlerinin

397

pek çok olduğu; aklı başında bir adamın bu elmas gibi mesleği terkedip başka mesleklere girmeyeceği yazılmaktadır.

Ve nihâyete doğru tenkîde başlanarak, kendisi Risâle-i Nûr’u ve şâkirdlerini müdâfaa ettiği hâlde, onların inkârda bulunarak kendisini şâhidsiz bıraktıklarını; ve bunca mensûbların başka tarîkat aramak üzere ayrılmak temâyüllerini gösterdiklerini; ancak talebeleri arasında Kuleönülü Küçük Alî ve Lütfü gibi hâlis Risâle-i Nûr talebelerini hâriçteki büyük bir velîye tercîh ettiğini;

Ve yine ebced ve cifir hesablarıyla bir takım istihrâclarda bulunarak, ezcümle hakkında tatbîki istenilen 163. maddenin kendisi hakkında ta‘kîbât yapılmasını isteyen 163 meb‘ûsun adedine tevâfuk ettiğini Hâşiyebeyân etmektedir.

Saîdü’n-Nûrsî’nin buraya kadar hulâsaten zikredilen Risâle-i Nûr parçalarından mâadâ, bu işle alâkadâr olan mevkūf diğer suçlu Husrev ilâ-âhirihî isimlerden sonra, bu suçluların evlerinde ve dükkânlarında ve üzerlerinde yapılan aramalarda, evrâk meyânında mevcûd her birine âit arama zabt varakalarında yazılı olduğu üzere, cem‘iyetin bânîsi Bedîüzzamân’la, gene evrâk meyânında mevcûd maznûnların evlerinde, dükkânlarında ve üzerlerinde çıkan ve cem‘iyetle alâkalarını gösteren vesāik-i mektûblar, ehl-i vukūf ma‘rifetiyle yaptırdığımız tedkîkāta nazaran, her biri hakkında raporda yazılı

398

olduğu üzere, bu maznûnlar doğrudan doğruya ve beraberce, bir kısmının Saîd-i Kürdî ile iştirâk ederek kurulan Nakşibendî cem‘iyetinin inkişâfına yardım ettikleri; ve bir kısmının da bu şekle girmeleri; ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin muhâbere etmek sûretiyle Saîd’in fa‘âliyetine ma‘nen ve maddeten iştirâkle ânın maksadlarına hizmet ettikleri; ve bi’n-netîce cümlesinin dînî hissiyâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâl edebilecek harekete halkı teşvîk; ve bu bâbda kurulan Risâle-i Nûr cem‘iyetinin teşekkülüne yardımda bulunduklarını, yapılan hazırlık ve ilk tahkîkāt sırasında, yeminli ifadeleri alınan şâhidlerin şehâdeti, arama zabt varakaları ve ehl-i vukūf tarafından verilen rapor ve suçluların te’vîlen vâki‘ i‘tirâzlarıyla anlaşılmaktadır.

Suçluların bu hareketleri, Türk Cezâ Kanunu’nun 163 12, 173, 313, 64, 65. maddeleri mûcibince

[323]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Kahraman Tâhirî’nin bize yazdığı Zülfikār’ın başına konmak için mahkeme iâdesinin fıkrasından sonra, Ankara ehl-i vukūf raporunun netîcesini de

399

hâtimesini de yazmış, göndermiş. Bu raporun netîcesi ve hâtimesi, gerçi berâetimize çalışmışlar ve Risâle-i Nûr’daki şiddetli tokatlardan bizi mes’ûl etmemek için ara sıra bir cezbeyi isnâd etmişler. Tâ bizi mes’ûliyetten kurtarsınlar. Ve muvakkat cezbeye gösterdikleri garîb emâreler, müdâfaâtımda onlar tam çürütülmüş. Hem onlar aleyhimizdeki dinsizleri, zındıkları okşamak için, bazen ihtilâl-i rûhiyeye ma‘rûz kalıyor ihtimâlini yazmışlar. Fakat o netîceyi Zülfikār başında halklara göstermenin hakîkati bilinmediği için bulantı verir. Sakın o hâtimeyi yazmasınlar. Yazanlar var ise kaldırılsın. Ve yâhûd benim o emârelere verdiğim cevâbı dahi yazsınlar. Bu münâsebetle Denizli’den getirdiğim evrâklarım içinde dün baktım, hayret ettim.

Denizli ehl-i vukūfunun raporunu gördüm ki, onların aleyhimizde bütün Risâle-i Nûr’da gördükleri maddeler, Risâle-i Nûr’un fevkalâde kıymetini gösterecek ve herkesin takdîrine mazhar olacak maddelerdir. Risâle-i Nûr’un düşmanlarının tahsînine de vesîle olması için hem Hasan Feyzî, hem hâkim-i âdilin hâtırı için onları helâl ediyoruz. Ve selâm da ediyoruz. Onların raporlarının bana âit kısmının bir sûretini size gönderiyorum. Münâsib görseniz hem Lâhika’ya, hem müdâfaâtımın âhirinde yazılsın.

400

Sâniyen: Bu def‘a kahraman Nazîf, dört yağlı kâğıt bize göndermiş. İkisi imza koymak, ikisi de Zülfikār’ın başında bir fıkra ve âhirinde bir duâ yazılması için idi. Onlara yazdığımız fıkrayı aynen size gönderiyoruz. Duâ kısmı Zülfikār’ın âhirinde, o kısa fıkra da başında yazılsın.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

(Zülfikār’ın başında yazılacak fıkra)

Bu acîb asırda ehl-i îmân Risâle-i Nûr’a ve ehl-i fen ve muallimler Asâ-yı Mûsâ’ya şiddetle muhtâç oldukları gibi, hâfızlar ve hocalar dahi bu Zülfikār’a şiddetli muhtâçtırlar. Evet, meselâ İ‘câz-ı Kur’ânî bahsindeki ekser âyetlerin medâr-ı şüphe olmuş aynı yerlerde, i‘câzın lem‘aları ve Kur’ân’ın güzel nükteleri isbat edilmiş.

Risâle-i Nûr’un umûm şâkirdleri nâmîna Saîd

(Zülfikār’ın âhirinde yazılacak duâ)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قَیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ

İsm-i a‘zam’ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine bir kalemle beş yüz nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını

401

ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn. Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn. Ve defter-i hasenâtlarına Zülfikār’ın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn. Ve nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn.

Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mesʻûd eyle. Âmîn. Ve insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhâfaza eyle. Âmîn. Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn.

Umûm nûr şâkirdleri nâmına

Saîdü’n-Nûrsî

[324]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizin Zülfikār tamamlanmasını ve Asâ-yı Mûsâ’ya başlanmasını tebrîk ediyoruz. Sizlerin karar ve tensîbleriniz bizce maslahattır, diye kanâatimiz var. Hatta burada yazılan tedbîrlerin ve mektûbların ıslâh ve tebdîlinde muhtârsınız. Sabrî ve Süleymân’ı evvelce sormuştum, yolda râhatsız olmadılar mı? Haber almadım diye merâk ediyorum.

402

Sâniyen: Ehemmiyetli bir ihtâra binâen, iki Nûrcuya bir tedbîri beyân ederken, size leffen gönderilen parça bazı kısımları nota edildi. Belki size de bir fâidesi olur diye gönderildi.

Sâlisen: Kastamonu’yu ve içindeki kardeşlerim ve hemşîrelerimle alâkadâr bir merâk ile düşünürken, bana haber verildi ki, pek ciddî hemşîrelerimizden Nûrcu Zehrâ oradaki hemşîrelerimizin, belki oradaki umûm Nûrcuların ve Kastamonu’nun nâmına bu hastalık harâreti zamanımda arzuladığım bir mikdâr elmaları bir ay evvel trenle Afyon’a göndermiş. Onun nâmına gönderilen hayrı, kardeşimiz haber almış. Gelmesi için bir adam göndermiş. Fakat o adam unutmuş. Ben şimdi haber aldım. Kastamonu’daki Mehmed Feyzî, o mübârek hemşîremiz Zehrâ’ya o elma teberrüküne mukābil hangi risâleleri isterlerse, değil teberrüküne mukābil belki, Risâle-i Nûr’un ona bir hediyesi olarak verilsin. Orada bulunmazsa, Nazîf’ten veya Ahmed Kureyşî’den tedârik edilsin.

Râbian: Ehemmiyetli bir kardeşimiz Devrekânili Ahmed Kureyşî’nin Devrekâni talebeleri nâmına, husûsen muhterem pederi ile yazdığı güzel mektûbundan ziyâde mesrûr oldum. Ben de onu ve babasını ve arkadaşlarını ve sebâtlarını ve hizmette devamlarını tebrîk ediyoruz. Ve onun pek mübârek iki acîb ve müjdeli rüyasını Allâh hayretsin, tebrîk ediyoruz. Çok güzeldir. Fakat taʻbîre hâl ve vaktim müsâade etmiyor. Hem hastalığıma yardım etmeyi, duâ edip ve aynı zamanda hastalanması ve vücûduyla

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç