EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

123

(388)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizin hem makine, hem kalemle hizmet-i nûriyenize binler Bârekallâh ve Veffekakümullâh deriz.

Sâniyen: İlme’l-yakîne dâir pusulanız güzeldir. Merâklı kardeşimiz Re’fet Bey’in, Bedîüzzamân-ı Hemedânî üçüncü asırda vazîfe ve te’lîfâtı hakkında ma‘lûmât istiyor. Ben o zât hakkında, yalnız hârika bir zekâveti ve kuvve-i hâfızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel üstâdlarımdan Siirtli merhûm Mollâ Fethullâh, Eski Saîd’i ona benzeterek onun o ismini ona vermiş. Şimdilik o zâtın sâir şeylerini bilemiyorum, unutmuşum. Ve onuncu asırda İmâm-ı Rabbânî’nin ra zamanında, onun muhâtablarından ehemmiyetli bir zât, Bedîüzzamân ismiyle İmâm ra ona iki mektûb yazmış. Ben İmâm’ın ra kitabıyla tefe’ül ederken aynen o iki mektûb bana açıldı. Onun hâli bana benziyormuş ki, İmâm’ın ra ona verdiği ders, bana da ders oldu.

Sâlisen: Abdurrahmân Salâhaddîn’in size leffen gönderdiğim mektûbunu güzelce tashîh ve lüzûm varsa ta‘dîl edip, Asâ-yı Mûsâ âhirinde size evvelce gönderdiğim Halîl İbrâhîm’in ve Hasan Feyzî’nin ve onun fıkralarına ilâve edilsin. Asâ-yı Mûsâ’nın

124

arkasında yazılsın. Ben vakit bulamadım, size havâle ediyorum. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Hem Lâhika’ya, hem Asâ-yı Mûsâ’nın âhirinde yazılsın.

[389]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ وَرَسَٓائِلِ النُّورِ

Çok Müşfik, çok Vefâkâr Efendim ve Fazîletli, İzzetli Üstâdım Hazretleri’ne,

Risâle-i Nûr, asrımızda Kur’ân-ı Hakîm’in resmî bir tercümanı ve nâşiri olduğuna dâir çok delîllerden birkaçını arzediyorum. Risâle-i Nûr’un tarihçesi aynen Asr-ı Saâdet'e benziyor. Birçok noktalarda tevâfuk ediyor. Yirmi üç senede hitâm bulan Risâle-i Nûr, Anadolu’yu maddî tehlikelerden korumuş, ma‘nevî îkāz tokatlarıyla okşamıştır. Ve milyonlarla kişinin îmânını kurtarmaya vesîle olmuştur.

125

En dehşetli ve korkunç ve karanlıklı bir muhîtte, hûnhâr düşmanları arasında, tazyîk altında, binbir mahrûmiyetler içinde. ihtiyâr, hasta, garîp, hürriyeti alınmış bir zâtın Kur’ân’dan aldığı ilhâmî ifadesiyle, en sıkıntılı ve tehlikeli ve kısa vakitlerde. sabî çocukların, acemî fakat ma‘sûm, bîçâre, zayıf ihtiyârların, titrek fakat tevbekâr elleri harekete geçerek, usanmadan, yılmadan binler sahîfe Risâle-i Nûr’u aşkla yazmaları ve âlim, câhil, feylesof ve muhtelif dîn sâliklerinden yüz binlerle insan, zevkle, huşû‘ ve huzû‘ ile bu hâsseli, güzel yazıları okumaları ve güzel sözleri dinlemeleri Eskişehir ve Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi netîcesi, İstanbul ve Ankara ve sâir yerlerde profesörlerden, dîndâr âlim ve feylesoflardan müteşekkil hey’etler tarafından Risâle-i Nûr inceden inceye tedkîk ve tahlîl edilmiş, netîcede, Kur’ânî tam bir tefsîr olduğuna müttefikan karar vermeleri ve gizli düşmanlarının haksız ve yersiz isnâdlarının, yalnız siyâsî iftirâdan ibâret olduğu ve ilmî i‘tirâz edememeleri mahkemece kat‘iyetle anlaşılmış ve berâetle netîcelenmiştir

Bin dört yüz sene evvel, beşeriyet zulmet, cehâlet içinde vahşi örf ve âdetlerin bulunduğu Arabistân’da doğan nûrlu bir güneş, altmış üç sene yükselmiş ve yirmi üç senede inzâli hitâm bulan fermân-ı Kur’ânla her şey aydınlanmış. fenâ, abes örfler ve âdetler anlaşılmış. sa‘y-i Muhammedî asm ile saâdete çevrilmiş, bu sebeble bütün yabancı nazarlar gıbta ile Kur’ân’a dikilmişti. Asırlar geçmiş, İslâmiyet üç yüz elli

126

milyona yükselmiştir. Abdülkādir-i Geylânî ks, İmâm-ı Gazâlî ks, İmâm-ı Rabbânî ks misillü sâir İslâm allâmeleri, zamanında fen ve felsefeden neş’et eden küfre karşı Kur’ân-ı Azîm’i ve hadîs-i şerîfi tefsîr etmişler ve küfrün yayılmasını önlemekle beraber, yüz binlerle kişi İslâmiyet’e girmişlerdir. Hangi İslâm diyârında küfür çıksa, o mıntıkada Kur’ân belirip, nûrlu kılıcı ile mukābele eder, küfrü def‘ ve ref‘eyler. Asrımızda buna en büyük bir numûne Risâle-i Nûr’dur En kuvvetli şâhid, binlerle Risâle-i Nûr talebeleridir

Harb-i Umûmî’de, Âlem-i İslâm’ın bazı merkezlerinde istiklâliyet tehlikeye düşeceği zamanda, Fâs, Cezâyir, Mısır, Irâk, Cava, Hindistân, Türkistân ulemâlarına, fen ve felsefeden doğacak tabîiyyûn fikrini cerhedecek hakîkat-i Kur’âniyeyi ve hakāik-i îmâniye-i beşeriyenin muhâfazasını, Risâle-i Nûr’un çekirdeği olan İşârâtü’l-İ‘câz risâlesiyle göstermiş. Ve bunun netîcesidir ki, Risâle-i Nûr’da çok evvel tebşîr ve beyân edildiği gibi, bu mezkûr milletler yeniden istiklâliyetlerine kavuşuyorlar

Risâle-i Nûr’un bu vatanda ekdiği nûrlu tohumlar filiz vermeye başlamış, bu sâyede dînî gazetelerin çıkması ve Kur’ân mekteblerinin açılmasına zemîn teşkîl etmiş ve milyonlarla ma‘sûmun îmânlarını kurtarmaya sebeb olmuştur

Şark-ı şimâlîde çıkan, dünya çapında tasavvur edilen bir ejderhadan daha korkunç, dehşetinden bütün beşeriyeti titreten dinsizlik cereyânının beş pençesi, dünyanın beş

127

kıt‘asına uzanmış, iğneli tırnaklarıyla zehirlemeye çalışıyor. Bu muazzam tehlikeyi bin dört yüz sene evvel işâret buyuran Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu asırda bu azîm tehlikeye karşı Risâle-i Nûr’u mukābele çıkarıyor

Dünya siyâsiyyûnlarının dinsizliğe bilmeyerek yardım ettikleri yıllarda, Risâle-i Nûr Hristiyan âlemine Müslümanlarla ittihâd etmeyi işâret ediyor. Katolik ve protestan misyonerlerini, Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār risâlesiyle îkāz ediyor, maddî ve ma‘nevî mes’ûliyeti gösteriyordu Yer yüzünde en mütemeddin milletlerden Finlandiya, İsveç, Norveç, bu hakîkat-i nûriye karşısında Kur’ân-ı Kerîm ve Hakîm’i rehber etmiş, İslâmiyet’le bir nevi‘ ittihâd ederek, şark-ı şimâlîde tam Deccâl’in ensesine vahy-i semâvî kılıcını, Zülfikār’ı çekmiştir. اَلْحَمْدُلِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

İnebolu Risâle-i Nûr talebelerinden çok kusûrlu günâhkâr Abdurrahmân Çelebi Salâhaddîn

(390)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Denizli’deki mu‘cizâtlı ve yaldızlı Kur’ân’ımız, bize iki hâlis Nûrcuların ve

128

mübârek hey’etinden iki zâtın ve Denizli’de nûrlarla alâkadâr çokların nâmına bu kudsî vazîfeyi gördüler, getirdiler. Yalnız yirmi dördüncü cüz’ü noksândır. İnşâallâh yakında o da bulunur veya yazılır.

Sâniyen: Ben hayatı ve sıhhati ve dünyada kalmayı, yalnız Medresetü’z-Zehrâ’nın başladığı dört mecmûanın çıkmasına ve tashîh cihetinde benim de bir parça hizmetim olması ve intişârını görmem için istiyorum. Yoksa Medresetü’z-Zehrâ’nın yetiştirdiği talebeler bana da öyle bir hayât-ı ma‘neviyeyi te’mîn ediyorlar ki, bu dünyevî hayât-ı şahsiyemden bin def‘adan ziyâde kıymetdârdır.

Sâlisen: Yakında bana zarûrî lüzûmu olmayan bazı mübârek eşyâmı ve bana gönderdiğiniz bazı Zülfikārlarımı sattığımdan o mübârek fiyatı olan yüz elli banknotu siz de yeni çıkacak Asâ-yı Mûsâ’nın nüshalarından almak için göndereceğiz.

Râbian: Şarkta çok çalışan Hulûsî’nin mektûbu ile, üniversitede gençleri uyandıran Mustafâ ile Ziyâ’nın oradaki Nûrcu gençler nâmına müşterek mektûblarını ki nûrlarla nefislerini terbiyeye başlamalarına bir numûne olarak Lâhika’ya girmek için leffen gönderildi. Fakat siz ta‘dîl ve ıslâh edersiniz.

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

129

Lâhika’ya

(391)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ مِلْءَ الدُّنْیَا وَمِلْءَ الْاٰخِرَةِ

Azîz ve Muhterem ve Mübârek Üstâdım,

Evvelâ: Maddî ve ma‘nevî sıhhat ve âfiyetinizin devamını Rahmet-i bînihâye-i İlâhiye’den niyâz ederim.

Sâniyen: Fütûhât-ı Nûrâniye’nin müjdeli haberlerinden dolayı اَلْحَمْدُلِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی derim.

Sâlisen: Fütûhât-ı Nûrâniye’nin bütün sekene-i arz üzerinde feyizli netîcelerini idrâke mazhariyeti abîdâne tazarru‘ eylerim.

Râbian: Memleketimde iki seneye yakındır nûrlardan tefeyyüz eden ve talebeliğinize kabûl buyurduğunuz uhrevî kardeşimiz Hâfız Ömer’in vaazları ile çok müessir hizmette bulunduğunu ve yedi ay evvel izinli gittiğim zaman kendisine bıraktığım nûrlardan istifâde ederek bu feyizli Kur’ânî ve îmânî hizmete devam etmekte olduğunu arzederim.

Hâmisen: Bu muhîtte hutbe mev‘izalarının çok müessir olduğunu ve yazanların çoğaldığını, şimdiye kadar hutbe mev‘izalarının yirmi dörde bâliğ olduğunu,

130

buranın bir köyüne bir hafta evvel gittiğimde etraf köylerden toplananlara da nûrlardan bazı dersleri okumak müyesser olduğunu, böylelikle bir dest-i Rahmet ve inâyetin şevki ile hidemât ve fütûhât-ı nûriyenin devam etmekte olduğunu arzederim. Bilirim ki, muhterem Üstâdım ancak bu nûrlu hayırlardan, netîcelerden memnûn olurlar. Ve yine kat‘î bilirim ki, işimizde tesâdüf yok ve olamaz, düstûrunu bütün hâdimlere emir ve ta‘lîm buyuran, takrîr eden o muhterem Üstâddır. Güneş gibi zâhir inâyetin emârelerine birer tasdîk demek olan bu gibi mazhariyetlerimizi hamd ve şükür artırmaya vesîle olur kanâatiyle yazmak lüzûmunu hissediyor ve husûsî mesleğimin kāidelerinden olan vaz‘iyeti merkeze bildirmeyi zarûrî görüyorum.

Sâdisen: Birkaç sene evvel, bu havâlîde bulunan bir kardeşimizin başlamak istediği fakat li-hikmetin muvaffak olamadığı nûrlu hizmetin bu fakîr ve âciz kusûrlu kardeşiniz vâsıtasıyla feyizli ve parlak semere vermesi, pek acîb ve hikmetli bir hâdisedir. O zaman mâni‘ olanlar bu kere müşevvik oldular. Çok yerlerde olduğu gibi halk zannediyorlar ki, benim bir şahsî meziyetim var. Ondan sonra emânetçinin emânetçisine emânet edilen nûrlara bakıyorlar. Fesübhânallâh Hakîm-i mutlak’ın hikmetli tedbîrlerine küçücük bir numûnecik olduğumuzu anlamıyorlar. Emîrnâmenizin ikinci kısmını istinsâh ederek Vehbî Efendi kardeşimiz vâsıtasıyla Nakşî ve Kādirî Alvarlı Mehmed Efendiye gönderdim.

131

Azîz ve muhterem Üstâdım, bu kusûrlu kardeşinizi kâmil insanlar sınıfında ve hizâsında saymanıza müteessir oldum. Benim Üstâdım yalnız sizsiniz. Bu fânîlerin hiç birine, bana bâkî hayâtımı kazandıracak nûrânî yolu gösteren ve hakāik-i îmâniyeyi ders vermekle nihâyetsiz şefkatini gösteren azîz Üstâdımdan ziyâde hubb-u fillâh ile mütehassis olamam. Benim nûrların dâiresinde âciz bir ferd olarak Hizbullâha dâhil olduğumu bilmek ve mübârek duâlarınızla nûrlu şâkirdlerin duâlarına nâil olmak, en büyük ve mübârek ücretimdir. Îmân ederim ki, اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ ebedî âlemde bütün güzelliği ile meyvesini verecektir. Kardeşlerimizle muhâberemiz sûreten inkıtâa uğramış gibidir. Muhîtinizde ve eski ikāmet mıntıkalarınızda ve civârlarındaki bütün Nûrculara ale’l-husûs muhâberemize vâsıta olan zâta selâm duâ ve hürmetler eder, duâlarını beklerim.

Azîz ve muhterem Üstâdımın da mübârek ellerinden kemâl-i hürmet ve ta‘zîmle öper, hayır duâlarına şiddet-i ihtiyâcımı bir kere daha arzederim.

اَلْبَاقِی الْحُبُّ فِی اللّٰهِ

Uhrevî kardeşiniz Muhlis

Bu havâlîdeki bütün alâkadârlar nâmına onların selâm ve duâlarını da ayrıca arz ediyorum.

132

[392]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Birkaç mütedeyyin kardeşlerimin rûhî hâletleri az çok benimkine tevâfuk ettiğinden, müşfik Üstâdımızın himmet ve mübârek duâları benim ve bizim gibi olanların derdlerine devâ olur ümîdiyle şu hasbihâli yazıyorum.

Ey nefsim Mâdem diyorsun ki, kendimi beğenmiyorum. Günâh ve isyanla âlûde olmuşum. Allâh’ın iyi bir kulu olmak birinci dileğim. Fakat kusurlarla doluyum. Derdime devâ olacak dermân isterim.

Ey nefsim, Neden ye’s-i mutlak içinde çırpınırsın? Ne için dünyaya gelişinden pişmansın. Bilirsin ki, Rabb-i Rahîmimizin rahmeti çok geniştir. O yaratan Rahîm-i Zü’l-Celâl’in rahmeti hadsizdir. Hem biliyorsun ki, bu vücûd sefînesinde senin hiç bir tasarrufun yok. Bütün hüceyrât-ı bedeniyen hilkat ve fıtrat-ı hâliyle o Rabb-i Rahîm’ini takdîs ve tesbîh ediyor. Senin vazîfen o sefîne-i Rabbâniyede yalnız dümencilikten ibârettir. O hâlde sen neden isyan ile küfrân-ı ni‘met ediyor ve hayatından bıkıyorsun? Yoksa kābiliyetsizliğin Rabbimin huzûrunda bulunmaya bir mânia mı teşkîl ediyor. Eğer kābiliyetsizliğini bir kusur telakkî edip bedbînliğe ve isyana düşüyorsan bilmiş ol ki, kābiliyet ve isti‘dâd Cenâb-ı Hakk’ın bir lütuf ve keremidir.

133

Eğer üzerindeki Hâlık-ı Rahîm’in bu ni‘metlerine karşı şükür edersen, o ni‘met ma‘nen güzelleşerek inkişâf eder. Küfür ve isyan ile mukābele etsen: büsbütün elinden çıkmak ihtimâli var. Hem bilirsin ki, Ey nefs-i emmârem, sen insanın en büyük düşmanısın. Senin firavunluğunu kırıp şerrinden kurtulmak, her kişinin harcı değildir.

Ey maraz ve vesvese ibtilâsına ma‘rûz kalan nefsim, Hem diyorsun ki, kendini ıslâh edemeyen başkalarının ıslâhına vâsıta olamaz. Anlıyorum ki, sen o menhûs şeytanın hücûmlarına ma‘rûz kalıp, kalbe verdiği ilkāâtın te’sîriyle evhâm ve vesvese derelerinde inliyorsun. Bundan dolayı müteessir olup ye’se düşme, Zîrâ bunlar senin arzun hilâfında oluyor. Ve senin malın değillerdir. O cin şerîrlerine karşı de ki: Elhamdülillâh, ben mü’minim. Senin şerrinden beni benden ziyâde seven Rabbime sığınıyorum. O, senin bana vermiş olduğun keder ve ye’s-i mutlak, kâfirlerin başına olsun. Onun için ben aczimi görerek Rabb-i Rahîmime ilticâ ediyorum. Fakrımı anlayıp onun şefkatine güveniyorum. Üzerimdeki ni‘met ve âsârını tefekkür ederek hamd ve senâ ile lütuf ve keremine istinâd ediyorum.

Risâle-i Nûr’dan aldığım bu dersi Risâle-i Nûr’un bir kusûrlu talebesi olmaklığım hasebiyle yine Risâle-i Nûr’u duâcı ve şefâatçi yaparak ıslâhımı ve ıslâhımızı Risâle-i Nûr hürmetine Yaradan’dan niyâz ediyoruz. Yâ İlâhî ve yâ Rabbî Yed-i kudretinde duran

134

can ve canlar hakkı için, kapına gelip yalvaran bu kusûrlu biz kullarına rahmet edip kusurlarımızı affeyle Bizleri Habîb’in asm ve Risâle-i Nûr hürmetine ıslâh eyle Âmîn âmîn âmîn.

Duâlarınıza çok muhtâç talebeniz Mustafâ ve Ziyâ

[393]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bu baharın maddî, ma‘nevî fırtınalarının içinde bu derece nûrun neşrine hizmet ve Husrev’in rahatsızlığıyla beraber yine az-çok çalışması ve Re’fet’in başka bir sâhada Zülfikār’ın neşrinde fa‘âliyeti ve dört elmas kalemlerin makineye sermaye yetiştirmesi büyük bir inâyet-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk sizleri muvaffak eylesin. Âmîn.

Sâniyen: Fa‘âl ve fikrî isâbetli kardeşimiz Re’fet Bey’in bir kısım yeni mektûbların makine ile neşri güzeldir. Fakat şimdilik makinenin vazîfesi çok ehemmiyetlidir. Başka işler, o ehemmiyetli vazîfeye zarar vermemek için şimdilik onunla olmasın. Kahraman Tâhirî’nin gönderdiği kısa münâcât, sıhhatlidir. Fakat yalnız baştaki kısmın tercümesi var. Şimdi tam tercüme etmeye hâlim müsâade etmiyor. Aynen yazılsın.

135

Bu kısacık münâcât gösteriyor ki, enâniyet-i nefsiye ve hissiyât-ı hayâtiye, Risâle-i Nûr’un te’lîfi zamanında hükmetmemişler, nûrların ihlâs ve sâfiyetini bulandırmamışlar. Eski harb-i umûmî’de dâimâ şehîd olmaya muntazır olduğumdan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri tam, hâlis yazıldığı gibi, bu münâcâttaki tam râbıta-i mevtin kuvvetli tezâhürü dahi nûrların sâfî ve hâlis bir mâhiyet almasına vesîle olmuş. İnşâallâh hissiyât-ı nefsâniye karışmamış.

Sâlisen: Medrese-i Nûriye kahramanlarından ve Mehmedlerin ve Ahmedlerin vârislerinden marangoz Ahmed’in tafsîlâtlı ve samîmî mektûbu, Medrese-i Nûriyenin bütün halkı birden şâkird olmaları ve âhirzamanda gelecek büyük zâtın elinde ma‘nevî bir kılıcı Zülfikār risâlesi olacağını ve Medresetü’z-Zehrâ sâir vilâyetlere imam ve Üstâd hükmüne geçeceğini, diye Medrese-i Nûriyenin umûm talebeleri nâmına müjde vermesi, İnşâallâh hakîkati çıkacak. Ve o beklenilen zâtın, gelmesi ile görülecek. O mektûbu ta‘dîl ve ihtisâr ettikten sonra Lâhika’ya geçirebilirsiniz.

Râbian: Kahraman Süleymân Rüşdü geldi. kısaca görüştük. Umûmunuzun bedeline gördük ve bizim bedelimize de sizi ziyâret edip görüşecek. Zâten her vakit kendimi hayâlen sizin yanınızda buluyorum, ayrılmamışız. İnşâallâh ayrılmayacağız da.

Umûmunuza binler selâm ve duâlar ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

136

[394]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Pek çok Sevgili Üstâdım Efendim Hazretleri, ellerinden ve eteklerinden öperiz.

Bizler boğucu ve öldürücü zehirlerin te’sîri altında çalışırken, bu nûra dayanamayan münâfıklar hükûmeti kuşkulandırıp siz Üstâdımızı ve kardeşlerimizi Denizli hapsine koymuşlardı. Bizim gibi gizli Risâle-i Nûr’a kusûrlu talebeler dışarıda kaldığımıza çok müteessir olduk.

Mâdem dışta kaldık, hiç olmaz ise biz de arkadaşlarımızın ihtiyâcını te’mîn edelim diye arkalarını ta’kip edip Denizli hapishânesinin etrafında pervâne gibi dönüyorduk. Hatta o zamanda münâfıklar arkadaşlarımızı çok tehlikede gördükleri hâlde, bizleri de korkutmak isterlerdi. Bizlere Risâle-i Nûr’un verdiği kuvvetli îmân ile hiç korku gelmezdi. Hatta birgün hapishâne müdürü bize dedi: Sizden usandım. Yine mi geldiniz? Sizi de içeri koyduracağım, dedi. Bizler de dedik: Biz zâten hapse girmek istiyoruz. Bizim için iyidir dedik. Öfkelendi. Yâhû bunlar her şeyi gözlerine almışlar. Bunlar nasıl adamlar diyerek defoldu gitti. Bizde arkasından güldük.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç