
SAYFA 405
yaralarına merhem sürmeye, âsâyiş nâmına vazîfeten ve insaniyeten vazîfedâr yalnız mahdûd birkaç adam varsa, onlar dahi onu dövseler, eziyet etseler, ne derece insaniyet hâricinde bir gadir ve canavarcasına bir merhametsizlik, bir alçaklık olduğunu bilmediler ki, her günde bir ay hapis kadar bana azâb verdiler.
4 Bir hâneyi, yirmi adam yirmi günde ancak yaptığı hâlde, bir adam bir günde onu harâb eder. Şimdi tahrîbâtçı ehl-i dalâletin binler vâsıtalarıyla hakāik-i îmâniyeye ve hâdimlerine hücûmları zamanında, o taʻmîrci bîçâreler milyonlar olmak ve o tahrîbcilerin on misli bulunmak lâzım gelirken, hâlbuki onlara nisbeten yüzde bir iki mukābele ediyor. Ve bir cihette galebe de çalıyor. Bu acîb ve dehşetli vaz‘iyetteki sebebin birincisi, hıfz ve inâyet-i İlâhiye. ikincisi, o inâyetin eseri olarak o nûr şâkirdlerinin, hatta rûhânîleri dahi alkışlamaya sevk eden sebâtkârâne mukāvemetleridir ve kahramanlıklarıdır, diye ihtâr edildi
Saîdü’n-Nûrsî
[326]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Bu günlerde hem yalnızlık, hem kış şiddeti, hem sıkıntılı hastalık,
SAYFA 406
hem ihtiyârlık vaz‘iyetinden gelen ziyâde hassâsiyet te’sîriyle nefsim kör hissiyât hesabına beni taʻcîz etti. Bu hâl çekilmez, tahammül edilmez. dedi. Bu gece nefsimin bu şekvâsını tam izâle edecek, Risâle-i Nûr’da îzâhı bulunan bir hakîkat inkişâf etti. Ma‘nevî iken maddî bir ilaç hükmüne geçti. Şöyle ki: Her musîbette kader eli de var. Gelen zâhirî zulümler altında kaderin adâleti var. Ve bilhassa çok tecrübelerle Risâle-i Nûr ve bizler hakkında o kader adâleti içinde gāyet sevimli inâyetler var.
Ezcümle, hiç görünmeyecek bir yerde saklı nûrun parlak hakîkatlerini masonlar zulmen gelip çıkardılar. Adâlet ve inâyet-i İlâhiye onlarla ehemmiyetli merkezlerde çokların îmânını kurtarmasına vesîle eyledi. İşte bu hakîkat için, ben ne kadar sıkılsam ve zulüm görsem, kaderin adâletine bakıp rızâ ile, sabır ile ve adâlet içindeki inâyeti düşünüp, şükür ve sürûr ile mukābele ettiğim gibi, elîm hastalıklar ve sıkıntılarda da, birden geçmiş elemlerin rûhumda irsiyet bıraktığı ma‘nevî lezzetler ve defter-i aʻmâlde sevâblar bırakmakla beraber, geçmiş lezzetlerden kalan tahassürler ve zevâlindeki ma‘nevî elemler bulunması ve bu fânîde zevk-i bâkî olmaması ve nefsim uzun ömründe çok ziyâde hissesini lezzetten ve geçici zevkten alması cihetiyle hazır ve geçici elemlere ve sıkıntılara karşı tam bir teselli ve nefse de bir teslîm ve hassâs damarlarıma bir teskîn verdi. Beraber اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ dedik.
SAYFA 407
Bu ma‘nevî ve îmânî hakîkat âdetâ tecessüm etti. Müteellim ve muzdarib olan aʻsâbıma merhem ve ilaç oldu. Bu ince hissiyâtımı birden ihtâr edildi ki: Sana mahsûs bu ince hissini kaleme al. Belki senin gibi bazı bîçârelere bir fâidesi olur. diye ben de kaleme aldım.
Sâniyen: Kahraman Tâhirî’nin gönderdiği Hizb-i Kur’âniye ve Nûriye’yi aldık.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ eden
kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[327]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelân: Bu ciddî zamanda sizinle mulâtafe nev‘inde konuşmak istediğimden, aynı günde latîf, ma‘nîdâr tevâfuklardan birkaç taneyi beyân ediyorum. Dünkü gün Zekâî’nin Asâ-yı Mûsâ’sının tashîhini bitirirken, acele ve tashîhsiz yazdığı için çok yoruldum. Eski talebelerce ma‘lûm bir kāideye binâen, mahtûmâne isterim dedim. Ve Küçük İbrâhîm’in gönderdiği Zülfikār’ın tashîhine başladım. Dedim Bir talebe kitabını bitirse ve başkasına başlasa, bizce bir ziyâfet vermek kāidesine binâen
SAYFA 408
müftehâne bekledim. Birden on dokuz gün evvel, Hasan Âtıf’ın bir parmak kalınlığında bir tek dalda, on dokuz tane portakal, yeşil yaprağıyla beraber, On Dokuzuncu Söz ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye dâir On Dokuzuncu Mektûb ve İsm-i A‘zamın on dokuz harfi ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in on dokuz harfindeki sırr-ı a‘zamını, bu portakal dalı keremkârâne gösterdiği aynı vakitte, Kastamonu’da Âsiye’nin pek ciddî Nûrcu arkadaşları olan Zehrâlar, bir ay evvel gönderdikleri elmalar teberrükü gibi, aynı vakitte portakala tevâfuk edip elimize geçtiği gibi, aynı vakitte dokuz gün evvel aynı Zehrâlar, güyâ benim hastalık harâretimi görüyorlar gibi, sevdiğim üryânî nâmındaki erik kurusunu hoşaf için gönderdiği o üryânî, elma ve portakala tevâfuk edip, aynı vakitte elimize geçti. Ben de bu latîf ve tatlı tevâfukâttan ferahlandım. Gönderenlere çok selâm ve duâ edip, Bârekallâh diyerek o tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.
Sâniyen: Size evvelce bir derece meâlinde iki parça gönderilmişti. Birisi, benim başımda levha hükmünde ehemmiyet kesb ettiği, biri de buraca lüzûmlu olmasından, belki size de fâidesi olur diye leffen iki fıkra gönderiyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûm kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine
duâ eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 409
[328]
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni ta‘cîz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdîm edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.
Ey Nefsim
1Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde, zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2Sen, ânî ve fânî zevklerin bekāsını arıyorsun. Onun için onun zevâliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyâtınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakîka gülmeye bedel, on sâat ağlıyorsun.
3Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat‘î kanâatin gelmiş ki, zâhirî musîbetler altında ve netîcesinde, inâyet-i İlâhiyenin çok tatlı netîceleri var. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ çok katʻî bir hakîkati ders veriyor. O dersi dâimâ hâtıra getir. Hem feleğin çarkını çeviren kānûn-u İlâhî, senin hâtırın için o pek geniş kānûn-u kader değiştirilmez.
SAYFA 410
5 مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düstûrunu kendine rehber et Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma Düşün ki, fânî zevkler, sana ma‘nevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilakis ma‘nevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen dîvâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş.
سع
[329]
Burada bir kardeşimize yazdığım bir parçadır. Belki size de fâidesi var diye gönderildi.
Azîz, Sıddîk Kardeşim,
Mâdem seni burada nûr hizmetinde rükûn göstermişler. Bugün küçücük bir ihtâra binâen, ihtiyâtlı bir tedbîri beyân ediyorum.
Şöyle ki: Bir yerde aleyhimizde isti‘mâl edilen plânlardan birisi, enâniyetli, sofî meşreb büyükçe bir mütekāit me’mûru enâniyetini tahrîk edip, o dahi tasavvufta aldanıp kendini velî zanneden o adamı nûrlar aleyhinde isti‘mâl ettiler. Bir halt edemediler, fakat enâniyetli, bidʻakâr hocalardan ve başka şeyhlerden ziyâde bir cihette tesânüdümüze zarar verdi. O vakit me’mûriyetten çekildiği için makamını isti‘mâl edemedi.
SAYFA 411
Yoksa daha ziyâde zarar verebilirdi. Demek aleyhimizde nasıl dinsizleri isti‘mâl ediyorlar, öyle de enâniyetli ve bidʻakâr bazı hocaları ve sofîlikle münâsebetdâr resmî makam sâhiplerini isti‘mâl ediyorlar. Kardeşlerin tesânüdünü kırmaya çalışıyorlar. Gerçi her cihette aleyhimizdeki plânları kırıldı. Fakat bu cihette şüphemiz var. Sen rükniyet i‘tibâriyle, senin eski dostun olan bu yeni me’mûra tam dikkat et.
Eğer benlik hod-furûşluk varsa ve ona verdiğin eserlere tam mağlûb olmayarak ve nûrlara ihtiyâcını ve yarasını bilip nûrun sırrı olan ihlâsa girmezse ve eski Dâhiliye Vekîli zamanında buraya ta‘yîn olmuşsa ve doğrudan doğruya Van’dan buraya nakil edilmişse, ihtimâli var ki, bunu resmî makamının ehemmiyeti cihetinde, nûra müştâk olanlara, husûsen rükûnlere bir fütûr vermekte isti‘mâl edilir. Onun için bak, eğer tamamıyla bizi himâyeye ve bize ilişenleri mümkün olduğu kadar teskîn etmeye çalışmak ister, ona dost kal. Ve ona bildir ki, bizi muhâfaza etmek hem resmî, hem ma‘nevî vazîfesidir. Çünkü bizim gibi binler zâlimlerin hücûmlarına ma‘rûz mazlûmları, o makamın vazîfesi, onları himâye etmektir. Onun bize eziyetine hiç lüzûm kalmıyor. Çünkü binler eziyetçiler var.
Eğer nûrların nüfûzunu kırmak maksadıyla bir me’mûrun dediği gibi Diyânet riyâsetinde bundan daha güzel eserler var. Hem diyânet ve hakîkat Nûrculara mahsûs değil,
SAYFA 412
bizde de çok şeyhler ve velîler var diye hem enâniyetini, hem makām-ı resmîsini o garaza vesîle eden bazı ma‘lûm me’mûrlar gibi davranıyorsa, dikkat et, senin dostun bu noktalarda aldanmamış olsun. Ve seni de aldatmaya çalışmasın. Sana az bir zaaf verse, burada nûrlara büyük bir zarardır. Eğer sen onu tam Nûrcu yapsan, buraca büyük bir fütûhâttır. Eğer sen mağlûb olsan ehemmiyetli bir zarardır.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Mektûblar çoktur, hastalık ve meşgalemin çokluğundan husûsî cevap veremediğimden gücenmesinler.
[330]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Hem kalem sâhibini hem makineyi isti‘mâl edenler ve muvaffakiyetle Zülfikār’ı bitiren zâtları ve memleketlerini tebrîk ederiz. Rüşdü, Burhân, iki kardeş, kalemle başkalar gibi iş göremedikleri hâlde, dâimâ en ileri safta beş yüz risâle yazan en hâslar sırasında dâimâ mevki‘ almalarının hikmeti şimdi anlaşıldı ki, o iki kahraman kardeş, beş yüz Zülfikār’ı birden yazdılar.
SAYFA 413
Ve yedi yaşında iken Mu‘cizât-ı Ahmediye’de, yedi çocuğun yedi Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye mazhar olmaları bahsini tevâfukla gelip, çok alâkadârâne dinlemesi ile Lâhika’ya giren ma‘sûm Melîha’nın dahi o ma‘sûmâne alâkadârlığının hikmeti anlaşıldı.
Sâniyen: Sizin hey’etinizin kararı İnşâallâh dâimâ isâbetlidir. siz bilirsiniz. Fakat Zülfikār’ın masraf-ı hediyesi on beş olsa, belki daha maslahattır ihtimâli var. Tâ ki, yeni mecmûaların tabʻına medâr olsun. Hem lâyık olmayanların çabuk eline geçmesin. Çünkü ucuz alan, ucuz bakar. Hem Zülfikār, kendisi müşterîleri aramamalı, ihtiyâcını ve yarasını hissedenler yalvarmalı ve aramalı. Hem gizli münâfıklar da sü‘rat-i intişârından tedehhüş edip ortalığa bir evhâm vermesinler. Birden intişârına karşı bir bahâne bulmasınlar. Her ne ise, siz daha iyi bilirsiniz.
Sâlisen: Nûrların santrali Sabrî ve Sıddîk Süleymân’ın, üç dört merâkımı birden def‘eden güzel bir mektûblarını aldım. O iki mübârek kardeşimin yanıma gelmesi benim için bir ilaç olduğu gibi, gittikten sonra benim için bıraktıkları çok tatlı teberrükler tam bir ilaç hükmüne geçti. Onların mektûbu içinde Şinâsî Bey köyünden Osmân nâmında bir talebenin mektûbunda isimleri müteaddid nûr şâkirdlerinin ma‘sûmlar tâifesinde, hem iki kerîmesi içinde nûrlara çalışmalarına Bârekallâh deriz. O ma‘sûmlara duâ, ona da çok selâm ediyoruz.
SAYFA 414
Râbian: Ben Denizli’de hem hapsinde, Tavâslıları kendimle ve nûrlarla ziyâde alâkadâr gördüm. Onun için ben Tavâslıları umûmun nâmına Mollâ Mehmed’in ve a‘mâ Mehmed’in mektûblarını kabûl ediyoruz. Onlara ve nûrlarla alâkadâr hemşerîlerine çok selâm ediyoruz.
Hâmisen: Denizli şâkirdlerinin nâmına uzun ve tafsîlâtlı, bize mektûb yazan Ahmedler kardeşlerimiz, başta Şehîd Hasan Feyzî olarak on bir zât tam bir tesânüdle Risâle-i Nûr’a çalışmak ve neşir ve muhâfaza etmek ve Hasan Feyzî’nin nûrlu mesleğinde yürümekte sebât eden o kardeşlerimizi rûh u cânla tebrîk ediyoruz. İnşâallâh onlar Şehîd Feyzî’nin vazîfe-i nûriyesini de tam yapacaklar. Husûsen nûrların kurtulmasına ve bize vusûlüne çalışan Muharrem ile Hâfız Mustafâ ve hapsinde bizi Denizli ile tam alâkadâr eden Şevket ve ben şehir otelinde iken hâlisâne ve fedâkârâne hem bana, hem nûrlara hizmet eden merhûm Feyzî’nin hâs şâkirdlerinden Ahmedleri ve Yûsuf Kâzım’ı ve mahkemede Mûsâ ve köyünde Hoca Mûsâ ve sâir arkadaşlarını unutmuyoruz. Cenâb-ı Hakk, o hey’eti dâimâ nûrun ve îmânın hizmetinde muvaffak eylesin. O tesânüdlü hey’etin nûrlar hakkında tedbîrleri, Isparta ile ara sıra meşveret etmek şartı ile dâimâ makbûldür. Tedbîrlerine i‘timâd ediyoruz. Hem onlara hem sâir Denizli’deki dostlara, husûsen Ahmedlerin mektûbunda isimleri bulunan ve hapsindekilere çok selâm ve duâ ediyoruz. Onları unutamıyoruz.
SAYFA 415
Sâdisen: Sabrî kardeşimizin güzel mektûbunun bir parçasıyla, Şinâsî Bey köylü Osmân’ın bir parça mektûbu Lâhika’ya girebilir, diye size leffen gönderiyorum. Sandıklı’da nûrun yeni şâkirdlerinden Hasan Onbaşı samîmî mektûbuna karşı ona ve kendi gibi Nûrcu arkadaşlarına selâm ediyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûmunuza selâm ve duâ eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[331]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا بَاقِیًا دَٓائِمًا
Üstâd-ı Eazz-ı Ekremim Efendim Hazretleri,
Ve pek sevgili halâskârımız, bizler şöyle bir kanâate bağlıyız ki, şu zulüm ve zulümât asrında ferâiz-i dînîyeden olan menâsik-i haccı bizzarûre eslem-i tarîk ile îfâ edemeyen ehl-i îmân ve sâhib-i takvâ ve vicdânın her ân mükedder ve muazzebiyetleri arz ve ifadeden vârestedir. Binâenaleyh o sâhib-i şerîat Aleyhi Ekmelü’t-Tahiyyât Efendimiz Hazretlerinin ümmetine vedîa olarak bıraktıkları Kur’ân-ı Hakîm ve Fermân-ı Mübîn’in ahkâm-ı celîlesini lâyık-ı vecîhle îfâ ve bihakkın infâzına cansiperâne bezl-i himmet ve ibrâz-ı gayret ve inâyetleriyle arz ve semâvâtı tenvîr ve şenlendiren ve vazîfe-i hilâfet-i İslâmiyeyi bir cihette edâ eden şu zamanda yegâne Risâle-i Nûr bulunduğu, Kur’ân sarâhat derecesinde
SAYFA 416
işâret ve Mübelliğ-i Kur’ân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kuvvetli beşâret ve o Şems-i Cihân Efendimiz’in asm yıldızları mesâbesinde olan ervâh-ı neyyirenin parmakla gösterir derecelerinde ehemmiyetli ta‘rîf ve takdîr ve tebşîr ve tebrîk ve teşcîʻ ve takviye eylemeleri sâbit olduğu hâlde, bu fesâd-ı ümmet zamanında ise mü’minlerin mecrûh ve ma‘lûl kalplerine, o ma‘lûm nûrlar şifâ-yı âcile ve devâ-yı karîbe ve inâyet-i hâssa olarak verilmesi, hakkāniyetine en büyük bir delîl ve cerhedilmez bir sened-i katʻî bulunduğu rayb ü zunûndan beri ve celîdir.
Mâdem şimdi mesdûd bulunan o yola gitmekte niyât ve makāsıd tâib ve müstağfir olmak, o icâbe-i duâya vesîle aramak ve şefâat-i Peygamberiyeden asm hisse-mend olmak قُلْ سٖیرُوا فِی الْاَرْضِ فَسٖیحُوا فِی الْاَرْضِ emr-i celîline mutâvaat ve temessük noktasında neşr-i envâra çalışmak ve ona fedâkârlık yapmak ile husûsiyeti fedâ ile lir-i zâillâh matlûb olan umûm mü’minîn ve mü’minâtın îmânlarını tahkîm ve tarsîn cihetini her şeye tercîh ile sarf-i mesâîyi mahz-ı gāye ve hedef bilmekle aynı sevâp ve ecri kazanmak muvâfık-ı maslahat olmaz mı? Ve öyle hadsiz ecirleri lütuf ve ihsân etmekte مُعْطِی الْمَسْئُولَاتِ olan Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametine ve hazîne-i Rahmet ve ihsânına halel gelir mi? Tarzındaki kanâat-i kemterânemiz mukaārin-i hak olur mu deriz.
Talebeniz Sabrî
SAYFA 417
[332]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Mürşid-i Ekmel ve Rehber-i A‘zam’ım Efendim Hazretleri,
Yâ Rabb, sana nasıl hamd ü senâ edeyim ki, diyârımız ve sâir Diyâr-ı İslâm’da یَدْخُلُونَ فٖی دٖینِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا mantûkunca gözle görülen müntesib-i Kur’ân ve kāfile-i ehl-i îmân, bu zamanda bütün mü’minlerin gözlerini rü’yet-i hakîkatten menʻe çalışan sefîh ehl-i dalâlet ve ahmak mülhidlere ilân-ı muhâlefetle Biz mazlûmlar, nûr istiyoruz. Sen yangın veriyorsun. deyip yıldırım gibi gürleyen, elmas gibi parlayan Müslümanların Allâh, Allâh, Allâh diyerek meydân-ı nûra ve şahîka-i saâdet ve sürûra çıktıklarını görünce intibâha gelen bu bîçâre düşündüm: Câdde-i Kübrâ-yı Nûr bundan başka olamaz. Her gün kerrâtla اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ emr-i celîli ile istediğimiz râh-ı hakîkat, tam inkişâf ve tevazzuh etmiş. Elhamdülillâh deyip ben de o mübârek ve nûrânî kāfileye karıştım. Ve dikkatle bakıp gördüm ki, güyâ asr-ı saâdet-i sâni gelmiş. Zulmet kâbûsu dağılmış, kara kalpler cilâlanmış, parlamış. Hem her bir diyâr-ı İslâm’da اطفال مسلمین saâdet mirkātı olan Kur’ân ve îmân derslerini almaya başlamış olmakla, fikrime bir dikkat, kalbime bir rikkat geldi. Beni bir çok düşünceler aldı. Anladım ki, nûrlu yollarda alâ hâlihî
SAYFA 418
herkes müsâbaka ediyor. Ne yapayım âcizim, tâkatim yettiği kadar tâate devamla beraber, peder ve mâder-i istikbâl olacak olan köyümün çocuklarından bugün yirmi ilâ yirmi beş çocuğa eski yazı ve kıraât-ı Kur’ân’a sa‘y ile ümîd ediyorum ki, şu zamanda can fedâ edercesine çalışan kardeşlerin nezdinde o mübârek hey’etin bir ferdi olabilirmiyim, وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَیُعَلِّمُكُمُ اللّٰهِ sırrına mazhar olabilirmiyim?
Eğirdir Şinâsî Bey köyü Risâle-i Nûr’un en ednâ
ve gāyet hakîr bir talebeliğine nâmzed Osmân
[333]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Merhûm Hasan Feyzî Denizli Kahramanı yerine ve onun fedâkâr ehemmiyetli arkadaşlarının bedeline Ahmed Fuâd’ı ve başta Mustafâ Usman olarak Kastamonu vazîfesini gören Safranbolu havâlîsinde yetişmeye başlayan nûrun fedâkâr ve sebâtkâr kardeşlerimizi, Risâle-i Nûr dâiresi hesabına ve bu memleket nâmına rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Şehîd Hasan Feyzî, kardeşi Büyük Hâfız Alî’nin yanına gidip hayât-ı berzahiyeleri ile nûrun hakîkatleri içinde meʻsûd ve mesrûr oldukları gibi, Şehîd Hâfız Alî’nin