
SAYFA 13
Vakit bulamadım, siz hem bunu, hem Sabrî’nin mektûbunu ta‘dîl ve ıslâhtan sonra Lâhika’ya geçirirsiniz.
(356)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Son haftalar içinde bizlere vâsıl olan ve ma‘nevî yaralarımıza merhem ve şifâlar veren ihsâsât ve ihbârât-ı nûriyeniz, vazîfelerimize daha çok dikkatle sarılmak ve bu sûretle siperlerimizden dışarıya çıkmak olan gevşeklikten kurtularak taze bir gayretle nûr kalemlere dayanıp, bu müdhiş ve pek acîb hengâmda kendilerimizi yegâne tahassungâh olan Risâle-i Nûr’a atmış bulunmaktayız. Elhamdülillâh.
Bugün ehl-i dünyânın gözünü yıldıran komünistlik gibi cereyânların yegâne düşmanı ve müdâfi‘i ve ondan gelen hastalık ve yaraların hekimi ve ilacı olan Risâle-i Nûr’un Üstâdı, gözümüzün nûru, rûh u cânımız ve yegâne tesellî-i hayâtımız, çok sevgili efendimiz Üstâdımız hazretlerinin otuz seneden beri ve bugün hâlen biz hep Nûrcuların ve ehl-i vicdânın elemle müşâhedemizle ve her bir zerrelerimize kadar hissettiğimiz ve târihlerde dahi emsâli görülmemiş şekil ve tarzlarla mason ve tarafdârlarının ve komünistlerin gaddârca, vahşîce mezâlimine Kur’ân’ı ve îmânı muhâfaza
SAYFA 14
ve müdâfaa etmek pahasına hedef olmuş. Mübârek ve muazzez şahsiyeti hâlbuki merhûm şehîd Hasan Feyzî ve diğer hayâttaki ehl-i kalb ve ârifînden olan kardeşlerimizin lâhika ve ma‘lûmâtlarımızı süsleyen azamet-i hakîkat-i Üstâd husûsundaki beyânatlarında te’yîden anladığımız vecihle, zâhiren bu dünyada maddî yalnızlığı, zayıflığı, hastalıklı hayatı ile beraber, o mübâreğin yalnız bir Allâh ve Habîb’ine asm ve Kur’ân’ına dayanıp pek muazzam ma‘nevî kuvvetlere, hâmîlere mazhar olmuş.
Bu dünyalardan vâsi‘ iktidârıyla beraber Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan ihlâs ve tefânî sırrı içine bürünüp Kaderin adâletinin tecelliyatıdır diye tevekkülle nefsine tam sabır içinde şükrettiren ve ma‘nevî ve uhrevî meyve ve mükâfâtlarını şimdiden görüp bizlere de müjde verip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ diyen ve şâkirdlerine dedirten sevgili Üstâdımızın çok ince hissiyâtıyla rûhlarımıza bir ferahlık ve ehl-i dünyâ ve dalâletin artık içinden göynüyüp tefessüh ederek yıkılmasından hâsıl olan müdhiş sallantı ile râhatsız olan kalplerimize âb-ı hayâtlar serpen o ehemmiyetli ve kıymetli duygularını kaleme alması, cidden bizi pek çok mesrûr ve mütesellî ve bütün rûh u cânımızla teşekkür ettirdi.
Tazelenen bu büyük ve mukaddes dersinden dolayı çok mübârek Üstâdımıza ebedî minnetdârlıklarımızı arzetmeyi bir borç telakkî ettik. Mün‘im-i Hakîkî’nin kudretini
SAYFA 15
isbat eden şükre şâyân olan, fakat maatteessüf bu fenler ve san‘atları tahrîbciler dalâlet ve adem yolunda kullanarak bütün felsefeleriyle, tabîatlarıyla ve servet ve nüfûzlarıyla bin senedir tahkîm edip meydana getirdikleri bu müdhiş deccâlâne dalâlet şahs-ı ma‘nevîsini Risâle-i Nûr’un otuz senelik mücâhede-i ma‘neviyesi ile mağlûb edip son def‘a kat‘î ve iflâh olmayacak derecede yaralar aldırarak tecâvüzlerini kahretmek üzere başlarını dünyalarına yedirip, çarptırıp, zîr u zeber ve perişan, nûrlara teslîm olmak, günlerini görmek için âdetâ sabırsızlanarak Allâh’ından isteyen sevgili üstâd-ı nûrun arşı titreten, yürekleri eriten nâz ve niyâzı tazarru‘ ve münâcâtını İlâhî, yâ Rab bütün mukaddesâtın aşkına kabûl buyur duâsını, bir zerrenin dahi ihtiyâç duâsına muhtâç oldukları esbâb-ı ni‘meti vermekle icâbet eden Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn Hazretleri, Kur’ân’ı için sevgili Habîbi asm ve onun şerâit-i garrâ-yı Ahmedîsi için kabûl buyursun. Âmîn. Ve zât-ı ecell-i a‘lân için Ey Kahhâr-ı Zülcelâl, senin şerîatına karşı ordular besleyen bu zâlimleri îmâna getir. Yoksa kafalarını kır. duâsına, Bütün mevcûdât ve mahlûkātın fahrı ve Sâhib-i Şerîat, sevgili Habîbi’nin asm, bu cihânları şereflendiren teşrîf gecesi ve ayı hürmetine kabûl buyur duâsına bütün Risâle-i Nûr’un şâkirdleri bizler, Risâle-i Nûr’un hurûfâtının ma‘nevî ve maddî semereleri hasenâtları adedince âmîn diyoruz. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 16
Sıhhat ve âfiyetinize her an duâkâr ve duâlarınızı istirhâm ederek el ve ayaklarınızdan öpen bütün Nûrcu kardeşlerimiz dâhil, bilhassa orada selâm ve minnetdârlıklarını arzeden, her türlü acz ve fakrlarıyla beraber mütesâniden nûr hizmeti görmekte ihtiyacı olan kardeşlerim nâmına çok günâhkâr ve perişan hâliyle huzûr-u âlîlerine hayâlen çıkıp el ve ayaklarınızdan öperek şifâkâr ve müşfik duâlarınızı yalvaran pür-kusûr köleniz
Küçük İbrâhîm İnebolu
(357)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ın bir kısmı iki def‘a Câmiü’l-Ezher’e göndermek için emîn vâsıta verildiği hâlde gitmediğinin hikmeti şimdi anlaşıldı. Kahraman Nazîf’in çok mükemmel yazdığı o Asâ-yı Mûsâ bana geldi, açtım. Birden Tabiat Lem‘ası’nın üçüncü kelimesinin üçüncü muhâlinde sehven o ilim ve kemâlden yazılmış. hâlbuki doğrusu o ilim ve kelâmdan dır. Hem birden Hülâsatü’l-Hülâsa’dan gözüme ilişti. İki satırda یُظْهِرُ رُبُوبِیَّتِهٖ وَشَفْقَتِهٖ
SAYFA 17
یُعْلِنُ رَحْمٰنِیَّتِهٖ وَاُلُوهِیَّتِهٖ kāide-i nahivce galattır. Doğrusu یُظْهِرُ رُبُوبِیَّتَهُ وَشَفْقَتَهُ یُعْلِنُ رَحْمٰنِیَّتَهُ وَاُلُوهِیَّتَهُ dedim. Elhamdülillâh ki, tashîh edilmeden gitmedi. Yoksa o ilm-i Arabiyede mâhir ulemâların nazarında hoş görülmeyecekti.
Sâniyen: Bu def‘a Medrese-i Nûriyenin buradaki nûr şâkirdlerine hediye ettiği risâlelerden Birinci Mektûb’un Dördüncü Suâli ki, Cehennem nerededir? cevâbında nısf-ı kutr-u arz sehven altı yüzbin kilometre yazılmış. Hâlbuki doğrusu altı bin kilometre dir. Eğer nüshalarınızda böyle yanlışlar varsa çabuk tashîh ediniz.
Sâlisen: İnebolu fedâkârlarından Küçük İbrâhîm ve Gülcü Hüseyin yanıma geldiler. bizim işimiz için size de gelmek istediler. Dedim, emânetlerimiz geldi. Onlar da sizlere çok selâm edip selâmetle gittiler.
Râbian: Bana göndereceğiniz yirmi Zülfikārların bir kısmının fiyatı olarak, cübbe, şalvâr gibi bana çok lüzûmu olmayan ve fazla bulunan bazı eşyalarımı satıp yüz lirayı size gönderdim.
Hâmisen: Kırk sene evvel Câmiü’l-Ezher reîsi Şeyh Bahît'in suâline karşı size ma‘lûm olan verdiğim cevâbın birinci şıkkı اَلْعُثْمَانِیَّةُ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَا فَسَتَلِدُ یَوْمًامَا yirmi sene evvel hakîkati çıkmış. Şimdi de cevâbın ikinci
SAYFA 18
şıkkı اَلْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِ فَسَتَلِدُ یَوْمًامَا hakîkati şimdi çıkmaya başlamış ki, İsveç, Norveç, Finlandiya Kur’ân’ı kabûl etmişler.
Sâdisen: Aydın tarafında kardeşimiz Ahmet Feyzî, hapishânede olduğu gibi bugünlerde yine yemeğim için bir parça mübârek zeytin göndermiş. Kāideme muhâlif olmamak için o teberrüke mukābil, bir Zülfikār’ı benim bedelime ona gönderiniz. Hem ona selâmımla beraber yazınız ki: Ben ona ikinci bir Hasan Feyzî nazarıyla bakıyorum. İnşâallâh hem Ahmet Feyzî, hem Hasan Feyzî vazîfesini görecektir.
Umûmunuza binler selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[358]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Hâlis, Fedâkâr Kardeşlerim,
Evvelâ: Mübârek emânet-i Zülfikāriyeyi aldım. Yarı fiyatı gönderilmiş, yarısı da İnşâallâh yakında gönderilecek.
Size bir vaz‘iyeti söyleyeceğim: Sakın eskide vasiyetnâmemden müteessir olduğunuz gibi müteessir olmayınız, telâş edecek bir şey değil. Yalnız bir hakîkati
SAYFA 19
ihtâr ile size ve nûrun hâs şâkirdlerine nûra âit hukūkumu ve nûrların hukūkunu müdâfaa vazîfemi size havâle ediyorum. Mâdem bu vazîfeyi herhalde bir zaman deruhde edeceksiniz. Şimdiden o hukūku, o vazîfeyi sizlere bırakıyorum. İnşâallâh hâsların meşvereti ve şahs-ı ma‘nevîsi, benim zayıf ve pek az hizmetimin çok fevkinde o himâyetkârlığı yapacak. Bu ihtârın iki sebebi var:
Birincisi: Bu son sûikast eseri, bana ziyâde teessür ve teellüm ve hassâsiyet vermesi ve başkalarla görüşüp meşveret etmeye vakit bulamamak ve gizli düşmanlarımızın hâriçteki tedâbîrlerine bakmasına ma‘nen memnû‘ olduğumdan, bilemediğimden, bu büyük vazîfe olan nûrun hukūkunu müdâfaa vazîfesini yapamadığım ve pek müşkilâtla ve teellümâtla ancak bir derece çalışabilirim. Ben bir çekirdek gibi çürüdüm. Nûrun şeceresini himâyetinize bırakıyorum. Sizlerdeki metânet ve kuvvet ve meşveretten ve şahs-ı ma‘nevînizden gelen imdâd hem vazîfenizi, hem benim vazîfemi çok zahmet ve meşakkat çekmeden yapabilirsiniz. İnşâallâh.
İhtârın ikinci sebebi: Perde altındaki nûr düşmanları, benim şahsımı bir esas zannederek çok çeşit desîselerle ve sûikastlarla ve beni imhâ ve susturmaya çalışmaları maksadlarına fâide vermediğinden ve nûrun kıymetine zarar vermediğinden, bilakis nûrun fütûhâtına yardım etmesinden, plânlarını değiştirmesine delîl bir iki emâre var. Ve bir iki hâdise var ki, nûrların kıymetini düşürmek, bazı
SAYFA 20
makāsıd-ı dünyeviyeye âlet eden nûr dâiresi hâricinde bazı dostları elde edip isti‘mâl etmeye başlamaları ile Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ sûikast yapmaya hâller var. İnşâallâh bir zarar vermezler. Fakat nûra girmeyenlere bir bulantı verirler. Denizli hapsinden evvel bir dostumuz ve ihtiyâr bir hocayı nûrlar aleyhine isti‘mâl etmeleri gibi, şimdiden bazı öyle dostları ve nûrlara hulûl edenlerden bazılarını isti‘mâl etmek ihtimâli var.
Sâniyen: Sava Medrese-i Nûriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikār’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: Benimdir, veriniz. O da demiş ki: Hoşuma gitti, bir iki hafta okuyacağım. O da demiş: Kalsın. Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Saîd size selâm eder, benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.
Ben Isparta’yı toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlîsiyle mübârek gördüğümden, oradaki hükûmetine, husûsen zâbıtasına ciddî dost nazarıyla bakıyorum. Husûsen çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının i‘tirâfıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem‘iyet-i ilmiyenin ve ehl-i vukūfun tahsîn ve takdîrleriyle sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazîfeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibât ve ahlâksızlığa karşı,
SAYFA 21
komiserlerden ziyâde, serkeşleri itâata getirmek ve âsâyişi te’mîn etmekte, ma‘nevî ve tam te’sîrli ma‘nevî inzibât me’mûrlarıdır. Onun için zâbıta, evhâmla değil, kemâl-i takdîr ile, emniyet müdürünün bakması gibi bakmalıdırlar. Çünkü o Zülfikār hakkında demiş: Çok güzel, sevdim, okuyacağım, hoşuma gitti. Her ne ise. siz, daha ne münâsib görürseniz öyle yaparsınız.
Hem emniyet müdürüne deyiniz ki: Kardeşimiz Saîd diyor: Eğer o Zülfikār tam hoşuna gitmişse, o benimdir, ona hediye ediyorum. Hem onun gibi mühim olan Asâ-yı Mûsâ’yı da ona hediye edeceğim.
Sâlisen: Denizli’den ve Tavas’tan gelen güzel mektûblarına husûsî cevâb vermeye kat‘iyen vaktim ve hâlim müsâade etmediğinden, husûsî cevâb vermediğimden gücenmesinler. Çakır Yûsuf’un mektûbundan, tam ciddiyeti ve tam Hasan Feyzî’nin bir vârisi olduğunu gösteriyor.
Sorduğu Ye’cûc-Me’cûc mes’elesi ise, kat‘iyen vaktim onları düşünmeye de müsâade etmiyor. Risâle-i Nûr’un bazı parçalarında bir iki yerde kısaca bir îzâh var. O şimdilik yeter. Merhûm Hasan Feyzî’nin hâs talebeleri ve vârisleri Ahmedlerin uzunca ve güzel mektûblarını râhatsızlığım münâsebetiyle daha tam okuyamadım. Onlara Bârekallâh ve Mâşâallâh derim. Hasan Feyzî’nin ruhunu mesrûr
SAYFA 22
eyliyorsunuz. Allâh sizleri muvaffak eylesin. Âmîn. Muharrem’in ve nûrun yeni bir şâkirdi olan Abdullâh Yenilmez’in mektûbları benim hapiste ve Denizli’de bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile Tavas kazâsı nûrlarla çok alâkadâr olacak diye bazı emâreler gördüm. Bu iki mektûb o hissimin tasdîkine bir delîldir. Ve berâetimizde büyük bir hisse alan ve hizmet eden fedâkâr Muharrem’in o kazâya gitmesi bir fâl-i hayırdır. Ve Abdullâh Yenilmez nûr dâiresine tam kabûl edilmiş. İnşâallâh tam bir Nûrcu olur.
Râbian: Şehîd Merhûm Hâfız Alî’nin hem vârisleri, hem Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri Hâfız Ahmed, Hâfız Mehmed, Halîl İbrâhîm, Mustafâlar, Abdullâhlar ve Ümmühânî gibi hemşîreler güzel mektûblarına ve mübârek manzûmlarına binler Bârekallâh deriz. O Büyük Hâfız Alî’yi tahattur ettikçe onları da düşünüyoruz. Denizli fedâkârları nasıl ki Hasan Feyzî hayâtta olmuş gibi vazîfesini yapıyorlar. İnşâallâh bunlar da o nûr fabrikası sâhibinin ruhunu mesrûr edecekler ve ediyorlar. Ve vazîfesini başka bir tarzda idâme ediyorlar.
Hâmisen: Kardeşimiz ve nûrun kumandanlarından Isparta Hulûsî’si Re’fet Bey’in mübârek Ma‘sûmunun dokuz yaşında iken bu derece Risâle-i Nûr’dan Birinci Söz’ü yazması gösteriyor ki, o mübârek Hüsnü Safranbolu’nun on bir yaşındaki Hüsnü’sü gibi
SAYFA 23
dahi ma‘sûmların küçücük bir kahramanı olmaya nâmzeddir. Cenâb-ı Hakk onu nûrlara bağışlasın. ve muvaffak eylesin. Âmîn. İnşâallâh yazdığı nüshayı sonra tashîh edip göndereceğim.
Umûmunuza binler selâm ve muvaffakiyetinize duâ eden
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta fakat pek müferrah memnûn kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(359)
Mahremdir.
İkinci ihtârın bizim tarafımızdan bir îzâhıdır.
Üstâdımızın mektûbunda Risâle-i Nûr’un kıymetini düşürmeye bir hâdise: Üstâdın ifşâsına rızâsı olmadan berây-ı ma‘lûmât siz kardeşlerimize haber veriyoruz. Aldığımız habere göre, Üstâda kendini dost gösteren birisi aleyhimizdeki siyâsî bazı adamlarla, nûra dâir görüşmesi netîcesinde nûrun hem parlak kıymetinden maddî istifâde edip halka satmakla paraca istifâde etmek, hem kendi eseri ve kendi yazdığı gibi hiç Nûr ismini vermeyerek ve nûrun mesleğine muhâlif kendi mesleğine âlet etmek ve husûsî efkârını nûrlara karıştırmak sûretinde yeni harfle İstanbul’da neşrine başlamış. Hatta bu işi tam başa çıkarmak ve bu çalması
SAYFA 24
tam anlaşılmamak için bazı siyâsîleri vâsıta yapıp Nazîf’i yeni harflerle yazmamak için tevakkufa sebebiyet vermiş. Hiç bir maksada ve hiç bir cereyâna âlet olmayan ve ihlâsın tam esası üzerine giden Risâle-i Nûr böyle müşevveş maksadlara âlet yapmak büyük bir zarardır. Kıymetini sukūt ettirir diye Üstâdımızın rızâsı olmadan size haber veriyoruz.
Üstâdımız böyle şeyleri hissettiği vakit derdi ki: İstanbul’da Şefîk, Günenli Hâfız Mehmed ve eski talebesi Mehmet Mihrî ve Hacı Bekir gibi Barla’lı dostlar, husûsen Tâhirî’nin akrabasından Hacı Nazîf ve Matbaacı Azîz ve Yeşil Şemsî gibi nûrun dostları var. İnşâallâh bu çeşit çalmalarla nûrun kıymetine bir sûikast gelmez. diyordu. Fakat şimdi Üstâdın bu hüsn-ü zannı hapis arkadaşları olan Şefîk, Şemsî, Günenli sükûtuyla ve başkaların aldırmamasıyla kırılabilir. Bu çalmalara karşı şa‘şaa etmeden oradaki hakîkî şâkirdler gizlice anlasınlar, nûrun hangi risâlelerini yeni hurûfa çevirmişler? O adama da bildirmesinler. Eğer o adam Nûr hesabına neşrediyorum, benim eserim değil, nûrun parçasıdır. Başlarında Risâle-i Nûr ismi yazılsın. Yoksa kanunen bu nevi‘ çalmak memnû‘dur. Sâhibinin izni gerektir. Sâhibi ise nûrun hâs şâkirdleridir. Zâten Üstâd, hakkını onlara bırakmış.
SAYFA 25
Hem orada kendi nâmlarına neşrettiği aynı parçaları, orada nûr şâkirdleri bir makine ile yeni harfle ve aynı parçaları bir mecmûa sûretinde çıkarsınlar. Tâ bir bulantı vermesinler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Çok kusûrlu Emirdağ Nûr şâkirdlerinden Hayrî, Mustafâ
[360]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Size hayâtımda vefâttan sonra elinize geçecek ma‘nevî malımı ve hukūkumu size vermeye ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmaya dâir bir nûr şâkirdi sordu ki: Hikmeti nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.
Ben de dedim ki: Eğer vefâttan sonra bu hakîkî ve hakîkatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksîm olur. Derecesine göre her birisi maldan bir kısmına hakîkî mâlik olur, umûmuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse, emvâl-i uhrevî gibi her birisi umûm o mala, o nûr lâmbasına
SAYFA 26
derecesine göre mâlik sayılır. Her birisi küçük birer Saîd olur. Bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Saîd’in irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nûrcu olmaz, belki tam bir genç Saîd olur. Meselâ o mâl-ı nûriye bir milyon lira sayılsa, binler Nûrculara tevzîâtta, taksîmâtta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binâen, her birine isti‘dâdına göre, hâslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi îzâh edemem.
Yine o şâkird dedi ki: Her bir hâs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün râhatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın? Ben de dedim ki: İnşâallâh tesânüdün sırr-ı azîmi ile ki , üç elifi tesânüdle yüz on bir kuvvetinde gösterdiği gibi hâs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd-ü hakîkînin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır İnşâallâh. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Nûrcu Saîdü’n-Nûrsî