EMİRDAĞ LÂHİKASI 3. CİLD

203

çalışıyorum. İnşâallâh yakın âtîde muvaffak oluruz ümîdindeyim. Îmân ve Kur’ân yolunda elemsiz ve kedersiz çalışabilmekliğimiz için yalvarmaktayız. Yaradanımdan ümîd kesmem. Fakat ben çok kusûrlu, fakîr, zelîl, hakîr, âciz bir kulum. Onun için siz Üstâdımın duâlarına çok muhtâcım.

Sevgili Üstâdım, sizi uzun yazılarımla râhatsız ettiğimden kusuruma bakmayıp kabûl buyurmanızı, mübârek ellerinizden öperek niyâz ederim. Ve nûrlu duâlarınızı dilerim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kusûrlu talebeniz İnebolu’da Kitabcı Ömer Lütfü

(415)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Nasıl ki Denizli hapsimiz, Âyetü’l-Kübrâ’nın fütûhâtına büyük bir sebep oldu. Aynen öyle de, bu hâdise dahi Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ fütûhâtına parlak bir vesîle olduğuna çok emâreler var. Zâten hükûmetin eline geçen kısım onların hakkı imiş. Onların daha ziyâde o nûrlara ihtiyacı varmış. Hatta Diyânet Reîsi birisine demiş:

204

Ma‘neviyâtın en büyük mütehassısı bu eserdir. Onun otomobili parçalanması hâdisesinde hayatını kurtarması, Zülfikār’ı çok takdîr etmesinin bir kerâmeti olduğunu i‘tirâf etmiş. Demek o derece takdîr ettiği hâlde müdâfaa etmediğinden, otomobilin parçalanması bir şefkat tokadı olduğunu zımnen ikrâr etmiş gibidir. İnşâallâh bu eserler kendi kendilerini müdâfaa ederler.

Sâniyen: Makine mes’elesinde Sava kahramanlarından Mehmed Çavuş’un fikri güzeldir. Hem diyebilirsiniz ki: Yazı makinesi pek çok insanlarda var, serbesttir. Hem matbaa kanununa dâhil olmadığına kanâatimiz var idi. Hiç hâtırımıza gelmiyordu ki, bu cihette i‘tirâz edilecek.

Sâlisen: Kastamonu havâlîsinin kahramanı ve nûr dâiresinin bahâdırı kardeşimiz Sâdık Bey’in şuhûr-u selâse ve Leyle-i Regāib tebrîki ve bu bîçâre kardeşinizde ma‘nevî Târîhçe-i Hayât’ını daha geniş bir tarzda bir mecmûa tarzında neşrine dâir fikrini çok güzel gördük. Bârekallâh dedik. Zâten eskiden düşündüğümüz Târîhçe-i Hayât, Sirâcü’n-Nûr nâmını aldı. Bu yeni şekildeki mecmûa, Sâdık’ın ve Mehmed Feyzî’nin hissesine düşüyor. O mecmûayı da onlar çıkarmaya haklarıdır. Kahraman Nazîf de yardım etmeli. Fakat on iki aded parçalarda onlar münâsib görmedikleri cümleleri kaldırmasına onlara izin veriyorum. Ve ıslâhını da onlara havâle ediyorum. Husûsen eski Dîvân-ı Harb-i Örfî’deki müdâfaâtın Risâle-i Nûr’un mesleğine uymayan

205

bazı cümleleri tayyedilsin. Ve Eskişehir müdâfaatında da kardeşlerimizin hâtırı için bazı pek yumuşak ve musâlahakârâne ta‘bîrât ta‘dîl veya tayyedilsin. Ve Denizli müdâfaâtındaki tekerrür eden cümleler ihtisâr edilsin. Hem taksîmü’l-a‘mâl sûretinde Sâdık ve Feyzî’ye yardım için bazı hâs kardeşlerimiz, o on iki parçadan bir parçayı bulsun, yazsın, onlara versin. Ve daha yağlı kâğıda yazılmadan, ben de bir def‘a görsem münâsibdir. Size havâle ediyorum. Siz daha iyi bilirsiniz. Sâdık Bey’in mektûbunu Mehmed Çavuş’un mektûbuyla me’haz olmak için birlikte size gönderiyorum.

Râbian: Nûrun erkân-ı mühimmesinden ve nûrlara karşı hârika bir alâka ve sadâkatle takdîrkârâne eskiden beri fıkraları Lâhikayı ziynetlendiren kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in bu def‘aki kısacık manzûmesi güzeldir. Fakat vakit bulamadım ki, tam dikkat edeyim. Sonra size gönderilecek. Hem ona, hem onun mektûbunda isimleri bulunan eski ve yeni kardeşlerimize pek çok selâm ediyoruz. Ve umûmunuza da hem selâm, hem duâ, hem duâlarınızı istiyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta fakat mesrûr müferrah kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

206

(416)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Re’fet Bey Kardeşim,

Ben çok râhatsızım, dünyaya bakamıyorum. Yeniden bize kanunsuz bu hücûma karşı fikren kalemen müdâfaa edemiyorum. Onun için mahkemede, müdâfaâtımda söylediğim ve mahkemece i‘tirâz edilmeyen ve da‘vâ ettiğim mes’elelerde pek çok şâhidleri bulunan bazı kısacık parçaları sana veriyorum ki, Ankara’da lüzûm olsa benim bedelime fıkraları gösterirsiniz. Hem Hilmî Bey’e ve bir iki zâta yazdığım bir iki parça içinde vardır. Lüzûm olsa onların bir hulâsasını çıkarıp, bir istid‘â yapabilirsiniz. İşte birisi budur: İki sene iki mahkeme ellerinde tedkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp, bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettikten sonra, gizli bir zındıka komitesi münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yere nefiy etmek nâmı altında haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler.

Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise, biz evvelâ îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için Mekke’de olsam da, buraya gelmek lâzımdı.

207

Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmayı Kur’ân’dan aldığım bir dersle karar verdim ve vermişiz.

Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmet ile yâd edilecektiniz, dersiniz.

Azîz, dikkatli kardeşim, biz insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestlik, câzibedâr hodfurûşluk olan tarihlere geçmek, insanlara iyi görünmek, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz.

Saîdü’n-Nûrsî

Ankara ehl-i vukūfunun müttefikan verdikleri berâet raporunun netîcesidir.

[Netice]

Hey’etimiz şu netîceye varmıştır ki: Saîdü’n-Nûrsî, normal hayatında, kanâatlerinde samîmî ve kalbî dînî hissiyât ile meşbû‘ olmakla beraber, risâle ve kitab ve mektûbların incelenmesinden anlaşılmasına göre, bu adamların yazılarından halkı, dînî mukaddesâtı âlet ederek, devletin emniyetini ihlâle teşvîk etmek veya bir cem‘iyet kurmak kastında

208

olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmayıp, kendini yegâne âlim vaz‘iyetinde göstermeye merâklı bir tavır takındığı görülmektedir.

2Gerçi Saîdü’n-Nûrsî’de bir enerji var. Bu enerji tarîkat gütmek, mezheb çıkarmak, cem‘iyet kurmak, tedrîsât icrâ etmek enerjisi değil. Benim vazîfem Kur’ân’ın hakîkatlerini anlatmaktır. Ve ciddî ve kanâatiyle arzu edenleri ilminden fâidelendirmek enerjisidir. İşbu rapor, ehl-i vukūfun ittifâkıyla tanzîm ve makām-ı âidiyete takdîm kılındı.

22 Nisan 944

Ehl-i vukūflar

Diyânet İşleri Müşâvere A‘zâsı’ndan Ders-i âmm ve Profesör Yûsuf Ziyâ

Dil ve Târîh Fakültesi Terakkiyât Enstitüsü Müdürü Necâtî Lugal

Türk Târîh Kurumu İslâm Kitabları Derleme Hey’eti A‘zâsı’ndan Yûsuf Aykut

Eskişehir Mahkemesi’nin bir risâleye iʻtirâzına cevâbdır.

[417]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve

209

her asırda üç yüz ellimilyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz ellibin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın itikātlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rûy-u zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.

Saîdü’n-Nûrsî

Mahkemede son sözden bir parçadır.

(418)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Mâdem cumhûriyet prensipleri, hürriyet-i vicdân kanunuyla dinsizlere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatana dahi nâfiʻ bir tarzda çalışan dindârlara da ilişmemek gerektir, elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilaç gibi bir hâcet-i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati, bu mazhar-ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl-i siyâset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hâtırlatmak bir vazîfe-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risâle-i Nûr’a az bir münâsebetle hükûmete sorguya almak, gücendirmek yüzünden, vatana ve âsâyişe dindârâne menfaati ve anarşiliğe karşı kuvvetli bir set teşkîl eden

210

yüz binler adamları idare aleyhine fikren çevirmeye yol açar. Ve anarşiliğe meydan verir.

Evet, Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr bir vaz‘iyete girenler, yüz binden çok ziyâdedir. Hükûmet-i cumhûriyenin belki her dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli, müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek lâzımdır.

Hulâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i idâre ve inzibâtın ve adliye ve zâbıtanın bizim ile uğraşacak hiç bir işi yoktur. Olsa olsa dünyada hiç bir hükûmetin müdâfaa edemediği ve aklı başında hiç bir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlakın ve dehşetli bir tâûn-u beşerî olan maddiyyûnluktan gelen zındıkanın taassubuyla bir kısım gizli zındıklar, şeytanetle bazı resmî me’mûrları aldatarak evhâmlandırıp aleyhimize sevketmek var.

Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhâmı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseniz, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allâh’ın inâyetiyle yine kaçmayız. O irtidâdkâr küfr-ü mutlaka ve zındıkaya karşı teslîm-i silâh etmeyiz. Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükûmetini ve dokuz sene evvel bir iki risâlenin bir iki mes’elesiyle yalnız bir sene cezâ verebilen başkasına ilişmeyen Eskişehir Mahkemesi’ni ve bir sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını üç ay tedkîkten sonra aynen iâde eden Isparta

211

Adliyesi’ni ithâm edebilirlerse, bize ilişebilirler. Yoksa keyfî bir kanunsuzluktur. Ekser vilâyetlere Risâle-i Nûr ve şâkirdleri girmişler. Herhalde Denizli’ye eğer girmemişse girecek. Böyle hasbî, fahrî bir tarzda, fenâlığı, ahlâksızlığı, anarşiliği, serseriliği izâleye ciddî çalışan ve te’sîrâtını Kastamonu’da ve Isparta havâlîsinde gösteren, yılmaz ve geri çekilmez bir inzibât kuvvetini buranın yani Denizli’nin emniyet dâiresi nazara alıp âsâyiş lehinde isti‘mâl etmek varken, bu kuvvete endişeli ve müttehim nazarıyla baksa, birkaç cihette zarardır diye arzediyorum.

Mâdem hükûmet-i cumhûriye, cumhûriyetteki hürriyet-i vicdân düstûruyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmiyor. Elbet dindârlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve mâdem dinsiz bir millet yaşayamaz. ve Asya dîn noktasında Avrupa’ya benzemez. Ve İslâmiyet, hayât-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hristiyanlığa uymaz. Ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyâneti ile ışıklandıran ve bütün dünyanın tahacümüne karşı salâbet-i dîniyesini kahramânâne muhâfaza eden bu vatandaki milletin bir ihtiyâc-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyânet ve salâhat ve bilhassa îmân hakîkatlerinin öğrenmesi yerlerine hiç bir terakkiyât, hiç bir medeniyet o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risâle-i Nûr’a adâlet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişmez ve iliştirmemeli.

212

Eskişehir Mahkemesi, yüz risâleyi ve mektûbları dört ay tedkîkten sonra yalnız yüz yirmide on beş adama altışar ay cezâ ve bana da yüz risâleden yalnız bir iki risâlede on beş kelime ile bir sene cezâ verebildi. Tarîkatçılık ve cem‘iyetçilik ve şapka mes’elelerinde berâet ettirdiler. Ve biz dahi o cezâyı çektik. Ondan sonra Kastamonu’da, çok def‘a taharrîlerde hiç bir ilişiğimizi bulmadılar. Ve geçen sene Isparta’da, mahrem ve gayr-i mahrem Risâle-i Nûr’un bütün eczâları bilâ-istisnâ hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkîkten sonra umûmî sâhiblerine iâde edildi.

Mâdem hakîkat budur, beni ve Risâle-i Nûr’un şâkirdlerini ithâm eden o kanunlar nâmına, kanunsuz ve garaz ve hissiyâtla bizi muâheze edenler, bizden evvel Eskişehir Mahkemesi’ni, hem Kastamonu hükûmetini ve zâbıtasını, hem Isparta Adliyesi’ni ithâm edip varsa suçumuz tam teşrîk ediyorlar. Çünkü bir suçumuz olsa idi, bu üç hükûmet yakınında çok zaman tecessüs ile görmedi veya aldırmadı. Bizden ziyâde onlar suçlu olurlar.

Ben ve bana yakın ve benim ile görüşebilen bütün dostlarımı işhâd ve kasemle te’mîn ederim ki: On seneden beri iki reîsten ve bir meb‘ûstan ve Kastamonu Vâlîsi’nden başka hükûmetin erkânını ve vükelâsını ve kumandanları, me’mûrları, meb‘ûsları kimler olduğunu bilmiyorum ve bilmeyi merâk etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam

213

mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merâk etmesin? Dost mu, düşman mı, karşısındaki adamı tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hâllerden anlaşılıyor ki, bi’l-iltizâm her hâlde beni mahkûm etmek için gāyet asılsız bahâneleri îcâd ederler.

Mâdem keyfiyet böyledir. Ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben sizin bana vereceğiniz en ağır cezânıza da beş para vermem. Hiç ehemmiyeti yok. Çünkü kabir kapısında yetmiş yaşındayım. Mazlum ve maʻsûm bir iki sene hayatı şehâdet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saâdettir. Risâle-i Nûr’un binler hüccetleriyle katʻî îmânım var ki, ölüm bizim için bir terhîs tezkeresidir. Eğer i‘dâm da olsa, bizim için bir sâat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin bir anahtarı olur. Fakat siz ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgūl eden insafsızlar Kat‘î biliniz ve titreyiniz ki, siz i‘dâm-ı ebedî ile ve haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikāmımız sizden pek çok ve muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz, hatta size acıyoruz.

Mevkūf Saîdü’n-Nûrsî

214

[419]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün rûh u cânımızla geçmiş rahmetli ve bereketli ve kerâmetli ve yağmurlu Miʻrâc-ı Şerîf’inizi tebrîk ve emsâl-i kesîresiyle müşerref olmaklığınızı Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Ve bu sene aynen geçen sene gibi, Mi‘râc gecesinden evvelki gecede, hiç emsâli görülmemiş bir tarzda yağmurun gelmesi ve Mi‘râc gecesi ve gündüzünde devam etmesi, kâinât ve anâsır bu mübârek geceyi alkışladığına bir alâmet olduğu gibi, Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’nın fütûhâtlarına husûsen resmî dâirelerde bir emâresi olduğuna kanâatımız katʻîdir. Ve bu mübârek gecenin yarısına kadar şiddetli ve çalışmaya bir derece mâni‘ bir râhatsızlık ve sancı birdenbire zâil olmaları bana kanâat verdi ki, bu mübârek gecede kardeşlerim sıhhat ve âfiyetim için duâları, hakkımda makbûliyetinin eseri olduğuna ve o gecenin bir mikdârında ziyâde hastalık cihetiyle her bir saati on sâat kadar sevâblı bulunmasını bir nevi‘ maʻnevî müjde aldım, Allâh’a şükrettim. Erhamü’r-râhimîn’e hadsiz şükür olsun dedim.

215

Sâniyen: Nûrun bir kumandanı, kardeşimiz Re’fet Bey’in Ankara seyâhatiyle nûrlara, az bir zamanda büyük bir hizmete muvaffak olduğuna şüphe yoktur. İnşâallâh yakında eseri görünecek. Husûsen Diyânet Riyâseti’nin müntesibleri, umûmen Zülfikār’ı ve Asâ-yı Mûsâ Mecmûaları’nı takdîr ve tahsîn ile karşılamaları ve tenkîd değil, belki himâye ve müdâfaa edeceklerine söz vermeleri, çok ehemmiyetli bir hâdisedir ve Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ’ya parlak bir i‘lân-nâmedir.

Sâlisen: Konya’lı fa‘âl kardeşimiz Sabrî’nin makine ve yardım hakkındaki fikri ve merdliği şâyân-ı takdîrdir. Bin Mâşâallâh Hem çok büyük hayrı ve menfaati bulunan bu yeni musîbetimize ve maddî zararınıza tam bir mukābele ve o yaraya bir merhem hükmünde isâbetli bir fikirdir.

Râbian: Abdurrahmân Çelebi Salâhaddîn şarkta kaç sene evvel ektiği nûr tohumları, Hulûsî’nin sa‘y ve gayretiyle tam sünbüllenmeye başlamış. Bu iki Abdurrahmânlar o kudsî hizmette beraberdirler. Cenâb-ı Hakk onların emsâllerini çoğaltsın. Âmîn. Nûrun rükünlerinden Halîl İbrâhîm’in küçük kasîdeciğini ve Re’fet Bey’in mektûbunu Lâhika’ya geçirmek için beraber takdîm ediyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

216

[420]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Halîl İbrâhîm’in bu fıkrası hem Lâhika’ya, hem münâsib gördüğünüz yeni çıkacak mecmûalara girsin.

Zerremizi fart-ı şefkatinle şems-i envârına düşürdün

Cehlimizle enâniyetimizi diyâr-ı irfânına düşürdün

Ma‘den-i nühâsımızı pota-i Furkān’a düşürdün

Hayfâ ki, o potada zünnâr-ı inkârımızı düşürdün

Sarây-ı Kâ‘be-i ulyâya erip tûl-ü emelimizi düşürdün

Makam-ı nûr-u tevhîde varıp, hâb-ı hayâlimizi düşürdün

Haremgâh-ı İlâhî’de süveydâ hücresine pusumuzu düşürdün

Hey’et-i sûretinin derûnundaki ma‘nâya gönlümüzü düşürdün

ezel sabâhında vahdet nağmesini işittin

Leylâ-yı zaman Kays ile bir demde görüştün

Dost iklîminin lâlesinin bağlarına eriştin

Vahdet-i sâkî midâdını سَقٰیهُمْ kevserine düşürdün

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç