
SAYFA 227
Rûh dahi sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, âlem-i emirden, sıfât-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd-u hissî giydirmiş, bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere zarf etmiştir. Ve hâkezâ Binler vecîzeler var.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Üniversite Nûrcuları nâmına duânıza çok muhtâç Mustafâ Ramazânoğlu
[424]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Bütün rûh u cânımızla, geçen Leyle-i Berâtınızı tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Nûrun ehemmiyetli bir kumandanı ve nâşiri Re’fet Bey’in nûr hizmeti için İstanbul’a gitmesi çok iyi, çok güzeldir. Zâten oraya, onun gibi bir Nûrcu lâzımdır. Cenâb-ı Hakk muvaffak eylesin, âmîn.
Sâlisen: Ben ikisini Câmiü’l-Ezher ulemâsına, ikisini de Medîne-i Münevvere’nin Ravza-i Mutahhara civârındaki âlimlerine, ikisini de Şâm-ı Şerîf hey’et-i ulemâsına göndermek üzere üç Asâ-yı Mûsâ, üç Zülfikār hazırladım. Başlarında,
SAYFA 228
evvelce Câmiü’l-Ezher ulemâsına hitâben size gönderdiğimiz bir mektûb dercedilmiştir. Mümkün olduğu kadar çabuk göndereceğiz İnşâallâh.
Râbian: Ben, iki cihette ma‘nevî himmetlerinize ve duâlarınıza ve benim yerimde yapamadığım ma‘nevî kazançlarınızın imdâdıma gelmesine şiddetle ihtiyacım var:
Birinci sebeb: Bütün hayâtımda şimdiki kuvvetsizlik ve gittikçe ziyâdeleşen za‘fiyeti hissetmemiştim. Çok sıkıntılarla dâimî evrâdlarımı bazı da noksân olarak yapabilirim. Hâlbuki bu eyyâm ve leyâli-i mübârekede yüz derece ziyâde çalışmaya ihtiyacım var. Ve sizin şirket-i ma‘neviyenize hissem i‘tibâriyle yardım etmek ve duâlarınıza bin derece ziyâde âmînlerle iştirâke koşmak lâzım iken, bu iktidârsızlığım, o şirket-i ma‘neviyeye pek cüz’î yardım edebilir. Bunun çâresi, vazîfe-i nûriyede benim vazîfem size verildiği gibi, o şirketteki vazîfeyi de sizlerin ma‘nevî yardımlarınıza dayanıp, haddimden ve isti‘dâdımdan pek çok ziyâde bu âciz kardeşinizdeki hüsn-ü zannınıza muvâfık çalışmayı rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyorum.
İhtiyâcın ikinci sebebi: Hem siz, hem bizden olmayan bir kısım zâtlar, Risâle-i Nûr’un hakîkatinden ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsinden tezâhür eden fevkalâde hâlleri ve netîceleri bu bîçâre kardeşinizden zannedildiğinden, o büyük netîcelere karşı çok büyük bir iktidâr, bir amel lâzım iken. pek cüz’î ve şahsî çalışmam, bu hastalık
SAYFA 229
ve za‘fiyetle beraber, elbette beni şiddetle ma‘nevî yardımlarınıza muhtâç ediyor. Ben de bu ma‘nevî yardımlarınızı kendime koşturmak için, اَجِرْنَا, اِرْحَمْنَا gibi bütün mütekellim-i maa’l-gayr ta‘bîr edilen kelimelerde sizleri niyet ediyorum. Güyâ umûmunuzla beraberiz gibi çalışıyorum. Ve âmîn dediğim vakitte, bütün duâlarınıza bir âmîn niyet ediyorum. İnşâallâh Erhamü’r-râhimîn rahmetiyle o çok noksân ve cüz’î çalışmamı, büyük çalışmanıza mükemmel bir âmîn hükmünde kabûl eder.
Hâmisen: Sâbık hâdiseden vaz‘iyetiniz ne şekilde olduğunu çok merâk ediyordum. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, mektûbunuzdaki kahraman Tâhirî’nin İstanbul’a makine, kâğıt almak için gitmesi gösteriyor ki, o hâdise sönüyor ve nûrların neşrine mâni‘ olmayacak, belki başka yerlerde olduğu gibi orada da gālibâne fütûhâtı var İnşâallâh. Umûmunuza birer birer selâm ve eyyâm-ı mübârekenizi tekrar tebrîk ediyoruz. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç hasta kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 230
[425]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Ma‘sûm Evlâdlar,
Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksânlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur’ân’ı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil. belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tâ yüz, tâ bine, tâ binlere kadar cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayâtın râhatını ve saâdetini te’mîn etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet mekteplerde dünya maîşeti ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayâtta derecesi, fâidesi bir ise, ebedî hayâtta Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nûrlu ve îmânî ma‘nâlarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.
Hem peder ve vâlidenize hakîkî ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz mâdem ma‘sûmsunuz, daha günâhınız yok. böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risâle-i Nûr’un ma‘sûm şâkirdleri içinde kabûl edip umûm şâkirdlerin duâlarında hissedâr olursunuz ve nûrlu ve mübârek talebeler olursunuz.
SAYFA 231
Hem Üstâdınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidenizi, hem memleketinizi tebrîk ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî
Münâsib görseniz Sikke-i Gaybiye’nin mukaddemesinde dercedersiniz.
[426]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Nûrun fevkalâde hâlis şâkirdleri, müştemelâtıyla beraber neşretmek istedikleri Sikke-i Gaybiye’yi, evliyâ-yı meşhûreden, kırk günde bir def‘a ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osmân-ı Hâlidî’nin rh sarîh ihbârı ve evlâdlarına vasiyeti ile; ve Isparta’nın meşhûr ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhiren haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakîkati kardeşlerim da‘vâ edip, fakat iki iltibâs içinde, bu bîçâre ehemmiyetsiz kardeşleri Saîd’e bin derece ziyâde hisse vermişler. On seneden beri kanâatlerini ta‘dîle çalıştığım hâlde, o bahâdır kardeşlerim kanâatlerinde ileri gidiyorlar. Evet, onlar, On Sekizinci Mektûb’daki iki ehl-i kalb çobanın mâcerâsı gibi, hak bir hakîkati görmüşler. fakat ta‘bîre muhtâçtır. O hakîkat de şudur:
SAYFA 232
Ümmetin beklediği âhirzamanda gelecek zâtın üç vazîfesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdârı olan îmân-ı tahkîkîyi neşredip, ehl-i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle yapılan bu en ehemmiyetli vazîfeyi, aynen bitamâmihâ Risâle-i Nûr’da görmüşler. İmâm-ı Alî ra ve Gavs-ı A‘zam ks ve Osmân-ı Hâlidî rh gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinde keşfen görmüşler gibi işâret etmişler. Bazen de o şahs-ı ma‘nevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitâne bakmışlar. Bu hakîkatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübârek zât, Risâle-i Nûr’u bir program olarak neşir ve tatbîk edecek.
O zâtın ikinci vazîfesi, şerîatı icrâ ve tatbîk etmektir. Birinci vazîfe, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli i‘tikād ve ihlâs ve sadâkatle olduğu hâlde, bu ikinci vazîfe, gāyet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzımdır ki, tatbîk edilebilsin.
O zâtın üçüncü vazîfesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihâd-ı İslâm’a binâ ederek, Îsevî rûhânîlerle ittifâk edip dîn-i İslâm’a hizmet etmektir. Bu üçüncü vazîfe, pek büyük bir saltanat ve kuvvetle ve milyonlar fedâkârlarla tatbîk edilebilir. Birinci vazîfe, o iki vazîfeden üç dört derece daha kıymetdârdır. Fakat o ikinci ve üçüncü vazîfeler, pek parlak ve çok geniş bir dâirede ve şa‘şaalı bir tarzda olduğundan, umûmun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünürler. İşte o hâs Nûrcular
SAYFA 233
ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin ta‘bîre ve te’vîle muhtâç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyâyı ve ehl-i siyâseti telâşa verir ve vermiş. Hücûmlarına vesîle olur. Çünkü birinci vazîfenin hakîkatini ve kıymetini göremiyorlar. Öteki cihetlere hamlederler.
Kardeşlerimin ikinci iltibâsı: Fânî ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazîfede pişdârlık eden nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden o âciz kardeşine veriyorlar. Hâlbuki bu iki iltibâs da, Risâle-i Nûr’un hakîkî ihlâsına ve hiç bir şeye, hatta ma‘nevî ve uhrevî makamâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyâseti de evhâma düşürüp Risâle-i Nûr’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı ma‘nevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakîkatler, fânî ve âciz ve sukūt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez.
Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazîfesini birden hâtıra getiriyor, yanlış olur. Hem hiç bir şeye âlet olmayan nûrdaki ihlâs zedelenir. Avâm-ı mü’minînin nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksânlaşır. Yakîniyet-i burhâniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gālibe inkılâb eder. Daha muannid ehl-i dalâlete ve mütemerrid ehl-i zındıkaya tam galebesi mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i‘tirâza başlarlar. Onun için
SAYFA 234
nûrlara o ismi vermek münâsib görülmüyor. Belki müceddiddir, onun pişdârıdır, denilebilir. Umûm kardeşlerimize binler selâm. Hâşiye
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Çok râhatsızlık ve mektûbların çok olmasından pek kısa cevâb vermemden gücenmeyiniz.
[427]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Seksen sene bâkî bir ömrü bahtiyârlara te’mîn eden Ramazân-ı Şerîf’inizi tekrâren rûh u cânımızla tebrîk ve Asâ-yı Mûsâlar’ın bize gelmesi ve Sirâcü’n-Nûr’un ilerlemesi, bu mübârek Ramazân’ın büyük bir bereketi ve firdevsî bir hediyesidir.
SAYFA 235
Sâniyen: Mu‘cizeli Kur’ân’ın yirmi dördüncü cüz’ü emsâli gibi mükemmeldir. Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil, kâtibinin defter-i hasenâtına Leyle-i Kadir’deki okunan her bir harfin sevâbı gibi haseneler yazsın. Âmîn.
Ve merhûm şehîd Hâfız Alî’nin vârisi Mustafâ’nın bize gönderdiği Sirâcü’n-Nûr hakîkaten çok güzel, çok mükemmel, hem Hâfız Alî’nin, hem İslâmköyü’nün hesabına bir hediye-i Ramazâniye olarak kabûl edilmiş. Cenâb-ı Hakk, her bir harfine mukābil yazanın defter-i hasenâtına yüzer hasene yazdırsın. Âmîn.
Ve hakîkî bir Abdurrahmân, hem Hâfız Alî, hem Lütfî vârisi, mübârekler kahramanı Küçük Alî’nin bize gönderdiği Asâ-yı Mûsâ ile Zülfikār’ı, hâs bir talebe ile Şâm-ı Şerîf’e gönderip orada Eski Saîd’in ehemmiyetli talebelerinden oraya hicret eden Mollâ Abdülmecîd vâsıtasıyla oradaki ulemâya gösterilsin. Ve makine mahsûlu gönderdiğimiz nüshalarının sönük kelimelerine me’haz olsun.
Hem orada arabî lisânına bir heyet-i ulemâ tercüme edip, İnşâallâh arabî ibâresiyle dahi ileride orada tab‘edilecek, oradan da sonra Mısır’a giden nüshalara da me’haz olmak için gönderilecek, diye beş on gün sonra göndereceğiz. Tâ Küçük Alî’ye büyük sevâblar kazandırsın.
Sâlisen: Safranbolu’daki hâlis kardeşlerimizden Hıfzı’nın küçük Medrese-i Nûriyesi olan hânesindeki küçük ve çok çalışkan ma‘sûmları, yedi yaşında Yılmaz
SAYFA 236
ve on üç yaşında Hüsnü’nün ve onlar gibi nûra çalışan muhterem vâlidelerinin mübârek kalemleriyle yazdıkları tebrîkleri, umûm Safranbolu ve Eflâni Medrese-i Nûriyesi nâmına bu Ramazân’ın bir Firdevsî tebrîki hesabına kabûl ettik. Yılmaz’ın rüyası aynen çıkmış.
Râbian: Eflâni’nin hakîkaten küçük kahramanlarından Mustafâ Sungur’un güzel ve samîmî mektûbunun bir kısmı Lâhika’ya geçecek. Elhak Mustafâ Usman’ın, Mustafâ Oruç ve Mustafâ Sungur gibi iki nâmdaş ve nûr hizmetinde pek ciddî arkadaş bulması, sadâkatinin ve muvaffakıyetinin bir kerâmeti hükmündedir. Husûsen Safranbolu Hasan Feyzî’si olan Ahmed Fuâd’ın vesâir o mektûblarında isimleri bulunanlara birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve onların fevkalâde gayretlerini tebrîk ediyoruz. Umûm kardeşlerimize binler selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta ve duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[428]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Şimâldeki İsveç, Norveç, Finlandiya Kur’ân’ı, mekteplerinde en büyük
SAYFA 237
halâskâr bir kitab olarak kabûl ettikleri gibi, şimdi erkân-ı İslâmiyenin birincisi olan Ramazân sıyâmını tutmak niyetiyle Câmiü’l-Ezher’e şimâlin pek uzun günlerinde siyâmın bir çâre-i tahfîfi ve teehhürü yok mu? diye sormuşlar. Demek Avrupa’nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyâset ma‘nâsı verilmemek için kendini izhâr etmeyen eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gāyet dehşetli bir tarzda dünyanın fenâ ve fâniliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakîkî teselli, yalnız ve ancak hakāik-i Kur’âniyede bulmasıyla, o küçüklerle ma‘nen beraber tahmîn edilebilir.
Evet, dünyanın mâhiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayât-ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisâr-ı hayâl yarasını tedâvi edecek, Kur’ân’dan başka yok.
Sâniyen: Vilâyet-i şarkiye menfîleri, memleketine ve nereyi isterlerse idâre-i örfiye dâiresinin hâricine gidebilirler diye kanun çıkmış. İnşâallâh bununla bana karşı ma‘nâsız istibdâdları hafifleşecek.
Sâlisen: Ehemmiyetli yeni bir kardeşimizin Sabrî Efendi vâsıtasıyla bana sorduğu bir mes’eleye dâir yazılan parça leffen size berây-ı ma‘lûmât gönderildi. Umûm kardeşlerimize binler selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Elbette Ramazân’a bir hürmet niyetiyle Ramazâniye Risâlesi’ni teksîr etmişsiniz.
SAYFA 238
[429]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz Ve Sıddîk Kardeşim, Kahraman Sabrî,
Evvelen: Cenâb-ı Hakk, Gālib Bey gibi çok fedâkârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Âmîn. Bu zât, garbda, aynı şarkta Hulûsî gibi îmâna hizmet ediyor. Tarîkat cihetiyle ehl-i îmânı dalâletten çekmeye çalışıyor. Bu zât, eskiden beri Risâle-i Nûr’u görmeden, nûr mesleğinde hareket etmeye çalışmış, sonra nûrlarla münâsebeti kuvvetleştiği zaman, daha ziyâde hizmet edebilir. Fakat nûrun mesleği, hakîkat ve sünnet-i seniye ve ferâize dikkat ve büyük günâhlardan çekinmek esastır. Tarîkata ikinci, üçüncü derecede bakar. Gālib kardeşimiz alevîler içinde Kādirî, Şâzelî, Rüfâî tarîkatlerinin bir hulâsasını sünnet-i seniye dâiresinde Hulefâ-yı Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere’ye ilişmemek şartıyla muhabbet-i Âl-i Beyt dâiresinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor. Hakîkat nâmına ve îmân kurtarmak ve bid‘alardan muhâfaza etmek hesabına, ehemmiyetli üç dört fâidesi var:
Birincisi: Alevîleri başta fenâ cereyânlara kaptırmamak ve müfrit râfızîlik ve siyâsî Bektâşîlikten bir derece muhâfaza etmek için ehemmiyetli fâidesi var.
SAYFA 239
İkincisi: Hubb-u Ehl-i Beyt’i meslek yapan alevîler ne kadar ifrât da etse, râfızî de olsa, zındıkaya, küfr-ü mutlaka girmez. Çünkü muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber asm ve Âl-i Beyt’in adâvetini tazammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyet’e o muhabbet vâsıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini dâire-i sünnete tarîkat nâmıyla çekmek, büyük bir fâidedir.
Hem bu zamanda, ehl-i îmânın vahdetine çok zarar veren bazı siyâsî cereyânları alevîlerin fıtrî fedâkârlıklarından istifâde edip kendilerine âlet etmemek için nûr dâiresine çekmek büyük bir maslahattır. Mâdem nûr şâkirdlerinin üstâdı İmâm-ı Alî’dir ra ve nûrun mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır, elbette hakîkî alevîler kemâl-i iştiyâk ile o dâireye girmeleri gerektir.
Bu zaman, îmân kurtarmak zamanıdır. Seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid‘alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, nûr dâiresi hakîkat mesleğinde gidip tarîkatlerin fâidesini te’mîn eder diye o kardeşimize Ramazân’ını tebrîk ve selâmımla beraber yazınız. O da bize duâ etsin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 240
[430]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Seksen sene ibâdetli bir ömrü bahtiyârlara kazandıran Ramazân-ı mübârekte İnşâallâh nûrun şirket-i ma‘neviyesi o kazanca mazhar olacak. Bayrama kadar elden geldiği kadar Nûrcular ihlâs ile birbirinin duâlarına ma‘nevî âmînler demeli ki, birisi o sekseni kazansa, her birisi derecesine göre hissedâr olur. En zayıf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize, elbette ma‘nevî yardım edersiniz.
Sâniyen: Medîne, Şâm ve Hint’e gönderilen Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ başlarında yazılan fıkra, berây-ı ma‘lûmât aynen size gönderildi.
Sâlisen: Re’fet’in İstanbul’a hareketi, bu sırada çok münâsib oldu. Çünkü yanıma gelen Hâcı Bekir’e ehemmiyetli bir vazîfe verildi. Buradan ehemmiyetli bir kardeşimizi de oraya gönderdik. Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu fıkra, yalnız Şâm, Mısır ve Hint’e gidenlerde Ravza-i Mutahhara yerinde Câmiü’l-Ezher ve Şâm ve Hint cemâat-i İslâmiyesine yazılmış. Aynen hem dört Zülfikār, hem dört Asâ-yı Mûsâ’nın başlarında yazdık, iki nüsha olarak hem Mısır