Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 7
(354)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Dokuz Zülfikār’la iki el yazısı Zülfikār emânetlerini aldık. Şehîd Hâfız Alî’nin Rüştü’sü ve bir vârisi ve mübârekler hey’etinin fa‘âl nûr nâşiri Hâfız Mustafâ’nın cem‘iyetli, benim merâk ettiğim noktaları ve benim hoşuma gidecek çok maddeleri beyân eden güzel mektûbunu sandık içinde bulduk, bin Mâşâallâh ve Bârekallâh dedik.
Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’u tezyîn eden fıkralarıyla çokları nûrlara dâhil eden kardeşimiz Sabrî’nin güzel ve uzun bir mektûbunu da içinde bulduk. Ma‘sûmların kahramanlarından mahdûmu Nûreddîn’in Hâfız Mustafâ ile ve nûrların nâşirleri iki Alî ile ve Osmân ve Abdurrahmân gibi arkadaşlarının selâmlarına mukābil çok selâm ve duâ ediyoruz. Sabrî’nin güzel mektûbu ve İnebolulu Küçük İbrâhîm’in güzel mektûbunu da kısmen Lâhika’ya geçmek üzere leffen gönderildi. Sabrî’nin mektûbunda Barlalı Hakkı Efendi’nin, Şem‘î’nin kalemiyle nûrlara başlamaları beni çok mesrûr eyledi. Nûrun birinci medresesinde Hakkılar birincilerdendi.
SAYFA 8
Sâniyen: Safranbolu kahramanlarından ve üç ehemmiyetli Mustafâ’nın sinnen en küçüğü Mustafâ Oruç’un pederi ile beraber sarsılmaz bir fedâkârlıkla Risâle-i Nûr’a çalışacaklarını gösteren güzel bir mektûbunu da aldım. Hakîkaten Safranbolu birdenbire aynı Denizli gibi az bir zamanda ayrı ayrı hâsiyette küçük büyük çok fedâkâr Hasan Feyzîleri yetiştirmeye başlamış. Cenâb-ı Hakk emsâlini çoğaltsın. Ve onları muvaffak etsin Âmîn
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Umûma binler selâm eden hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Lâhika’ya.
(355)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا
Üstâd-ı Âlîşânım Efendim Hazretleri,
Hem daavât-ı mübârekelerini niyâz, hem teveccühât-ı fâzılânelerinin bekāsını hâsseten istirhâm eylerim.
Kardeşim Süleymân Efendi ile birlikte esâs-ı menbau’n-nûr olan Barla, nûr fabrikası fa‘âl ve cevvâl tâhirler merkezi, mübârekler harmanı, Medresetü’z-Zehrâ, sâflar köyü,
SAYFA 9
gül fabrikası gayyûr fedâkâr erkân ve efrâdı kâffesine berây-ı teblîğ me’mûr olduğumuz selâm ve duâyı bihamdihî ve’l-minne îfâya muvaffak olduk.
O seyâhatte gördüğüm, görüştüğüm, zevât-ı muhlise ve eşhâs-ı mübâreke aralarında pek âciz ve çok kusûrlu kendimi gördüm. Rûhen müteellim, vicdânen muazzeb oldum. Sonra gönlüme medâr-ı teselli aşağıdaki cümleler hutûr etti. Dedim: Mâdem o erkân-ı mümtâzeye az çok mensûbiyetim ve alâkam ve muhabbetim var. Ve اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ beşâret-i Nebevîyesi asm sırrıyla şirket-i ma‘neviye cihetinden İnşâallâh müstefîd olurum. Mahrûm kalmam, düşünceleri en büyük bâis-i tesellî ve sebeb-i sürûrum oldu. Şu umûr-u Hayriye ve hizmet-i kudsiyeye sâir kardeşlerim derecesinde edâ-yı hizmet edemediğimden çok mahcûb ve me‘yûsum.
Ezcümle, nûr fabrikasının her türlü taarruz ve tecâvüzlere göğüs gererek cansipârâne lâyık-ı takdîr ve tebrîk mesaî-i azimkârânesi, mûcib-i şükür ve sezâvâr-ı şükrandır. جَزَاهُمُ اللّٰهُ تَعَالٰی مَعَ اَمْثَا لِهِمْ خَیْرًا كَثٖیرًا وَاَعْطَاهُمْ فِی الْفِرْدَوْسِ مُلْكًا كَبٖیرًا اٰمٖینَ. بِحُرْمَةِ فَخْرِ الْمُرْسَلٖینَ duâsına devam ediyorum. Sâlifü’z-zikr ihvânıma gıbtakârâne avdet ederken me’yûs ihvânımdan kalbime hitâben dedim: Umûm ümmetin her an اَلْاَمَانْ اَلْاَمَانْ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ diye diye istiâze ve istiâne edegeldikleri zaman, bu zaman değil mi? Mâdem o ihâfeli devre düşmüşüz, zararlı ve hatarlı işlerin neresinden ihtirâz ile ictinâb müyesser olsa, küllî hayır ve
SAYFA 10
a‘zamî kârdır. Şu müz‘ic devirde zulümât bulutları her tarafı sarmış, hak ve hakîkat perde-i kesâfette kalmış. Ehl-i hak pek muztar bir hâlde bunalmış. Mâlikü’l-mülk de icrââtını sa‘y ve amel kanunları uhde ve tatbîkine salmış. Rahmeten-li’l-âlemîn olan Habîb-i Zîşân’ını asm bile aynı kayıt ve kanuna tâbi‘ kılmış. Kâffe-i enbiya ve evliyâ ve asfiyâ ve sulehâ, terfî-i derecâta böyle yol bulmuş. Gāye-i kemâl ve nokta-i hedeflerine öyle vâsıl olmuşlar. Tarîk-i hakîkat ve menzil-i hidâyete bundan başka yol yokmuş.
Evet, فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ cümle-i mübeşşeresiyle şerefvâr ve beşâret-i Nebeviyenin asm pek mühim ve hayâtdârâne beyânât-ı ezeliyelerinin tam sırrı zâhir olmuş. Şu hakîkatin ehemmiyeti ise, bu bâbda mev‘ûd pek büyük fiyat ve kıymetle bilinmiş. Şu sadeddeki cümlelerden hisse alarak kendime karşı dedim: Sen eğer sâir bahtı karalar gibi Risâle-i Nûr’un ders-i îkāz ve irşâdından mahrûm kalsa idin, acaba kendi kusur ve ayıbını nasıl görecektin? Acaba hangi zakkūmu tiryâk diye yutmayacaktın? Acaba hangi bid‘ate rağbetle koşmayacaktın? Acaba hangi kirli ellere yapışmayacaktın? Acaba hangi kömür rûhlulara boyun eğmeyecektin? Acaba hangi zâlime muîn ve yâr olmayacaktın? Ve hâkezâ;
Şimdi nihâyetsiz şükür et ki, mahlûka kul ve esîr değil, Hâlık’a âbid ve mutî‘ ve muhâtab oldun. Bid‘ate temâyül değil, sünnete mütemessik oluyorsun. Hataba hâdim
SAYFA 11
ve mâil değil, kutba karîn ve mazhar-ı vuslat oldun. Dînârı dîn bilenlere değil, Kur’ân’dan ders alanlara kardeş oldun. Küfrân ve tuğyâna yüz tutanlara değil, Rahmân’a secde yapanlara. harâma can atıp koşanlara değil, şerden kaçıp hayır ve hakka koşanlara karîn ve refîk oldun, diye Rabbime sad-hezâr hamd ve şükrettim.
Hem her tefekkürde kalb-i kem-terâneme hadsiz sürûr ve ibtihâclar bahşeden ve biri binler değerinde bulunan kardeşlerimi hayâlen tahattur ettiğim zaman, onları sanki İstanbul gibi her şehir karşıdan bakılınca yek nazarda minâreler ve alemleri görünmesi gibi, şu zamanda Anadolu içinde ehl-i hakk ve kulûb-u selîme ashâbı başkalardan alâ kadri’l-imkân ictinâb ve imtiyâz ile ma‘nen teâlîye sa‘y ile nazar-ı hakîkatte şâhika-i cibâle müşâbih bir vaz‘iyet ve li-hikmetin Îsâ aleyhisselâm’ın semâya urûcunu temsîl eder bir hâlde, bizler Zâhir ve âşikâr bir hakîkat üzerinde beyaza kara, müsbete menfî, gaddâra âdil, çirkine güzel, harâma helâl ve hâkezâ. nâmı veremeyiz. dediklerini müstakîmâne ve hakşinâs hâl ve vaz‘iyetleriyle isbat ediyorlar. Lillâhi’l-hamd, bu Nûrcu ve nûrânî bîhadd zâtlar, şu asırda sefîne-i Nûh’u as andıran Anadolu kıt‘amızda âleme nûr ve ziyâ ve ma‘nevî hayâta da‘vetçi münâdîler hükmünde bulunuyorlar. Ne mutlu ki, o âlîcenâb kāfileye iştirâkle lirızâillâh yâr ve karîn olup Hazret-i Kur’ân’ın âb-ı hayâtını nûş edenlere Hem ne büyük saâdet ve bahtiyârlık ki, hak ve hakîkate
SAYFA 12
adâvet değil, belki muhabbetle sahâbet ve barışanlara deyip gayr-ı ihtiyârî kalem-i hakîrânemden gelen şu pür-hata tahatturâtımı mazhar-ı kabûl ve af buyurulur ümîdiyle arzediyorum.
Barla’da evvelce çalışan kalemlere İmâm Hakkı Efendi’nin iştirâk ettiğini ve Şem‘î Ağa’nın da başlamaya söz verdiğini arzediyorum. Nezd-i kerîmânelerinde bulunan ve isimlerini yazmaya yer müsâit olmayan muhlisler ve mûnisler, şenler ve şevkliler ve sıddîklerin kâffesine nihâyetsiz selâm ve ihtirâm ederken, tekrar sevgili, azîz Üstâdımın mübârek el ve eteklerinizi ve çok sevgili Ceylan’ın da gözlerini öperiz. Hânelerimiz efrâdı kezâ dest-i şerîflerini öper duânızı isterler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hadsiz kusurlarıyla âlî huzûrlara çıkmak isteyen Âciz Süleymân Sabrî
Bazı kardeşlerin hâtırlarına gelen bir mes’ele. İmkân varsa halli mevcûddur. اِنَّا نَحْنُ نُحْیِ الْمَوْتٰی وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ۟ اِنَّ الدّٖینَ بَدَأَ غَرٖیبًا وَسَیَعُودُ غَرٖیبًا فَطُوبٰی لِلْغُرَبَٓاءِ الَّذٖینَ یُصْلِحُونَ مَٓا اَفْسَدَهُ النَّاسُ âyet-i kerîme ve hâdis-i şerîflerinin hesâb-ı cifir ve ebcedî ile bu zamana münâsebeti var mı
Sabrî
SAYFA 13
Vakit bulamadım, siz hem bunu, hem Sabrî’nin mektûbunu ta‘dîl ve ıslâhtan sonra Lâhika’ya geçirirsiniz.
(356)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Sevgili ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,
Son haftalar içinde bizlere vâsıl olan ve ma‘nevî yaralarımıza merhem ve şifâlar veren ihsâsât ve ihbârât-ı nûriyeniz, vazîfelerimize daha çok dikkatle sarılmak ve bu sûretle siperlerimizden dışarıya çıkmak olan gevşeklikten kurtularak taze bir gayretle nûr kalemlere dayanıp, bu müdhiş ve pek acîb hengâmda kendilerimizi yegâne tahassungâh olan Risâle-i Nûr’a atmış bulunmaktayız. Elhamdülillâh.
Bugün ehl-i dünyânın gözünü yıldıran komünistlik gibi cereyânların yegâne düşmanı ve müdâfi‘i ve ondan gelen hastalık ve yaraların hekimi ve ilacı olan Risâle-i Nûr’un Üstâdı, gözümüzün nûru, rûh u cânımız ve yegâne tesellî-i hayâtımız, çok sevgili efendimiz Üstâdımız hazretlerinin otuz seneden beri ve bugün hâlen biz hep Nûrcuların ve ehl-i vicdânın elemle müşâhedemizle ve her bir zerrelerimize kadar hissettiğimiz ve târihlerde dahi emsâli görülmemiş şekil ve tarzlarla mason ve tarafdârlarının ve komünistlerin gaddârca, vahşîce mezâlimine Kur’ân’ı ve îmânı muhâfaza
SAYFA 14
ve müdâfaa etmek pahasına hedef olmuş. Mübârek ve muazzez şahsiyeti hâlbuki merhûm şehîd Hasan Feyzî ve diğer hayâttaki ehl-i kalb ve ârifînden olan kardeşlerimizin lâhika ve ma‘lûmâtlarımızı süsleyen azamet-i hakîkat-i Üstâd husûsundaki beyânatlarında te’yîden anladığımız vecihle, zâhiren bu dünyada maddî yalnızlığı, zayıflığı, hastalıklı hayatı ile beraber, o mübâreğin yalnız bir Allâh ve Habîb’ine asm ve Kur’ân’ına dayanıp pek muazzam ma‘nevî kuvvetlere, hâmîlere mazhar olmuş.
Bu dünyalardan vâsi‘ iktidârıyla beraber Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan ihlâs ve tefânî sırrı içine bürünüp Kaderin adâletinin tecelliyatıdır diye tevekkülle nefsine tam sabır içinde şükrettiren ve ma‘nevî ve uhrevî meyve ve mükâfâtlarını şimdiden görüp bizlere de müjde verip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ diyen ve şâkirdlerine dedirten sevgili Üstâdımızın çok ince hissiyâtıyla rûhlarımıza bir ferahlık ve ehl-i dünyâ ve dalâletin artık içinden göynüyüp tefessüh ederek yıkılmasından hâsıl olan müdhiş sallantı ile râhatsız olan kalplerimize âb-ı hayâtlar serpen o ehemmiyetli ve kıymetli duygularını kaleme alması, cidden bizi pek çok mesrûr ve mütesellî ve bütün rûh u cânımızla teşekkür ettirdi.
Tazelenen bu büyük ve mukaddes dersinden dolayı çok mübârek Üstâdımıza ebedî minnetdârlıklarımızı arzetmeyi bir borç telakkî ettik. Mün‘im-i Hakîkî’nin kudretini
SAYFA 15
isbat eden şükre şâyân olan, fakat maatteessüf bu fenler ve san‘atları tahrîbciler dalâlet ve adem yolunda kullanarak bütün felsefeleriyle, tabîatlarıyla ve servet ve nüfûzlarıyla bin senedir tahkîm edip meydana getirdikleri bu müdhiş deccâlâne dalâlet şahs-ı ma‘nevîsini Risâle-i Nûr’un otuz senelik mücâhede-i ma‘neviyesi ile mağlûb edip son def‘a kat‘î ve iflâh olmayacak derecede yaralar aldırarak tecâvüzlerini kahretmek üzere başlarını dünyalarına yedirip, çarptırıp, zîr u zeber ve perişan, nûrlara teslîm olmak, günlerini görmek için âdetâ sabırsızlanarak Allâh’ından isteyen sevgili üstâd-ı nûrun arşı titreten, yürekleri eriten nâz ve niyâzı tazarru‘ ve münâcâtını İlâhî, yâ Rab bütün mukaddesâtın aşkına kabûl buyur duâsını, bir zerrenin dahi ihtiyâç duâsına muhtâç oldukları esbâb-ı ni‘meti vermekle icâbet eden Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn Hazretleri, Kur’ân’ı için sevgili Habîbi asm ve onun şerâit-i garrâ-yı Ahmedîsi için kabûl buyursun. Âmîn. Ve zât-ı ecell-i a‘lân için Ey Kahhâr-ı Zülcelâl, senin şerîatına karşı ordular besleyen bu zâlimleri îmâna getir. Yoksa kafalarını kır. duâsına, Bütün mevcûdât ve mahlûkātın fahrı ve Sâhib-i Şerîat, sevgili Habîbi’nin asm, bu cihânları şereflendiren teşrîf gecesi ve ayı hürmetine kabûl buyur duâsına bütün Risâle-i Nûr’un şâkirdleri bizler, Risâle-i Nûr’un hurûfâtının ma‘nevî ve maddî semereleri hasenâtları adedince âmîn diyoruz. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 16
Sıhhat ve âfiyetinize her an duâkâr ve duâlarınızı istirhâm ederek el ve ayaklarınızdan öpen bütün Nûrcu kardeşlerimiz dâhil, bilhassa orada selâm ve minnetdârlıklarını arzeden, her türlü acz ve fakrlarıyla beraber mütesâniden nûr hizmeti görmekte ihtiyacı olan kardeşlerim nâmına çok günâhkâr ve perişan hâliyle huzûr-u âlîlerine hayâlen çıkıp el ve ayaklarınızdan öperek şifâkâr ve müşfik duâlarınızı yalvaran pür-kusûr köleniz
Küçük İbrâhîm İnebolu
(357)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār’ın bir kısmı iki def‘a Câmiü’l-Ezher’e göndermek için emîn vâsıta verildiği hâlde gitmediğinin hikmeti şimdi anlaşıldı. Kahraman Nazîf’in çok mükemmel yazdığı o Asâ-yı Mûsâ bana geldi, açtım. Birden Tabiat Lem‘ası’nın üçüncü kelimesinin üçüncü muhâlinde sehven o ilim ve kemâlden yazılmış. hâlbuki doğrusu o ilim ve kelâmdan dır. Hem birden Hülâsatü’l-Hülâsa’dan gözüme ilişti. İki satırda یُظْهِرُ رُبُوبِیَّتِهٖ وَشَفْقَتِهٖ
SAYFA 17
یُعْلِنُ رَحْمٰنِیَّتِهٖ وَاُلُوهِیَّتِهٖ kāide-i nahivce galattır. Doğrusu یُظْهِرُ رُبُوبِیَّتَهُ وَشَفْقَتَهُ یُعْلِنُ رَحْمٰنِیَّتَهُ وَاُلُوهِیَّتَهُ dedim. Elhamdülillâh ki, tashîh edilmeden gitmedi. Yoksa o ilm-i Arabiyede mâhir ulemâların nazarında hoş görülmeyecekti.
Sâniyen: Bu def‘a Medrese-i Nûriyenin buradaki nûr şâkirdlerine hediye ettiği risâlelerden Birinci Mektûb’un Dördüncü Suâli ki, Cehennem nerededir? cevâbında nısf-ı kutr-u arz sehven altı yüzbin kilometre yazılmış. Hâlbuki doğrusu altı bin kilometre dir. Eğer nüshalarınızda böyle yanlışlar varsa çabuk tashîh ediniz.
Sâlisen: İnebolu fedâkârlarından Küçük İbrâhîm ve Gülcü Hüseyin yanıma geldiler. bizim işimiz için size de gelmek istediler. Dedim, emânetlerimiz geldi. Onlar da sizlere çok selâm edip selâmetle gittiler.
Râbian: Bana göndereceğiniz yirmi Zülfikārların bir kısmının fiyatı olarak, cübbe, şalvâr gibi bana çok lüzûmu olmayan ve fazla bulunan bazı eşyalarımı satıp yüz lirayı size gönderdim.
Hâmisen: Kırk sene evvel Câmiü’l-Ezher reîsi Şeyh Bahît'in suâline karşı size ma‘lûm olan verdiğim cevâbın birinci şıkkı اَلْعُثْمَانِیَّةُ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَا فَسَتَلِدُ یَوْمًامَا yirmi sene evvel hakîkati çıkmış. Şimdi de cevâbın ikinci
SAYFA 18
şıkkı اَلْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِ فَسَتَلِدُ یَوْمًامَا hakîkati şimdi çıkmaya başlamış ki, İsveç, Norveç, Finlandiya Kur’ân’ı kabûl etmişler.
Sâdisen: Aydın tarafında kardeşimiz Ahmet Feyzî, hapishânede olduğu gibi bugünlerde yine yemeğim için bir parça mübârek zeytin göndermiş. Kāideme muhâlif olmamak için o teberrüke mukābil, bir Zülfikār’ı benim bedelime ona gönderiniz. Hem ona selâmımla beraber yazınız ki: Ben ona ikinci bir Hasan Feyzî nazarıyla bakıyorum. İnşâallâh hem Ahmet Feyzî, hem Hasan Feyzî vazîfesini görecektir.
Umûmunuza binler selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[358]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sebâtkâr, Hâlis, Fedâkâr Kardeşlerim,
Evvelâ: Mübârek emânet-i Zülfikāriyeyi aldım. Yarı fiyatı gönderilmiş, yarısı da İnşâallâh yakında gönderilecek.
Size bir vaz‘iyeti söyleyeceğim: Sakın eskide vasiyetnâmemden müteessir olduğunuz gibi müteessir olmayınız, telâş edecek bir şey değil. Yalnız bir hakîkati
SAYFA 19
ihtâr ile size ve nûrun hâs şâkirdlerine nûra âit hukūkumu ve nûrların hukūkunu müdâfaa vazîfemi size havâle ediyorum. Mâdem bu vazîfeyi herhalde bir zaman deruhde edeceksiniz. Şimdiden o hukūku, o vazîfeyi sizlere bırakıyorum. İnşâallâh hâsların meşvereti ve şahs-ı ma‘nevîsi, benim zayıf ve pek az hizmetimin çok fevkinde o himâyetkârlığı yapacak. Bu ihtârın iki sebebi var:
Birincisi: Bu son sûikast eseri, bana ziyâde teessür ve teellüm ve hassâsiyet vermesi ve başkalarla görüşüp meşveret etmeye vakit bulamamak ve gizli düşmanlarımızın hâriçteki tedâbîrlerine bakmasına ma‘nen memnû‘ olduğumdan, bilemediğimden, bu büyük vazîfe olan nûrun hukūkunu müdâfaa vazîfesini yapamadığım ve pek müşkilâtla ve teellümâtla ancak bir derece çalışabilirim. Ben bir çekirdek gibi çürüdüm. Nûrun şeceresini himâyetinize bırakıyorum. Sizlerdeki metânet ve kuvvet ve meşveretten ve şahs-ı ma‘nevînizden gelen imdâd hem vazîfenizi, hem benim vazîfemi çok zahmet ve meşakkat çekmeden yapabilirsiniz. İnşâallâh.
İhtârın ikinci sebebi: Perde altındaki nûr düşmanları, benim şahsımı bir esas zannederek çok çeşit desîselerle ve sûikastlarla ve beni imhâ ve susturmaya çalışmaları maksadlarına fâide vermediğinden ve nûrun kıymetine zarar vermediğinden, bilakis nûrun fütûhâtına yardım etmesinden, plânlarını değiştirmesine delîl bir iki emâre var. Ve bir iki hâdise var ki, nûrların kıymetini düşürmek, bazı
SAYFA 20
makāsıd-ı dünyeviyeye âlet eden nûr dâiresi hâricinde bazı dostları elde edip isti‘mâl etmeye başlamaları ile Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ sûikast yapmaya hâller var. İnşâallâh bir zarar vermezler. Fakat nûra girmeyenlere bir bulantı verirler. Denizli hapsinden evvel bir dostumuz ve ihtiyâr bir hocayı nûrlar aleyhine isti‘mâl etmeleri gibi, şimdiden bazı öyle dostları ve nûrlara hulûl edenlerden bazılarını isti‘mâl etmek ihtimâli var.
Sâniyen: Sava Medrese-i Nûriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikār’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: Benimdir, veriniz. O da demiş ki: Hoşuma gitti, bir iki hafta okuyacağım. O da demiş: Kalsın. Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Saîd size selâm eder, benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.
Ben Isparta’yı toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlîsiyle mübârek gördüğümden, oradaki hükûmetine, husûsen zâbıtasına ciddî dost nazarıyla bakıyorum. Husûsen çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının i‘tirâfıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem‘iyet-i ilmiyenin ve ehl-i vukūfun tahsîn ve takdîrleriyle sâbit olmuş ki, Risâle-i Nûr eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazîfeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibât ve ahlâksızlığa karşı,