Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 439
tarzında neşriyât, doğrudan doğruya eşedd-i zulümle bu vatan ve millete bir sûikasttır.
Hizmetkârları ve talebeleri
Halîl, Mustafâ, Mehmed, Tâhirî, Nûrî, Hamza, Dâvûd
[499]
Kanunca ifâdemi almak lâzımken ifâdemi almadılar. Ben de ifâdemi, şimdi adliyenin şahs-i ma‘nevîsine ve Dâhiliye Vekîline berây-ı ma‘lûmât beyân ediyorum:
Bu kırk sene zarfında, bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan. ezcümle Mart İhtilâli’nde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran. ve harekât-i milliyede Hutuvât-ı Sitte Risâlesi ile ulemâyı ve Şeyhü’l-İslâmı, İstanbul’u işgāl eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran. ve eski Harb-i Umûmî’de merhûm Enver Paşa’nın çok takdîr ve tahsîni ile fedâkârâne hizmet eden. ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde, ilişmeye cesâret edemeyen. ve gizli zındıkların iftirâlarına binâen kanunlar onu mes’ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun ta'kib ettiği hakîkate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen. ve risâleleri ehl-i fen ve ehl-i ilim yanında çok takdîr ve tahsînlerle karşılanan ve o risâleler hesabına konuşan bir adamı bir sâat dinlemeniz, vazîfeniz i‘tibâriyle elzemdir ve vâcibdir.
SAYFA 440
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramaya Cenâb-ı Hakk mecbûr etmesin. Âmîn.
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet-i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni, ma‘nâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat‘î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân-i İlâhiyeye ve sevâba mazhar olmakla beraber, pek çok bîçâre ehl-i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Denizli berâetimizden sonra üç sene münzevî ve siyâsetten alâkasız olduğum hâlde, Afyon hapsini netice veren bu yeni hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum.
Birincisi: Üç mahkemenin ve üç ehl-i vukūfun ve Ankara’nın yedi makamâtında ve adliyelerin elinde iki sene Risâle-i Nûr tetkîkten geçtiği hâlde, ittifâk ile hiç biri muhâlif kalmadan hem umûm risâlelerin berâetine, hem Saîd ile beraber yetmiş beş arkadaşı birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile cezâ verilmediği hâlde, yeniden evrâk-ı muzırra gibi o risâlelere el uzatmak, ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetten sonra üç buçuk sene Emirdağı’nda münzevî, garîp, kapısını
SAYFA 441
hem dışarıdan kilit ile, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmadan yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te’lîfini de bırakıp, daha te’lîf etmeyen bir adama, dünya siyâseti için kapısının kilidini kırarak gelip, Arabî evrâdından ve başındaki levha-i îmâniyeden başka taharrîciler birşey bulamadıkları hâlde, bu eziyetin verilmesi ne derece hilâf-ı kānûn olduğunu, zerre kadar insafı bulunan anlar.
Üçüncüsü: Mahkemede dediğim gibi, yetmiş şâhidin tasdîkiyle, yedi sene harb-i umûmîyi bilmeyen ve merâk etmeyen ve sormayan ki şimdi on senedir aynı hâlde bulunan ve yirmi beş seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ deyip siyâsetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi iki sene işkenceli sıkıntılar çektiği hâlde, ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyâsete karışmamak için bir def‘a istirâhatı için hükûmete mürâcaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivâgâhını basıp hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı vermek, hiç bir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan, bu hâle acıyacaktır.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay tetkîkten sonra, sebebi de cem‘iyetçilik, tarîkatçılık olduğu, o evhâm bahânesiyle büyük reîsin ona şahsî garazı ile
SAYFA 442
onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvîk ettiği hâlde, cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık ve Risâle-i Nûr cihetinde berâet ettirip, yalnız Risâle-i Nûr’un bir küçük parçası olan Tesettür Risâlesi’ni bahâne ederek kanun ile değil de, yalnız kanâat-i vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş on şâkirde altışar ay cezâ verdiler ki, tetkîk zamanına kadar dört buçuk ay mevkūf, yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem‘iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile yirmi senelik bütün mektûbât ve te’lîfâtlarını inceden inceye tetkîk ile beraber, Ankara’nın Ağır Cezâ Mahkemesi’ne beş sandık kitabları gönderdikleri hâlde ve iki sene o kitablar ve mektûblar Ankara ve Denizli Mahkemelerinde tetkîkten geçtikleri hâlde, o mahkemeler ittifâkla cem‘iyetçilik Hâşiye ve tarîkatçılık ve sâir bahâneler
SAYFA 443
cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ettikleri ve Saîd’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde, bir siyâsî cem‘iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir adam tarzında onu ithâm etmek ve adliye me’mûrlarını onun aleyhinde tarîkat noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz olduğunu insaniyeti sukūt etmeyen bilir.
Beşincisi: Benim ve Risâle-i Nûr’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstûr-u hayatım olan şefkat i‘tibâriyle bir ma‘sûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere, değil ilişmek, belki bedduâ ile de mukābele edemiyorum. Hatta en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fâsıklara, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî mukābele, belki bedduâ ile de mukābeleden beni o şefkat men‘ ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve vâlidesi gibi ihtiyâr bîçârelere veya evlâdları gibi ma‘sûmlara maddî zarar gelmemek için, o dört-beş ma‘sûmların hâtırına binâen o zâlim gaddâra ilişmiyorum. Bazen de hakkımı helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat‘iyen ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı i‘tirâf etmişler: Bu nûr şâkirdleri ma‘nevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar dedikleri bu hakîkata binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdîk ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiç bir vukūât kaydetmemeleri ile
SAYFA 444
te’yîd ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihânet etmek ve menzilinde bir şey bulmamakla beraber, yüz cinâyeti bulunan bir adam gibi, hatta gāyet kıymetdâr ve antika ve mu‘cizeli Kur’ân’ını ve başındaki levhalarını evrâk-ı muzırra gibi toplamak, acaba hangi kanun müsâade eder? Böyle âsâyişe ve hüsn-ü ahlâka hizmet eden dîndâr binler zâtları evhâm yüzünden idare ve âsâyiş aleyhine zorla sevketmek, hangi maslahat îcâbıdır?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle dünyanın muvakkat şân ve şerefinin ve enâniyetli hodfurûşluğunun ve şöhretperestliğinin ne kadar fâidesiz ve ma‘nâsız olduğunu hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emmâresiyle mücâdele edip mahvetmek, benliğini bırakmak ve tasannu‘ ve riyâkârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet eden ve arkadaşlık edenler kat‘î bildikleri ve şehâdet ettikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn-ü zandan ve teveccüh-ü nâsdan ve şahsını medh ü senâdan ve kendinin ma‘nevî makam sâhibi olduğunu bilmekten herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem hâs kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip o hâlis kardeşlerinin hâtırlarını kırması ve yazdığı cevâbî mektûblarında onun hakkındaki medihlerini ve ziyâde hüsn-ü zanlarını
SAYFA 445
kabûl etmemesi ve kendini fazîletten mahrûm gösterip bütün fazîleti Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr’a ve dolayısıyla nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine verip kendini âdî bir hizmetkâr bilmesi kat‘î isbat ediyor ki, şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyâde hüsn-ü zan edip medhetmeleri ve bir makam vermeleri ve Kütahya havâlîsinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya hiç bir mektûb göndermediğime ve benim imzamı taklîd ile yazılan ve medâr-ı mes’ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab bulunmasıyla, acaba hangi kanun ile medâr-ı mes’ûliyet olur ki, o bîçâre, hasta ve çok ihtiyâr ve garibin münzevî odasına, büyük bir cinâyet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî me’mûrlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bir bahâne bulamamak, acaba dünyada hiç bir kanun, hiç bir siyâset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî ve hâricî, heyecanlı parti cereyânları varken ve bundan tam istifâde etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel, çok diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için zemîn hazır iken, sırf siyâsete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgūl olmamak için, bütün arkadaşlarına yazdı ki: Sakın cereyânlara kapılmayınız, siyâsete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız dediği
SAYFA 446
ve iki cereyân bu çekinmesinden ona zarar verdikleri, eskisi evhâmından, yenisi de bize yardım etmiyor diye ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl-i dünyânın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhireti ile meşgūl olan ve memleketinde Nûrs karyesinde öz kardeşine yirmi iki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye ve onun âhiret meşgūliyetine bu kadar ilişmeye, hangi kanun müsâade ediyor?
Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitablarının intişârına ve komünistlerin neşriyâtına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr-ı mes’ûliyet olacak, içinde hiç bir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayât-ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te’mîne yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakîkî nokta-i istinâdı olan Âlem-i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iâdeye ve o dostluğu takviyeye te’sîrli bir sûrette çabalayan ve diyânet riyâsetinin ulemâsı tenkîd niyetiyle Dâhiliye Vekîli’nin emriyle üç ay tetkîkten sonra, tenkîd etmeyerek tam kıymetini takdîr edip kıymetdâr eser diye Diyânet Kütübhânesi’ne konulan Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ gibi kabr-i Peygamberî asm üzerinde alâmet-i makbûliyet olarak Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nı hacılar gördükleri hâlde, nûr eczalarını evrâk-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek, acaba hiç bir kanun, hiç bir vicdân, hiç bir insaf buna müsâade eder mi?
SAYFA 447
Sekizincisi: Yirmi iki sene sıkıntılı, sebebsiz bir nefiyden sonra tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbâbı bulunan doğduğu memlekete gitmeyerek, gurbeti ve kimsesizliği tercîh ederek, tâ ki dünyaya ve hayât-ı ictimâiyeye ve siyâsete temas etmesin. Ve çok sevâblı olan câmi‘deki cemâatin hayrını bırakıp odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercîh eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet-i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle ve binler Türk, kıymetdâr zâtların tasdîkiyle, dîndâr, müttakî bir Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercîh eden, hatta mahkemede Hâfız Alî gibi kuvvetli îmânı bulunan bir Türk kardeşini, yüz Kürd'e değiştirmediğini isbat eden ve hürmet ve ihtirâm görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle, bütün âsârıyla İslâmiyet’in uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve Türk milleti Kur’ân’ın bayrakdârı ve senâ-yı Kur’âniyeye mazhar olduğu için, o milleti çok seven ve hayatını onlar içinde geçiren bir adam hakkında, sâbık vâli resmî lisânla ihânet için propaganda yapması ve dostlarını ürkütmek için: O Kürddür, siz Türksünüz. O Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz deyip herkesi ürkütüp ondan çekindirmeye çalışması ve yirmi senede ve iki mahkemede, tarz-ı kıyâfeti değiştirilmeye mecbûr edilmeyen ve şapka yarı askerin
SAYFA 448
başından kalkmasıyla beraber, münzevî bir adama zorla başına şapka giydirmeye cebretmeye, hangi maslahat, hangi kanun buna müsâade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir. HâşiyeÇok kuvvetlidir. Fakat siyâsete temas ettiği için sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da hiç bir kanun müsâade etmediği ve hiç bir maslahat bulunmadığı ve yalnız ma‘nâsız evhâmdan bir habbeyi kubbeler yapmaktan ve hiç bir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da mesleğimizce bakamadığımız siyâsete temas etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ deriz.
Saîdü’n-Nûrsî
[500]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, bu yeni taarruzda ve çok geniş ve
SAYFA 449
çok evhâmlı taarruz, yüzde bire indi. Dünkü gün dört sâat mahkemede ifâdemi aldılar. Evvelce size gönderdiğim ifâdenin aynını ve îzâhâtıyla cevap verdim. Allâh Isparta Adliyesi’nden çok râzı olsun ki, onların buraya lehimizdeki iş‘ârı bize çok yardım etti. Yoksa Afyon’daki evhâm ve burada bazı resmîler, gizli düşmanlarımıza da yardımları ile pek çok zahmet çekecektik.
Sâniyen: Müsâdere ettikleri Kur’ân’ımızı diyânet reîsine göndermişler. Biz de İstanbul’a gönderdiğimiz iki cüz’ler ve baştaki cüz’ ile beraber, bir mektûb diyânet reîsine yazdık. Bunu fotoğrafla tab‘etmeye çalışmak istiyoruz. Diyânet reîsinin tensîbi ve muâvenetini ümîd ediyoruz diye mektûb yazdık.
Sâlisen: Otomobil ile gelen on beş Sikke-i Gaybiye ve elli Rehberi aldım. Rehberin bir kısım fiyatından elli lira gönderiyorum. Daha Sikke-i Gaybiye’nin on beşini kendim için istedim. Mübâreklerin kahramanı Küçük Ali tashîhli Yirmi Dokuzuncu Lema-i Arabiye’yi benden istiyor. Benimki başka yerdedir, oradan gönderilsin, tashîh edeyim. Gāyet telâşlı bir zamanımda, câsûs polislerin dikkati altında çâre bulamadım ki hem Hâfız Alî, hem İslâm köy şâkirdlerini temsîl eden kardeşimiz Halîl İbrâhim’i ve mübârekleri temsîl eden Mustafâ kardeşimizi imkân bulamadım ki yanıma alayım, görüşeyim. Fakat onların yolda geçirdiği her bir sâat, bir hafta
SAYFA 450
yanımda hizmette bulunduğu gibi kabûl ettim. Onlar buradan hareket ettikten sonra bir parça tatlı teberrük bırakmışlar. Ben o mübârek köyün nâmına mübârek ilaç gibi kabûl ettim. Fakat kāideme muhâlif olmamak için, ne arzuları varsa benim bedelime onlara verilsin. Onların mübârek kaplarını da onlara bir teberrük olarak gönderiyorum.
Râbian: Bu def‘a gizli düşmanlarımızın plânlarıyla nûrların fütûhâtına set çekilmemek için çok dikkat ve ihtiyât ve metânet ve tesânüt lâzımdır. Hiç de şevkiniz kırılmasın, merâk da etmeyiniz. İnâyet-i İlâhiye bu def‘a da bizi muhâfaza ettiği kat‘î tahakkuk etti. Gerçi bu on gün sıkıntım on ay hapis kadar beni ezdi. Fakat binler kardeşlerimin selâmetine ve bedellerine ve hem binler adamın bu heyecanla Risâle-i Nûr’a dikkat etmeleri ile hâsıl olan ma‘nevî fâideler, benim sıkıntılarımı hiçe indirdi. Hem yalnız benimle meşgūl olmaları ve Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine üçüncü derecede bakmaları ve az eziyet vermeleri, onların bana eziyetleri ve ihânetleri beni sevindiriyor.
Hâmisen: Ahmed Feyzî fıkrasının başında عَرٖیسَاتٖی ile مَحْبُوبِ رَسُولُ الرَّحْمٰنِ cümlesinde مَحْبُوبِ yerine مَقْبُولِ yazılsın. Daha siz hem tashîh hem ta‘dîl edersiniz, ben vakit bulamıyorum.
Bu def‘a bana mahkemede sordukları çok ma‘nâsız suâller içinde Ne ile
SAYFA 451
yaşıyorsun? dediler. Dedim ki: İktisâd bereketiyle. Bir vakit Isparta’da bir Ramazân’da bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşet için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeye mecbûr olmaz. Dedim. Kahraman Burhân’ın kitablarının iâdesi büyük bir fâl-i hayırdır. Umûma selâm.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[501]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Sizin muvaffakiyetinizi ve sebâtınızı ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün elifler kerâmetini muhâfazasıyla mumlu kâğıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütûr gelmemesini rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Dört sâat ifâdemi almakla, pek çok emsâlsiz bir sıkıntı çektiğim on sâat sonra, âdetâ aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki, Risâle-i Nûr belâların def‘ine bir vesîledir ki, nûrlara hücûm edildi, belâ yol buldu, geldi.
Sâlisen: Risâle-i Nûr’un kerâmeti olarak yangına dâir yazılan bir parça,
SAYFA 452
bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünkü ziyâde evhâmlarından postahânelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakîkî vaz‘iyetinizi merâk ediyoruz. Kardeşimiz Burhân’ın bir küçük musîbeti varmış diye yazıyor, ne imiş? Merâk ettik. Cenâb-ı Hakk def‘etsin. Hem Re’fet Bey, hem Abdullâh Çavuş’un mektûblarından çok memnûn oldum. Onlara husûsen selâm ediyorum. Umûma selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[502]
[Reîs-i Cumhûra gönderilen istid‘ânın zeylidir ki, mecbûr oldum yazmaya]
Bana hücûm eden garazkârların en esaslı sebebi, Mustafâ Kemâl’in dostluğu ve tarafgîrliği vesîlesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki: Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadîs-i şerîfin ihbârıyla, Kur’ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafâ Kemâl o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini, hilâf-i hakîkat olarak Mustafâ Kemâl’e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahânelerle ta‘zîb ediyorlar.